Kategori: Öykü

  • Duyulmak İçin Konuşmak Mı Gerekir?

    Duyulmak İçin Konuşmak Mı Gerekir?

    Duyulmak İçin Konuşmak Mı Gerekir?

    Yayın Tarihi: 09.08.2026 | Yazar Adı: Vora | Görsel Tasarım: Nurgül ZEYBEK | Tür: Öykü

    Konuşamıyorum.

    Sesin neye benzediğini bilmiyorum, hiç duyamadım. Ama gözyaşlarının neye benzediğini biliyorum.

    İnsanlar bana hep bir eksiklik üzerinden baktı. Duymadığım şeyleri duyar gibi yapmamı beklediler. Dudakları izleyip anlamamı başarı saydılar, anlamadığımda ise yorgun sustular. Oysa ben dudaklara değil, sessizliğe alışkındım.

    Konuşmadığım için herkes düşündü ki benim anlatacak bir şeyim yok.

    Sessizliğim, içimde boş bir oda gibi göründü onlara. Ama o oda, benim dünyamdı.

    Kimse bilmedi ki orada fırtınalar kopuyor. Kimse anlamadı ki kelimeler dudaklarımın arkasında birikti, ama onları dışarıya çıkaracak sesi hiç bulamadım.

    Yazmak, o sessizliği doldurmanın tek yoluydu. Kâğıda döktüm yalnızlığımı, unutulmuş harfleri ve belki bir gün, birisi o sessizlikte kaybolan anlamları bulur diye. Yazmak, bana bir nefes oldu. Konuşamadığım kelimeleri, sustuğum cümleleri özgür bıraktım.

    Kalem, dudaklarımın söyleyemediklerini fısıldadı bana. Kâğıt, sessizliğimin yankısı oldu; her harf, bir adım, bir çıkıştı karanlıktan.

    Yazdıkça yalnızlığım azaldı, içimde bir yerlerde yeni sesler doğdu.

    Belki de kelimelerle konuşmak, benim için gerçek bir dil oldu.

    Beni duyan, beni anlayan olmadı belki, ama ben kendimi duydum.

    Her satır, içimdeki o sessiz harfleri görünür kıldı. Ve ben, sonunda var olduğumu hissettim.

    Kitabımı bitirdim.

    Son sayfayı kapattığımda, içimde hem bir boşluk hem de bir doluluk hissettim.

    Yazdığım şey, kelimelere sığmayan sessizliğin hikayesiydi. Duyulmayan seslerin, görünmeyen harflerin yankısıydı.

    Orada anlattım, kimsenin duymadığı o suskunluğumu. Kendi dünyamı, benim için var olan ama başkalarının görmediği o sessiz evreni.

    Kitabı yazarken kendimle karşılaştım, bazen en derin yalnızlığımda, bazen ilk kez hissettiğim bir özgürlükte.

    Bitirmek, aynı zamanda sessizliğe bir kapı aralamaktı. Ama biliyorum, o kapıdan geçmek hâlâ bana kalmış.

    Bir süre durdum.

    Yazmak yetti mi, dedim kendi kendime. Yoksa bu sessizliği yalnızca duvarlara mı fısıldamış oldum?

    Kimse bilmeyecekse ne yazdığımı, bu içsel bağırış kiminle buluşacak?

    Belki birileri, bir gün bir kitapçıda yalnızca kapağına dokunarak hisseder yazdıklarımı. Belki birileri, ilk cümlede durup, “Bu benim hikâyem” der içinden.

    Sessizdim. Ama bu, hep böyle sürecek anlamına gelmezdi.

    Yazdım. Bitti.

    Ama bittiği yerde kalmadı. İçimde bir ses yankılandı: “Artık biri duymalı.”

    Kimseye söyleyemediğim, anlatamadığım ne varsa… o satırlarda sessizce bekliyordu.

    Bir yayınevine göndermeye karar verdim. Parmaklarım klavyede titredi belki ama kalbim ilk kez kararlıydı. Çünkü artık biri okumalıydı bu sessizliği.

