Editoryal
Bugün birçoğumuz çalışıyor, üretiyor, tüketiyor ama içimizde giderek büyüyen bir eksiklikle yaşıyoruz. Kendi emeğimizi, kendi zamanımızı, kendi ilişkilerimizi bize ait değilmiş gibi hissediyoruz. Kendi hayatımızın seyircisi haline geliyoruz. Bu yüzden yabancılaşma sadece bir kavram değil, bir deneyim. Çalışma masasında, telefon ekranında, apartman koridorunda karşımıza çıkan bir deyim.
İnsanın Kendine Yabancılaşması: Fark Et, Sahiplen
Bazen farkında olmadan, küçük adımlarla başlar her şey. Evin içinde dolaşırken, iş yerinde ekranın karşısında, belki sosyal medyada profilini incelerken… İçinizde bir boşluk var, adını koyamıyorsunuz. İşte bu, insanın kendine yabancılaşmasının ilk işaretidir. Kimi zaman bir kahve molasında farkına varırız, kimi zaman da bir gece yarısı soğuk balkonda yalnız kaldığımızda yanımıza sessizce oturur.
Absürdün Sessiz Bilinci
Yaptığım iş benim mi, yoksa bana verilmiş mi,
Terim akıyor ama emeğim silinmiş mi?
Sorularım var, cevaplar hep başkasından,
Yaşamak öğrenilmiş bir refleks sanki baştan
Doç. Dr. Nihat DURMAZ İle Albert Camus Felsefesinde Absürd ve Yabancılaşma Hakkında Söyleşi
Absürt, dünyada bağımsız bir şekilde var olan bir özellikten ziyade insan ile dünya arasındaki ilişkiden doğan bir kavramdır. İnsan; anlam, düzen, açıklık, adalet ve nihai gerekçe talep ederken dünya bu taleplere karşı sessizdir. Absürt, insanın anlam arayışı ile dünyanın kayıtsızlığı arasındaki bu uyuşmazlıktan doğar. Bu durum genellikle gündelik hayatın akışı içinde değil, bir kırılma anında ortaya çıkar. Rutinlerin anlamsızlaşması, ölüm düşüncesinin baskın hâle gelmesi ya da dünyanın insanın adalet ve anlam beklentisine cevap vermemesi absürt deneyimin tipik görünümleridir.
Kendimle Aynı Odada Kalmaktan Korkuyorum
Sandalye çekildi. Oturdum. Ellerim titriyordu ama fark etmemeye çalıştım. Çünkü fark etmek, her şeyi daha da yakıcı hale getiriyordu. Aynadaki yansıma bana bakıyordu. Ama o yansıma bana ait değildi. Gözlerimle göz göze geliyordum ama o gözlerde tanıdık hiçbir sıcaklık yoktu. Sadece soğuk, boş bir açıklık vardı. Gözlerim bana kendi karanlığımı gösteriyor, yüzümü bir yabancı gibi sessizce izliyordu.
Defnedilen Benliğin Kiracısı
Yüzüme düşen yabancı gölgeye direndim bu gece,
Gözlerimin yerini değiştirdim aynada,
Bakışlarımı başkasının kalbinden ödünç aldım.
Yabancılaşmanın Gürültüsü ve Sessizliği
Yabancılaşma meselesi Sartre ve Camus’da aynı kelimeyle anılsa da aslında bence iki yazarın baktığı yerler oldukça farklı. Sartre insanın dünyaya fırlatılmış olmasını daha çok bir sorumluluk problemi üzerinden ele alırken, Camus bu fırlatılmışlığın anlamsızlığını kabullenme noktasında durur. Bu fark, yabancılaşmanın bizde yarattığı duygunun yönünü de değiştiriyor. Sartre okurken insan biraz suçluluk hissediyor; Camus okurken ise daha çok bir boşluk ve sessizlik.
Kendi Hayatına Yabancı Olmak
İnsan bazen kendi hayatına dışarıdan bakıyormuş gibi hisseder. Sabah kalkar, işe gider, gün biter; ama gün boyunca yapılanların hangisi gerçekten “benim”dir, hangisi sadece yapılması gereken bir görevdir, ayırt edemez. İşte Marx’ın yabancılaşma dediği şey, tam da bu hissin felsefi adıdır. Yabancılaşma, insanın kendine, emeğine, ürettiklerine ve nihayetinde diğer insanlara uzak düşmesidir.
