
Dergi Sayısı: 01 Yabancılaşma | Yazar Adı: Vora | Çizer Adı: Melda KAZANCI | Tür: Öykü | Okuma Süresi: 9 Dakika
Bartu güne uyanırken gözlerini alarm sesiyle değil, YANKI’nın bildirim sesiyle açardı. Yastığın yanındaki telefon, sabahın 07.00’sinde, “En Yüksek Etkileşim Saatleri Başlıyor” diye fısıldayan soğuk, sentetik bir sesti. Daha uykunun sisleri dağılmadan, zihni çoktan ofisteydi; parmakları yorganın altında bile bir “kaydırma” hareketini taklit ediyordu.
Kahvesini otomatik olarak hazırlarken, mutfak penceresinden giren solgun kasım ışığına nadiren dikkat ederdi. Dışarıdaki dünya, onun için sadece test edilmesi gereken bir fondu. Gerçekliği, 27 inçlik parlak ekranında yaşanıyordu. Bartu’nun görevi, YANKI adlı o devasa, her şeyi kapsayan sosyal ve ticari uygulamanın kullanıcı arayüzünü tasarlamaktı. YANKI, insanların uyanma saatinden, aldıkları son çoraba kadar hayatlarının her yönünü organize eden, yönlendiren ve devamını sağlayan bir dijital evrendi. Bartu ise bu evrenin mimarlarından biriydi —ama sadece belirli bir tuğlayı yapmaktan sorumluydu.
Bugün, o küçük, gri tuğla, uygulamanın “Hikâyeler” bölümündeki paylaşım butonuydu. Şirketin yeni hedefi açıktı: Kullanıcıların içerik paylaşımını hızlandırmak için o butonun rengini maviden zümrüt yeşiline çevirmek ya da belki de bir piksel sağa kaydırmak, katılım oranını %0,5 artıracak mıydı? Bartu, bütün gününü sayısız kontrol testi, yüzlerce kullanıcı geri bildirimi ve binlerce satır kod analizi arasında bu %0,5’in peşinde koşarak geçirecekti.
Masasında, okyanus manzaralı bir poster, ironik bir tezat oluşturuyordu. Okyanusun muazzam genişliği, Bartu’nun odaklanmak zorunda olduğu o küçük yeşil butonun mikroskobik dar dünyasıyla tezat içindeydi. Öğle yemeğinde bile parmakları, sandviçi tutmaktan çok, bir kaydırma hareketine meyilliydi. İş arkadaşlarının yüzleri, birer kullanıcı profili gibi görünüyordu; her biri, dikkatini çekmek için tasarlanmış bir arayüz elemanıydı. Ne konuştukları, ne hissettikleri önemli değildi; önemli olan, YANKI’ya ne kadar geri bildirim sağlayacaklarıydı.
“Bugün ne yaptın?” diye sordu yan masadaki yazılımcı. Bartu, omuz silkti. “Zümrüt yeşili ile turkuaz arasındaki farkı ölçtüm. Dünya için büyük bir adım, benim için bir piksel sağa kaydırma.” Yüzünde yorgun, alaycı bir gülümseme vardı. Yaratıcılığının bütün gücünü, milyonların gözünü ekrana biraz daha fazla kilitleyecek minik bir hileye harcıyordu. Kendi özgün fikri, ruhu ya da imzası yoktu bu işte; sadece verinin hizmetkârı olmuştu. O, bir sanatçı değil, bir hassas ayar makinesiydi. İşinin bitiminde, elinden çıkan şey bir vizyon değil, sadece bir komutun yerine getirilmesi olacaktı. Ve yarın, bu butonu unutacak, bambaşka bir mikroskobik göreve atanacaktı.
O gün, zümrüt yeşili butonun katılım oranını %0,48 artırdığı kesinleşince Bartu, küçük bir başarı sarhoşluğu yaşadı. Bu, onun bir yaratıcı olarak başarısı değil, bir maliyet unsuru olarak etkinliğini kanıtlaması demekti. Mesai bitiminde, ofis koltuğundan kalkıp eve doğru yürüdüğünde, zihni nihayet o mikroskobik pikselin dar sınırlarından kurtulmuştu. Özgürlük, yolda geçen o yirmi dakikalık süredeydi —en azından öyle sanıyordu.