    Herkesin konuştuğu bir dünyada, hiç konuşmayan birinin de anlatacak bir hikâyesi olduğunu bilmeleri gerekiyordu.

    Belki sesimi hâlâ duyamazlar. Ama kelimelerimi görebilirler.

    Ve ben ilk kez, sessizliğimi birilerine emanet edecek kadar cesurdum.

    Aradan günler geçti. Belki haftalar.

    Zaman, beklerken daha ağır akar ya hani… Ben de her gün o e-postayı yeniden kontrol ettim.

    Sanki gözlerimle satırların arasını kazısam, cevabı kendim yazacakmışım gibi.

    Sonra, bir sabah… Gelen kutumda bir mail vardı.

    “Gönderdiğiniz metni büyük bir heyecanla okuduk…” diye başlıyordu. Gözlerim satırları tararken, kalbim sesini ilk kez bu kadar yükseltti sanki.

    Evet, gerçekten “duyulmuştum.” Yazdıklarım yalnızca okunmamıştı — anlaşılmıştı.

    O an, dünyada konuşamayan bir adamın en çok konuştuğu andı belki de.

    Sessizliğim kabul görmüştü. Gözlerim doldu. Belki bu bile bir tür konuşmaydı.

     Kitabımı basmak istediklerini söylediler. O satırlarda “duyulmayanı duyuran bir dil” gördüklerini yazmışlardı.

    İçimde yankılanan ilk cümle neydi, biliyor musun? “Konuşmuyorum. Çünkü hiç konuşamadım.”

    Ve artık bu cümle, sadece bana ait değil.

    Bir hafta geçti.

    Kitapçıların vitrinine adımı yazdılar. Sessiz harflerle.

    Sosyal medyada ismimi arattım. Biraz endişeyle, biraz da umutla.

    Parmaklarım klavyede gezinirken, içimde titrek bir bekleyiş vardı.

    Sonra karşıma çıktılar…

    Yüzlerce cümle. Her biri farklı bir kalemden çıkmış ama aynı kalbe dokunmuş gibiydi.

    “Bu kitap beni ağlatmadı ama durdurdu. Bir süre hiçbir şey yapamadım.”

    “Lior’un yalnızlığına dokunmak, kendi yalnızlığımla yüzleşmek gibiydi.”

    “Yazdığı kelimelerden bazıları yanlıştı, ama hissettirdikleri tam yerindeydi.”

    “Konuşmasa da konuşmuş… nasıl oluyor bilmiyorum ama duydum ben onu.”

    Bazıları “yanlızlık” yazmıştı, bazıları “yalnış” demişti.

    Ama ben hiçbiriyle alay etmedim. Çünkü o harflerin eksikliği, benim sesimdeki eksiklik gibiydi. Ama karşıma çıkan her cümle, sanki içimde yıllardır kıpırdamadan duran bir noktaya dokundu.

    Bir okur, kitabın ortasındaki bir satırı alıntılamıştı:

    “Sadece duymadığım değil, duyulmadığım da oldu.”

    Altına şöyle yazmış:

    “Bu cümleyle, ben de kendimi ilk kez duyulmuş hissettim.”

    Gözlerim uzun süre o ekranda takılı kaldı.

    Sonra bir diğeri…

    Ve bir diğeri.

    Bazıları yazım hatalarımı fark etmişti belki ama önemsememişti. Bazıları, “Bu kitap kusursuz değil ama gerçek,” demişti.

    Kusurluydu evet. Çünkü ben de kusurluydum. Ve ilk kez, o kusurlarımı saklamadan birilerinin karşısına çıkmıştım.

    Bir hafta geçti, sonra bir ay.

    Yeni yorumlar, yeni okurlar…

    Ama içimdeki boşluk hâlâ dolmamış gibiydi.

    Kitabı yazarken içimi dökmüştüm. Ama dökülen şeylerin nereye gittiğini kimse söylememişti bana.

    Bir sabah…

    Mail kutuma bir mesaj düştü. Adını tanımıyordum.