Beyaz Yakalı Köleliğin Zarafeti: CV’lerimizin Meta Fetişizmi
Yüzyıllar sonra, sanayi devriminin bu katı gerçeği, modern, parlak ofislerin ve dijital dünyanın cam duvarları ardında yeniden şekillendi. Artık sömürü, dumanlı fabrika bacaları ve makine gürültüleriyle değil, yüksek lisans diplomalarının, “yaratıcı çözümlerin” ve özenle hazırlanmış CV’lerin zarafetiyle örtülüyor. Günümüzün bilgi ve hizmet ekonomisinde emek gücünün metalaşması, iki sayfalık o stratejik belge olan CV üzerinden gerçekleşir. CV, sadece bir tecrübe listesi değil, bireyin potansiyelini, eğitimini ve özünü piyasada rekabet edebilecek şekilde paketlediği bir satış broşürüdür.
Kendi Kendini Sömüren Çağın İç İtirafları
Kendi kendimin patronu olmanın gücünü hissetmem gerekirken, tam tersi, sürekli diken üstündeyim. Ben aynı anda hem kapitalist hem de işçiyim. Kapitalist olarak, sürekli verimliliğimi artırmaya, daha az maliyetle (daha az uykuyla, daha az sosyal hayatla) daha çok ‘artı değer’ üretmeye çalışıyorum. İşçi olarak ise bu taleplere boyun eğmek zorundayım. Kendimi sömürmekte, en acımasız kapitalistten bile daha iyiyim. Çünkü gerçek patronun aksine, kendi zayıf noktalarımı, yorgunluğumu ve vicdanımı biliyorum. Kendime ‘hayır’ diyemiyorum.
İrade Zinciriyle Örülmüş Kafes
Gece yatağa uzandığında, Bartu sadece bir tasarımcı değil, aynı zamanda kendi hapishanesinin gardiyanı gibi hissetti. Kendi elleriyle inşa ettiği bu dijital kafes, şimdi onu dışarıdaki gerçek, karmaşık ve öngörülemeyen insan hayatından koruyor – ve aynı zamanda onu oradan alıkoyuyordu. Kendi özgürlüğünü inşa etmek yerine, kendi köleliğini mükemmelleştirmişti.
Seni Anlıyorum Çünkü Onu Tanıyorum: Klasiklerdeki Sessiz Savaşımız
Hadi dürüst olalım, bazen o içindeki garip boşluğu hissediyor musun? Sabah uyandığında yüzüne çarpan o huzursuz telaşı. Yaptığın hiçbir şeyin tam olarak sana ait olmadığını hissettiğin o sessiz anları. Başarılar, alkışlar, hatta yeni alınan eşyalar bile o boşluğu doldurmaya yetmiyor. Çünkü sen de biliyorsun ki, modern hayatın bütün o parlak telaşı, asıl savaşı içeride gizliyor.
Yabancılaşmanın Sosyolojik Etkileri ve Toplumsal Yansımaları
Yabancılaşmanın gündelik yaşamdaki en belirgin etkilerinden biri, bireyin kimlik algısında ortaya çıkan kırılmalardır. Modern toplumlarda birey, kendisini çoğu zaman mesleği, ekonomik statüsü ve toplumsal başarı ölçütleri üzerinden tanımlar. Bu durum, bireyin içsel değerlerinden uzaklaşmasına ve kendisini dışsal ölçütlere göre değerlendirmesine neden olur. Özellikle büyük kentlerde yaşayan bireyler, kalabalıklar içinde yalnızlaşmakta ve yüzeysel sosyal ilişkilerle yetinmek zorunda kalmaktadır.
BİR HÜKÜMNAME: KENDİ CEHENNEMİNİ YARATTIN
Bir an dur ve hisset: Omuzlarına çöken bu ağırlık gerçek. Seni boğan bu kaygı ve bilinmezlik, bir dış güç tarafından dayatılmadı. Bu, senin kendi bilincin. Bütün o uykusuz geceler, yatağında dönüp durduğun o anlar, yaptığın tercihlerle yüzleşmekten kaçınmanın bedelidir. Sen, özgürlüğün dehşetini görüp, onu reddetmeyi seçen kişisin. Burada sana teselli sunmayacağım hatta seni anlamayacağım bile. Çünkü senin içinde bulunduğun bu yabancılaşma, bir tesadüf değil, senin bilinçli olarak seçtiğin bir kaçıştır.
