
Yayın Tarihi: 09.08.2026 | Yazar Adı: Vora | Görsel Tasarım: Nurgül ZEYBEK | Tür: Öykü
Konuşamıyorum.
Sesin neye benzediğini bilmiyorum, hiç duyamadım. Ama gözyaşlarının neye benzediğini biliyorum.
İnsanlar bana hep bir eksiklik üzerinden baktı. Duymadığım şeyleri duyar gibi yapmamı beklediler. Dudakları izleyip anlamamı başarı saydılar, anlamadığımda ise yorgun sustular. Oysa ben dudaklara değil, sessizliğe alışkındım.
Konuşmadığım için herkes düşündü ki benim anlatacak bir şeyim yok.
Sessizliğim, içimde boş bir oda gibi göründü onlara. Ama o oda, benim dünyamdı.
Kimse bilmedi ki orada fırtınalar kopuyor. Kimse anlamadı ki kelimeler dudaklarımın arkasında birikti, ama onları dışarıya çıkaracak sesi hiç bulamadım.
Yazmak, o sessizliği doldurmanın tek yoluydu. Kâğıda döktüm yalnızlığımı, unutulmuş harfleri ve belki bir gün, birisi o sessizlikte kaybolan anlamları bulur diye. Yazmak, bana bir nefes oldu. Konuşamadığım kelimeleri, sustuğum cümleleri özgür bıraktım.
Kalem, dudaklarımın söyleyemediklerini fısıldadı bana. Kâğıt, sessizliğimin yankısı oldu; her harf, bir adım, bir çıkıştı karanlıktan.
Yazdıkça yalnızlığım azaldı, içimde bir yerlerde yeni sesler doğdu.
Belki de kelimelerle konuşmak, benim için gerçek bir dil oldu.
Beni duyan, beni anlayan olmadı belki, ama ben kendimi duydum.
Her satır, içimdeki o sessiz harfleri görünür kıldı. Ve ben, sonunda var olduğumu hissettim.
Kitabımı bitirdim.
Son sayfayı kapattığımda, içimde hem bir boşluk hem de bir doluluk hissettim.
Yazdığım şey, kelimelere sığmayan sessizliğin hikayesiydi. Duyulmayan seslerin, görünmeyen harflerin yankısıydı.
Orada anlattım, kimsenin duymadığı o suskunluğumu. Kendi dünyamı, benim için var olan ama başkalarının görmediği o sessiz evreni.
Kitabı yazarken kendimle karşılaştım, bazen en derin yalnızlığımda, bazen ilk kez hissettiğim bir özgürlükte.
Bitirmek, aynı zamanda sessizliğe bir kapı aralamaktı. Ama biliyorum, o kapıdan geçmek hâlâ bana kalmış.
Bir süre durdum.
Yazmak yetti mi, dedim kendi kendime. Yoksa bu sessizliği yalnızca duvarlara mı fısıldamış oldum?
Kimse bilmeyecekse ne yazdığımı, bu içsel bağırış kiminle buluşacak?
Belki birileri, bir gün bir kitapçıda yalnızca kapağına dokunarak hisseder yazdıklarımı. Belki birileri, ilk cümlede durup, “Bu benim hikâyem” der içinden.
Sessizdim. Ama bu, hep böyle sürecek anlamına gelmezdi.
Yazdım. Bitti.
Ama bittiği yerde kalmadı. İçimde bir ses yankılandı: “Artık biri duymalı.”
Kimseye söyleyemediğim, anlatamadığım ne varsa… o satırlarda sessizce bekliyordu.
Bir yayınevine göndermeye karar verdim. Parmaklarım klavyede titredi belki ama kalbim ilk kez kararlıydı. Çünkü artık biri okumalıydı bu sessizliği.
Herkesin konuştuğu bir dünyada, hiç konuşmayan birinin de anlatacak bir hikâyesi olduğunu bilmeleri gerekiyordu.
Belki sesimi hâlâ duyamazlar. Ama kelimelerimi görebilirler.
Ve ben ilk kez, sessizliğimi birilerine emanet edecek kadar cesurdum.
Aradan günler geçti. Belki haftalar.
Zaman, beklerken daha ağır akar ya hani… Ben de her gün o e-postayı yeniden kontrol ettim.
Sanki gözlerimle satırların arasını kazısam, cevabı kendim yazacakmışım gibi.
Sonra, bir sabah… Gelen kutumda bir mail vardı.