    Ama kelimeleri… O kelimeleri sanki yıllardır tanıyordum.

    Maili okumaya başladım.

    “Merhaba Lior,

    Sadece teşekkür etmek istedim.

    Kitabınızı okudum… ve sonra bir süre hiçbir şey okuyamadım.

    Sanki içimde hep susturduğum bir şey vardı, ama sesini ben bile duyamıyordum.

    Sizin sessizliğiniz bana bir yol oldu.

    Yalnız değildim. Bunu ilk kez sizin satırlarınızda hissettim.

    Sonra sizi araştırdım.

    Hiç konuşmadığınızı, konuşamadığınızı öğrendim.

    Ve düşündüm…

    ‘Duyulmak için her zaman konuşmak mı gerekir?’”

    Ekrana baktım.

    Gözlerim doldu.

    Bir şey yazamadım.

    Ama içimde bir şey kıpırdadı.

    Sessizce, derinden, kabaran bir deniz gibi…

    Cevap vermedim.

    Belki bir gün cevap veririm.

    Belki yazdığım bir sonraki kitapla.

    Belki hiç.

    Ama o an anladım.

    Bir kişi bile duyduysa, ben artık sessiz değilim.

    Duyulmak için her zaman konuşmak mı gerekir?

    Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi Logo

    Kamisa

    Kamisa; kadim bir bilgenin modern çukurdan yükselen çağrısıdır.

    2026 © Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi. Tüm hakları saklıdır. | ISSN 3108-7582

    • @kamisadergi
    • @kamisa.dergi
  • Karanlık Odadaki Son Gece

    Karanlık Odadaki Son Gece

    Karanlık Odadaki Son Gece

    Dergi Sayısı: 02 Hypatia | Yazar Adı: CONF. Görsel Tasarım: Vora | Tür: Öykü | Okuma Süresi: 2 Dakika

    Dışarıda, İskenderiye’nin o hiç uyumayan sokaklarında adımların, öfkelerin ve adı konmamış bir hareketliliğin uğultusu var. Ama bu odada, bu küçük masanın üzerinde titreyen mum ışığında yalnızca sessizlik var. Ne tam huzur, ne tam korku… sadece bekleyen bir sessizlik.

    İnsanlar beni hep kürsülerde, meydanlarda, elimde usturlabla gökyüzünü ölçerken gördüler. Bir tür kesinlik gibi. Bir tür tamamlanmışlık gibi.

    Ama kimse bu odaları sormadı.

    Parşömenlerin arasındaki tozu, mürekkebin ağır kokusunu, gecenin içine çöken o tekdüze yalnızlığı… Bunlar hiçbir anlatının içine tam sığmıyor.

    Yıldızları bu kadar çok sevmemin nedeni belki de buydu. Onlar da uzakta. Onlar da dokunulmaz. Onlar da kimseye açıklama yapmıyor.

    Şimdi masanın üzerindeki parşömenlere bakıyorum. Hepsi yarım cümleler gibi. Bitmemiş düşünceler gibi. Mürekkep kurumuş ama fikirler hâlâ ıslak.

    Dışarıda bir şeyler oluyor. Bunu biliyorum. Duvarların ötesinde sesin şekli değişiyor. Ama buraya tam ulaşmıyor. Sadece titreşiyor.

    İçimde bir yer, bunun sadece bir gece olmadığını biliyor.

    Ama başka bir yer, bunu düşünmemeyi seçiyor.

    Belki de en çok bu yoruyor beni.

    Rasyonaliteyi anlatırken, düzeni anlatırken, uyanışı anlatırken… bunların hepsinin dışında kalan bir şey olduğunu hiç bu kadar net hissetmemiştim. Kelimelerin dışında kalan bir şey.

    Kimse bunu yazmaz.

    “Her şey bittiğinde beni hatırlayacaklar mı?” diye sormuyorum artık.

    Bunun bir cevabı yok.