Köşe Yazarı Hakan ZEYBEK İle Yabancılaşma ve İyi Hissetme Zorbalığı Hakkında Söyleşi
Marx’ta yabancılaşmanın düşmanı dışarıdadır. Bugün ise birey kendi kendinin patronu ve gardiyanıdır. Performans toplumunda insan kendini zorla değil, gönüllü olarak tüketir. Yabancılaşma artık ekonomik değil, psikopolitik bir süreçtir. İnsan emeğine değil, kendisine yabancılaşır. Bugünün yabancılaşması sessizdir; insan kayboluşunu yetersizlik sanır.
Varoluşun Gölgesi
Bir gölge yürüdü önümden, bana benziyordu,
Peşine düştüm, adımlarım benden hızlı yoruluyordu.
Her adımda dünyayı değil, kendimi bırakıyordum,
İçimde sessiz bir kopuş, gölgesiz bir soluk oluyordum.
Şehri Yürürken Unutmak
Şehir sabahları kendini tekrar ederek başlıyordu. Aynı sesler, aynı acele, aynı yarım bakışlar. Kapılar kapanıyor, pencereler açılıyor, insanlar birbirlerini görmeden birbirlerinin önünden geçiyordu. Adam, bu hareketin içinde yürürken, şehrin onu taşıdığına değil; ittiğine inanıyordu. Burada kimse bir yere davet edilmezdi. Herkes yalnızca sürüklenirdi. Sokağa çıktığında havanın soğuk mu sıcak mı olduğunu ayırt edemedi. Şehir, havayı da kendine benzetmişti: ne hissettiren ne de tamamen yok sayılabilen bir hâl. Adımlarını hızlandırdı. Yavaşlamak, düşünmeye neden oluyordu. Düşünmekse şehirle yapılan sessiz anlaşmaya aykırıydı.
Sisifos’un Modern İkameti: Anlamın Kutsal Yokuşu
Bu denemede, Sisifos Efsanesi’nin sadece mitolojik bir öykü değil, türümüzün ortak varoluşsal metaforu olduğunu ileri sürüyoruz. Artık cehennemin kapısında kayayı iten tek bir mahkûm yoktur; Sisifos’un kutsal yokuşu, modern yaşamın ta kendisine, gündelik hayatımızın ritmine sızmıştır. Kapitalizmin emek yabancılaşmasıyla, teknoloji ve sosyal uyumun psikolojik baskısıyla zaten parçalanmış olan modern birey, Camus’nün Absürd felsefesiyle yüzleştiğinde, yabancılaşmanın en son durağını, metafizik yalnızlığı deneyimler. Bu varoluşsal yabancılaşma, bizi “felsefi intiharın” seküler biçimlerine, yani anlamın yanılsamalarına sığınmaya zorlar.
Kendimle Aynı Yerde
Herkes gibi konuşmayı öğrendim önce,
sonra herkes gibi susmayı.
Kalabalıkta var olmak için
Kendimi sindirdim sessizce.
Zevk Tapınağının Gardiyanına Methiye: Ey Büyük Tadımcı!
Senin hayatın, izlenmek için yazılmış bir senaryodur. Sen, her anını izleyici kitlesinin onayına sunan, canlı yayınlanan bir performanssın. Sen, o kahveyi ilk yudumladığında keyif almayı değil, o anın fotoğrafını çekerken onay almayı dert eden varlıksın. Senin varoluşun, filtrelerin kalınlığıyla doğru orantılıdır. Sen, kendini pazarlayan bir metanın en parlak yüzü, kendi ruhunu etkileşim sayısına feda etmiş bir şövalyesin. Sen, değerini pazarın ruh halinden alan sefil bir kuklasın! Senin varlığın, bir sonraki moda rüzgârıyla devrilecek kuru bir yapraktır! Bu, senin en büyük trajedindir: Bir hayatı, bir fotoğraf karesi için harcadın!
Kamisa
Kamisa; kadim bir bilgenin modern çukurdan yükselen çağrısıdır.
2026 © Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi. Tüm hakları saklıdır. | ISSN 3108-7582
-
@kamisadergi -
@kamisa.dergi



