Ancak YANKI, Bartu’nun ruhuna öylesine işlemişti ki, evde de onu rahat bırakmıyordu. Uygulama, Bartu’nun ve karısı Umay’ın hayatının tam ortasına, bir dijital karakol gibi konuşlanmıştı.
“Akşam ne yiyeceğiz?” diye sordu Umay. Bartu hemen telefona uzandı. “YANKI, bu akşam için ‘Hava Durumu’ ve ‘Beslenme Profili’ verilerimizi analiz etmiş. En iyi seçenek, ‘Haftalık Ortalama Kalori Hedefi’ni aşmayacak yeni Asya Füzyon restoranı. Rezervasyonunu yaptım bile.” Umay, elindeki kitabı yavaşça bıraktı. Gözlerinde yorgunluk vardı. “Bartu, bazen bir şeyi canımız istediği için mi yesek? Benim canım sadece basit bir çorba istiyor olabilir.” “Ama basit bir çorba, optimal değil,” diye cevap verdi Bartu, refleks olarak. “YANKI, tatmin skorunun en yüksek bu restoranda olacağını gösteriyor.”
O an, Bartu’nun yüzüne soğuk bir gerçek tokat gibi çarptı. Eşiyle arasındaki bu spontane olmayan, veriye dayalı ilişkiyi mümkün kılan, büyük ölçüde kendisiydi. YANKI’nın “Kişiselleştirilmiş Yaşam Koçu” arayüzünü tasarlayan, “Optimal Seçim Önerileri”nin estetik düzenini kuran, o butonları, o uyarıları tam da bu tepkileri alması için yerleştiren bizzat kendisiydi. O, sadece bir kullanım değeri yaratmakla kalmamış; o değeri, başkalarına ve en kötüsü, kendi hayatına hükmeden bir güce dönüştürmüştü.
YANKI, Bartu’nun yarattığı bir teknolojiydi ama artık teknoloji, Bartu’yu yaratıyordu. Uygulama; Bartu’nun karısına aldığı hediyenin, izlediği filmin ve hafta sonu gezisinin “mükemmel” olmasını sağlıyordu; çünkü Bartu, mükemmel olması için o arayüzü tasarlamıştı. Her başarılı öneri, her sorunsuz satın alma, her doğru yönlendirme, Bartu’nun kendi emek gücünün somutlaşmış hâlini yüceltiyordu. Ve bu yücelme, onun üzerindeki kontrolünü artırıyordu.
Gece yatağa uzandığında, Bartu sadece bir tasarımcı değil, aynı zamanda kendi hapishanesinin gardiyanı gibi hissetti. Kendi elleriyle inşa ettiği bu dijital kafes, şimdi onu dışarıdaki gerçek, karmaşık ve öngörülemeyen insan hayatından koruyor —ve aynı zamanda onu oradan alıkoyuyordu. Kendi özgürlüğünü inşa etmek yerine, kendi köleliğini mükemmelleştirmişti.
Kırılma, beklenmedik bir akşam, yemekten sonra yaşandı. Umay, o günkü işinden bahsederken yüzü gergindi. Kreş öğretmeniydi ve bir çocuğun, gün boyunca yaşadığı duygusal bir anı anlatıyordu. Hikâyenin en can alıcı yerinde, Umay’ın sesi inceldi, gözleri doldu. Bartu ise, hikâyenin o bölümünü dinlerken farkında olmadan sağ elini uzatmış, telefonundaki YANKI akışını kontrol ediyordu.
“Bana bakıyor musun?” dedi Umay, sesi buz gibiydi. Bartu, telefondan başını kaldırdı. “Elbette bakıyorum. Dinliyorum. Çok duygusal bir an sanırım.” “Hayır, dinlemiyorsun,” diye düzeltti Umay, sesi titreyerek. “Şu an gözlerin burada, ama dikkat skorun yüzde yirmiyi geçmiyor. Oysa yirmi saniye önce, YANKI’daki borsanın hareketini kontrol ederken skorun seksenin üzerindeydi.”