    Sadece şunu biliyorum: bazı şeyler hatırlanmak için yaşanmıyor. Sadece olup bitiyor.

    Mum alevi biraz eğiliyor. Odaya sanki biraz daha soğuk giriyor.

    Dışarıda ne olacağını biliyorum demek doğru olmaz. Sadece tahmin ediyorum. Ve tahminler, burada, bu odada pek güvenilir şeyler değil.

    Yarın sabah güneş doğacak. Bu kesin.

    Ama bazı şeyler güneşle birlikte geri gelmiyor.

    Parşömenleri kapatıyorum. Ya da kapatmayı deniyorum. Tam kapanmıyorlar.

    Belki de hiçbir şey tam kapanmıyordur zaten.

    Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi Logo

    Kamisa

    Kamisa; kadim bir bilgenin modern çukurdan yükselen çağrısıdır.

    2026 © Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi. Tüm hakları saklıdır. | ISSN 3108-7582

    • @kamisadergi
    • @kamisa.dergi
  • Şehri Yürürken Unutmak

    Şehri Yürürken Unutmak

    Şehri Yürürken Unutmak

    Şehri yürürken unutmak ve kentsel yabancılaşma temalı felsefi illüstrasyon, Kamisa E-Dergi.

    Dergi Sayısı: 01 Yabancılaşma | Yazar Adı: Zehra Çizer Adı: Melda KAZANCI | Tür: Öykü | Okuma Süresi: 3 Dakika

    Şehir sabahları kendini tekrar ederek başlıyordu. Aynı sesler, aynı acele, aynı yarım bakışlar. Kapılar kapanıyor, pencereler açılıyor, insanlar birbirlerini görmeden birbirlerinin önünden geçiyordu. Adam, bu hareketin içinde yürürken, şehrin onu taşıdığına değil; ittiğine inanıyordu. Burada kimse bir yere davet edilmezdi. Herkes yalnızca sürüklenirdi.

    Sokağa çıktığında havanın soğuk mu sıcak mı olduğunu ayırt edemedi. Şehir, havayı da kendine benzetmişti: ne hissettiren ne de tamamen yok sayılabilen bir hâl. Adımlarını hızlandırdı. Yavaşlamak, düşünmeye neden oluyordu. Düşünmekse şehirle yapılan sessiz anlaşmaya aykırıydı.

    Durakta bekleyen insanlar birbirlerine yakın duruyor, ama aralarında ölçülebilir bir mesafe bırakıyordu. Bu mesafe, bedenlerden çok zihinler arasındaydı. Adam, insanların yüzlerine baktı. Her yüz bir yere yetişmeye çalışıyor, ama hiçbir yüz varmak istemiyordu. Otobüs geldiğinde herkes aynı anda hareket etti. Sanki tek bir organizmanın parçalarıydılar.

    İçerideki hava ağırdı. Camlar buğuluydu. Adam, camdaki yansımasına baktı. Yüzü tanıdıktı; ama bir zamandır bu yüzle konuşmadığını fark etti. İnsan, kendisiyle konuşmayı bıraktığında başkalarıyla da yalnızca ses çıkarırdı. Otobüs ilerledikçe şehir akıyordu. Ama bu akış bir nehre değil, kapalı bir döngüye benziyordu.

    Bir durakta indi. Neden indiğini bilmiyordu. Bazen şehir, insana inmesi gereken yeri hissettirirdi. Karşısında eski bir saha vardı. Telleri eğrilmiş, çizgileri silinmişti. Bir zamanlar burada koşan çocukların sesini hatırlamaya çalıştı. Hatırlayamadı. Sadece sesin yokluğunu hissetti. Şehir, geçmişi hatırlatmazdı; yalnızca eksikliğini bırakırdı.

    Sahanın kenarında durdu. Toprağın üzerinde izler vardı ama kime ait oldukları belli değildi. Adam, şehirde her şeyin böyle olduğunu düşündü. İzler vardı, ama sahipleri yoktu. İnsanlar geçiyor, hayatlar yaşanıyor, ama hiçbir şey gerçekten birine ait olmuyordu. Aidiyet, burada unutulmuş bir kelimeydi.