“Gönderdiğiniz metni büyük bir heyecanla okuduk…” diye başlıyordu. Gözlerim satırları tararken, kalbim sesini ilk kez bu kadar yükseltti sanki.
Evet, gerçekten “duyulmuştum.” Yazdıklarım yalnızca okunmamıştı — anlaşılmıştı.
O an, dünyada konuşamayan bir adamın en çok konuştuğu andı belki de.
Sessizliğim kabul görmüştü. Gözlerim doldu. Belki bu bile bir tür konuşmaydı.
Kitabımı basmak istediklerini söylediler. O satırlarda “duyulmayanı duyuran bir dil” gördüklerini yazmışlardı.
İçimde yankılanan ilk cümle neydi, biliyor musun? “Konuşmuyorum. Çünkü hiç konuşamadım.”
Ve artık bu cümle, sadece bana ait değil.
Bir hafta geçti.
Kitapçıların vitrinine adımı yazdılar. Sessiz harflerle.
Sosyal medyada ismimi arattım. Biraz endişeyle, biraz da umutla.
Parmaklarım klavyede gezinirken, içimde titrek bir bekleyiş vardı.
Sonra karşıma çıktılar…
Yüzlerce cümle. Her biri farklı bir kalemden çıkmış ama aynı kalbe dokunmuş gibiydi.
“Bu kitap beni ağlatmadı ama durdurdu. Bir süre hiçbir şey yapamadım.”
“Lior’un yalnızlığına dokunmak, kendi yalnızlığımla yüzleşmek gibiydi.”
“Yazdığı kelimelerden bazıları yanlıştı, ama hissettirdikleri tam yerindeydi.”
“Konuşmasa da konuşmuş… nasıl oluyor bilmiyorum ama duydum ben onu.”
Bazıları “yanlızlık” yazmıştı, bazıları “yalnış” demişti.
Ama ben hiçbiriyle alay etmedim. Çünkü o harflerin eksikliği, benim sesimdeki eksiklik gibiydi. Ama karşıma çıkan her cümle, sanki içimde yıllardır kıpırdamadan duran bir noktaya dokundu.
Bir okur, kitabın ortasındaki bir satırı alıntılamıştı:
“Sadece duymadığım değil, duyulmadığım da oldu.”
Altına şöyle yazmış:
“Bu cümleyle, ben de kendimi ilk kez duyulmuş hissettim.”
Gözlerim uzun süre o ekranda takılı kaldı.
Sonra bir diğeri…
Ve bir diğeri.
Bazıları yazım hatalarımı fark etmişti belki ama önemsememişti. Bazıları, “Bu kitap kusursuz değil ama gerçek,” demişti.
Kusurluydu evet. Çünkü ben de kusurluydum. Ve ilk kez, o kusurlarımı saklamadan birilerinin karşısına çıkmıştım.
Bir hafta geçti, sonra bir ay.
Yeni yorumlar, yeni okurlar…
Ama içimdeki boşluk hâlâ dolmamış gibiydi.
Kitabı yazarken içimi dökmüştüm. Ama dökülen şeylerin nereye gittiğini kimse söylememişti bana.
Bir sabah…
Mail kutuma bir mesaj düştü. Adını tanımıyordum.
Ama kelimeleri… O kelimeleri sanki yıllardır tanıyordum.
Maili okumaya başladım.
“Merhaba Lior,
Sadece teşekkür etmek istedim.
Kitabınızı okudum… ve sonra bir süre hiçbir şey okuyamadım.
Sanki içimde hep susturduğum bir şey vardı, ama sesini ben bile duyamıyordum.
Sizin sessizliğiniz bana bir yol oldu.
Yalnız değildim. Bunu ilk kez sizin satırlarınızda hissettim.
Sonra sizi araştırdım.
Hiç konuşmadığınızı, konuşamadığınızı öğrendim.
Ve düşündüm…
‘Duyulmak için her zaman konuşmak mı gerekir?’”
Ekrana baktım.
Gözlerim doldu.
Bir şey yazamadım.
Ama içimde bir şey kıpırdadı.
Sessizce, derinden, kabaran bir deniz gibi…
Cevap vermedim.
Belki bir gün cevap veririm.
Belki yazdığım bir sonraki kitapla.
Belki hiç.
Ama o an anladım.
Bir kişi bile duyduysa, ben artık sessiz değilim.
Duyulmak için her zaman konuşmak mı gerekir?