Bartu duraksadı. Eşiyle arasındaki ilişkinin bile artık veriye ve skora indirgendiğini, bunun acımasız ve araçsal bir ilişki olduğunu anladı. Umay, Bartu’nun dikkatinin YANKI tarafından nasıl yönlendirildiğini çoktan öğrenmişti. Bartu’nun kendi emeği, karısıyla arasındaki samimi bağı bile söküp alıyordu.
“Ben buna bakmıyorum,” dedi Bartu, sesi savunmacıydı. “Ben bunu yapıyorum. Ben…” Sözünü tamamlayamadı. Umay ayağa kalktı. “Sen onu yaptıkça, o seni daha çok yutuyor, Bartu. Sen, insanları ekrana kilitleyen arayüzleri mükemmelleştiriyorsun ve şimdi kendi yarattığın o dijital kafese sıkışmış durumdasın. Artık spontane değilsin, düşünceli değilsin, yaratıcı bile değilsin. Sen sadece uygulamanın bir uzantısısın.”
Bartu, karısının gözlerindeki hayal kırıklığını gördü. Hayatı boyunca zekâsını, yeteneğini ve hayal gücünü, insan yaşamını “optimize etmek” için kullandığını sanmıştı. Oysa sonuç; duyguların yerine algoritmalar, öngörülemezliğin yerine skorlar ve özgürlüğün yerine zorunlu bir bağımlılık getiren bir sistemdi. O, insanı insandan ve hatta kendinden uzaklaştıran bir sistemin mimarıydı.
O gece, Bartu uyuyamadı. Bir insan olarak, kendi hayatının iplerini elinde tutma, kendi yaratımının tadını çıkarma ve diğerleriyle anlamlı bir bağ kurma arzusunu tamamen kaybetmişti. Gecenin karanlığında YANKI’nın arayüzü zihninde beliriyordu; parlak, davetkâr ve tamamen boş. Yaptığı işin, dünyanın sorunlarını çözmek yerine, sadece sermayeyi büyütmekten ibaret olduğunu anladığında, hissettiği şey derin ve soğuk bir tiksintiydi —kendi emeğine, kendi ürününe duyulan yabancılaşma. O, kendi kâbusunun mimarıydı.
O hafta, şirketten gelen toplu bir e-posta, Bartu’yu anlık bir sevinçle doldurdu: Yıllık primler yatmıştı. YANKI’nın katılım oranları çığır açmış, şirket rekor kırmıştı. Prim, dudak uçuklatıcıydı. Bu para, Umay’la birlikte uzun süredir erteledikleri bir projeyi hayata geçirmek için kullanılacaktı: Ev güvenlik sistemini kurmak. Son zamanlarda artan hırsızlık haberleri Umay’ı tedirgin etmişti.
Bartu, parayı kendi emeğiyle kazandığını, bu paranın kendi yaşamını iyileştirmesi gerektiğini düşündü. Bu, kendi emeğiyle yaratılan devasa sistemden, kişisel özgürlüğünü satın alma çabasıydı. Güvenlik kamerasını satın alıp eve getirdiğinde, kutuyu heyecanla açtı. Cihaz; parlak, modern ve kusursuzdu. Ancak Bartu, kutunun üzerindeki uyarıyı okuduğunda eli havada kaldı: “YANKI Ekosistemiyle Tam Entegrasyon.”
Aldığı kamera, YANKI’nın bir uzantısıydı. Kameranın tüm ayarları, bildirimleri ve izleme geçmişi, Bartu’nun ofiste gün boyu üzerinde çalıştığı, insanları sürekli bağlı tutmak için tasarlanmış o uygulama üzerinden yönetilecekti. Güvenlik, dijital kafesin yeni bir uzantısı hâline gelmişti.