    Yürümeye devam etti. Sokaklar birbirine benziyordu. Bir binayı diğerinden ayıran tek şey, üzerindeki tabelaydı. Tabelalar da sık sık değişiyordu zaten. Adam, bu değişimin bir hareket değil, bir yerinde sayma biçimi olduğunu düşündü. Şehir, değişerek sabit kalıyordu.

    Bir kafeden dışarı taşan konuşma sesleri duydu. İçeride insanlar gülüyordu. Gülüşlerin gerçek mi yoksa alışkanlık mı olduğunu ayırt edemedi. Camın arkasından baktı. Masalarda oturan insanlar birbirlerine dönüktü ama aralarındaki mesafe korunuyordu. Kimse gerçekten temas etmiyordu. Adam, içeri girmedi. Camın arkasında kalmak daha güvenliydi. Cam, yabancılaşmanın en saydam hâliydi.

    Yoluna devam etti. Kalabalık arttıkça yalnızlık da artıyordu. Şehir, insanları bir araya getirerek ayırıyordu. Adam, bunun kişisel olmadığını biliyordu. Bu bir tercih değil, bir sonuçtu. Şehir böyle kurulmuştu. İnsan, bu düzenin içinde yalnızca uyum sağlardı.

    Bir apartmanın önünde durdu. Kapının önünde eski bir ilan vardı. Yazılar silinmişti. Ne duyurduğu belli değildi. Adam, bir zamanlar burada bir şeylerin çağrıldığını düşündü. Şimdi ise kimse kimseyi çağırmıyordu. Herkes kendi sessizliğine dönüyordu.

    Akşam yavaşça çöktü. Işıklar yandı. Şehir aydınlandıkça yüzler silikleşti. Adam, bu ışığın gerçeği görünür kılmadığını fark etti. Aksine, her şeyi aynılaştırıyordu. Gölgeler kayboldukça insanlar da birbirine karışıyordu.

    Bir köprüden geçti. Aşağıda akan suya baktı. Su ilerliyordu. Şehir ilerlemiyordu. İnsanlar ilerliyordu ama nereye gittiklerini bilmiyorlardı. Adam, ilk kez durdu. Gerçekten durdu. Şehrin akışının dışında kaldı. Bu duruş, kısa sürdü ama ağırdı.

    Şunu fark etti: Şehir onu dışlamamıştı. Onu yavaş yavaş kendisine benzetmişti. Yabancılaşmak, kovulmak değildi. Uzun süre kalmaktı.

    Derin bir nefes aldı. Nefes almak hâlâ mümkündü. Bu, küçük ama önemli bir bilgiydi. Yürümeye devam etti. Çünkü şehir, duranı affetmezdi. Ama insan, bazen yürüyerek bile kendisini kaybedebilirdi.

    Adam kalabalığın içine karıştı. Şehir onu yeniden kabul etti.

    Sessizce.

    Şartsız.

    Eksilterek.

    Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi Logo

    Kamisa

    Kamisa; kadim bir bilgenin modern çukurdan yükselen çağrısıdır.

    2026 © Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi. Tüm hakları saklıdır. | ISSN 3108-7582

    • @kamisadergi
    • @kamisa.dergi
  • İrade Zinciriyle Örülmüş Kafes

    İrade Zinciriyle Örülmüş Kafes

    İrade Zinciriyle Örülmüş Kafes

    İrade zinciriyle örülmüş kafes ve özgür irade paradoksu temalı felsefi illüstrasyon.

    Dergi Sayısı: 01 Yabancılaşma | Yazar Adı: Vora Çizer Adı: Melda KAZANCI | Tür: Öykü | Okuma Süresi: 9 Dakika

    Bartu güne uyanırken gözlerini alarm sesiyle değil, YANKI’nın bildirim sesiyle açardı. Yastığın yanındaki telefon, sabahın 07.00’sinde, “En Yüksek Etkileşim Saatleri Başlıyor” diye fısıldayan soğuk, sentetik bir sesti. Daha uykunun sisleri dağılmadan, zihni çoktan ofisteydi; parmakları yorganın altında bile bir “kaydırma” hareketini taklit ediyordu.

    Kahvesini otomatik olarak hazırlarken, mutfak penceresinden giren solgun kasım ışığına nadiren dikkat ederdi. Dışarıdaki dünya, onun için sadece test edilmesi gereken bir fondu. Gerçekliği, 27 inçlik parlak ekranında yaşanıyordu. Bartu’nun görevi, YANKI adlı o devasa, her şeyi kapsayan sosyal ve ticari uygulamanın kullanıcı arayüzünü tasarlamaktı. YANKI, insanların uyanma saatinden, aldıkları son çoraba kadar hayatlarının her yönünü organize eden, yönlendiren ve devamını sağlayan bir dijital evrendi. Bartu ise bu evrenin mimarlarından biriydi —ama sadece belirli bir tuğlayı yapmaktan sorumluydu.

    Bugün, o küçük, gri tuğla, uygulamanın “Hikâyeler” bölümündeki paylaşım butonuydu. Şirketin yeni hedefi açıktı: Kullanıcıların içerik paylaşımını hızlandırmak için o butonun rengini maviden zümrüt yeşiline çevirmek ya da belki de bir piksel sağa kaydırmak, katılım oranını %0,5 artıracak mıydı? Bartu, bütün gününü sayısız kontrol testi, yüzlerce kullanıcı geri bildirimi ve binlerce satır kod analizi arasında bu %0,5’in peşinde koşarak geçirecekti.

    Masasında, okyanus manzaralı bir poster, ironik bir tezat oluşturuyordu. Okyanusun muazzam genişliği, Bartu’nun odaklanmak zorunda olduğu o küçük yeşil butonun mikroskobik dar dünyasıyla tezat içindeydi. Öğle yemeğinde bile parmakları, sandviçi tutmaktan çok, bir kaydırma hareketine meyilliydi. İş arkadaşlarının yüzleri, birer kullanıcı profili gibi görünüyordu; her biri, dikkatini çekmek için tasarlanmış bir arayüz elemanıydı. Ne konuştukları, ne hissettikleri önemli değildi; önemli olan, YANKI’ya ne kadar geri bildirim sağlayacaklarıydı.

    “Bugün ne yaptın?” diye sordu yan masadaki yazılımcı. Bartu, omuz silkti. “Zümrüt yeşili ile turkuaz arasındaki farkı ölçtüm. Dünya için büyük bir adım, benim için bir piksel sağa kaydırma.” Yüzünde yorgun, alaycı bir gülümseme vardı. Yaratıcılığının bütün gücünü, milyonların gözünü ekrana biraz daha fazla kilitleyecek minik bir hileye harcıyordu. Kendi özgün fikri, ruhu ya da imzası yoktu bu işte; sadece verinin hizmetkârı olmuştu. O, bir sanatçı değil, bir hassas ayar makinesiydi. İşinin bitiminde, elinden çıkan şey bir vizyon değil, sadece bir komutun yerine getirilmesi olacaktı. Ve yarın, bu butonu unutacak, bambaşka bir mikroskobik göreve atanacaktı.

    O gün, zümrüt yeşili butonun katılım oranını %0,48 artırdığı kesinleşince Bartu, küçük bir başarı sarhoşluğu yaşadı. Bu, onun bir yaratıcı olarak başarısı değil, bir maliyet unsuru olarak etkinliğini kanıtlaması demekti. Mesai bitiminde, ofis koltuğundan kalkıp eve doğru yürüdüğünde, zihni nihayet o mikroskobik pikselin dar sınırlarından kurtulmuştu. Özgürlük, yolda geçen o yirmi dakikalık süredeydi —en azından öyle sanıyordu.