Bartu, elindeki kutuya baktı. Gözleri; sadece bir güvenlik cihazı değil, kendi emeğiyle, o yeşil butonlarla, o veriye dayalı arayüzlerle hayat verdiği yabancı bir gücün somutlaşmış hâlini görüyordu. YANKI’nın bu denli kârlı olmasını sağlayan emeğinin karşılığında aldığı para, yine YANKI’nın ekosistemini güçlendiren bir nesneyi satın almaya gitmişti. Bartu, kendi eliyle yarattığı devden gelen bir parayla, o devin kendisini daha da güçlendirecek bir aracı evine yerleştiriyordu.
Kurulumu yaparken, kameranın açısını ayarlamak için YANKI uygulamasını açtı. O an, kameranın gösterdiği karanlık salonda, Umay’ın kanepede yorgunlukla uzandığını gördü. Gözleri kapalıydı. Bartu, kameranın merceğinden karısına bakıyordu —tıpkı uygulamadaki bir “nesneye” bakar gibi. Aralarındaki mesafe, sadece bir fiziksel uzantı değil, kendi emeğiyle kurduğu bir dijital duvar olmuştu. Bartu, kendi elleriyle ördüğü dijital kafesi, şimdi maddi bir nesne olarak evinin tam ortasına, karısının huzurunun yanına yerleştirmişti. Kendi özgürlüğünü değil, kendi gözetimini satın almıştı.
Bartu, güvenlik kamerasının mavi ışığını fark ettiğinde, parmağı dondu. YANKI ekranında, Umay’ın yüzünün yakın çekimi belirdi. Eşinin yüzündeki yorgunluk çizgileri, uygulamadaki çözünürlük sayesinde korkutucu bir netlik kazanmıştı. Bartu, kendi elleriyle yarattığı uygulamanın, eşiyle arasındaki mahrem anlara bile nasıl sızdığını görüyordu. O an, meslektaşının bir zamanlar söylediği o alaycı cümleyi hatırladı: “Dünya için büyük bir adım, benim için bir piksel sağa kaydırma.” O küçük, önemsiz görünen piksellerin toplamı, şimdi kendi evinde, kendi hayatında, görünmez ama acımasız bir duvar örmüştü.
Geceleri yatağa uzandığında, Bartu sadece uyuyamazdı. Gözlerini kapattığında, YANKI’nın arayüzü zihninde dönmeye başlardı; butonların zümrüt yeşili parıltısı, sürekli güncellenen skorlar, hiç bitmeyen kontrol testlerinin girdabı. Rüyaları; sürekli aynı butonu tasarladığı, yuvarlağı kareye, kareyi yuvaya çevirdiği, hiç bitmeyen bir döngüden ibaretti. Bu, onun türsel varlığına, kendi yaratıcı özüne yapılan saldırının nihai sonucuydu. Emek, bir kendini gerçekleştirme eylemi olmaktan çıkmış, kendi zihnini bile işgal eden bir zorunluluğa dönüşmüştü.
Bartu, artık bu durumdan kaçamayacağını biliyordu. Kendi özgür iradesiyle çalışırken, aslında en sinsi köleliği satın almıştı. Aldığı yüksek maaş, onu sadece bir bağımlı kılıyordu; YANKI’dan gelen para, YANKI’nın hizmetine geri dönüyordu.
Bir sabah, kahvesini yudumlarken, pencereden dışarı baktı. Gördüğü artık sadece bir fon değildi; etrafındaki dünya, her yerdeki YANKI kullanıcıları, onun emeğiyle yaratılmış olan bu dijital ağın sessiz, kolektif mahkûmlarıydı. O, bu mahkûmiyetin mimarıydı. Bartu, yavaşça elini uzattı ve telefondan YANKI uygulamasını açtı. Bu kez onu kullanmak ya da test etmek için değil, sadece bakmak için. Uygulamanın parlak, davetkâr arayüzü ekrana yayıldı.
Bartu gülümsedi. Bu, bir sanatçının eserine duyduğu gurur değildi; bu, bir mahkûmun kendi kaderini kabullenişinin ironik ve soğuk tebessümüydü. Başarılı bir iş çıkarmıştı. YANKI, mükemmeldi. Ve bu mükemmellik, onun hayatını tüketiyordu. Bartu, telefonu masaya bıraktı ve zümrüt yeşili butona bakarak fısıldadı:
“Kafesimi kendi ellerimle ördüm.”