    Ancak YANKI, Bartu’nun ruhuna öylesine işlemişti ki, evde de onu rahat bırakmıyordu. Uygulama, Bartu’nun ve karısı Umay’ın hayatının tam ortasına, bir dijital karakol gibi konuşlanmıştı.

    “Akşam ne yiyeceğiz?” diye sordu Umay. Bartu hemen telefona uzandı. “YANKI, bu akşam için ‘Hava Durumu’ ve ‘Beslenme Profili’ verilerimizi analiz etmiş. En iyi seçenek, ‘Haftalık Ortalama Kalori Hedefi’ni aşmayacak yeni Asya Füzyon restoranı. Rezervasyonunu yaptım bile.” Umay, elindeki kitabı yavaşça bıraktı. Gözlerinde yorgunluk vardı. “Bartu, bazen bir şeyi canımız istediği için mi yesek? Benim canım sadece basit bir çorba istiyor olabilir.” “Ama basit bir çorba, optimal değil,” diye cevap verdi Bartu, refleks olarak. “YANKI, tatmin skorunun en yüksek bu restoranda olacağını gösteriyor.”

    O an, Bartu’nun yüzüne soğuk bir gerçek tokat gibi çarptı. Eşiyle arasındaki bu spontane olmayan, veriye dayalı ilişkiyi mümkün kılan, büyük ölçüde kendisiydi. YANKI’nın “Kişiselleştirilmiş Yaşam Koçu” arayüzünü tasarlayan, “Optimal Seçim Önerileri”nin estetik düzenini kuran, o butonları, o uyarıları tam da bu tepkileri alması için yerleştiren bizzat kendisiydi. O, sadece bir kullanım değeri yaratmakla kalmamış; o değeri, başkalarına ve en kötüsü, kendi hayatına hükmeden bir güce dönüştürmüştü.

    YANKI, Bartu’nun yarattığı bir teknolojiydi ama artık teknoloji, Bartu’yu yaratıyordu. Uygulama; Bartu’nun karısına aldığı hediyenin, izlediği filmin ve hafta sonu gezisinin “mükemmel” olmasını sağlıyordu; çünkü Bartu, mükemmel olması için o arayüzü tasarlamıştı. Her başarılı öneri, her sorunsuz satın alma, her doğru yönlendirme, Bartu’nun kendi emek gücünün somutlaşmış hâlini yüceltiyordu. Ve bu yücelme, onun üzerindeki kontrolünü artırıyordu.

    Gece yatağa uzandığında, Bartu sadece bir tasarımcı değil, aynı zamanda kendi hapishanesinin gardiyanı gibi hissetti. Kendi elleriyle inşa ettiği bu dijital kafes, şimdi onu dışarıdaki gerçek, karmaşık ve öngörülemeyen insan hayatından koruyor —ve aynı zamanda onu oradan alıkoyuyordu. Kendi özgürlüğünü inşa etmek yerine, kendi köleliğini mükemmelleştirmişti.

    Kırılma, beklenmedik bir akşam, yemekten sonra yaşandı. Umay, o günkü işinden bahsederken yüzü gergindi. Kreş öğretmeniydi ve bir çocuğun, gün boyunca yaşadığı duygusal bir anı anlatıyordu. Hikâyenin en can alıcı yerinde, Umay’ın sesi inceldi, gözleri doldu. Bartu ise, hikâyenin o bölümünü dinlerken farkında olmadan sağ elini uzatmış, telefonundaki YANKI akışını kontrol ediyordu.

    “Bana bakıyor musun?” dedi Umay, sesi buz gibiydi. Bartu, telefondan başını kaldırdı. “Elbette bakıyorum. Dinliyorum. Çok duygusal bir an sanırım.” “Hayır, dinlemiyorsun,” diye düzeltti Umay, sesi titreyerek. “Şu an gözlerin burada, ama dikkat skorun yüzde yirmiyi geçmiyor. Oysa yirmi saniye önce, YANKI’daki borsanın hareketini kontrol ederken skorun seksenin üzerindeydi.”

    Bartu duraksadı. Eşiyle arasındaki ilişkinin bile artık veriye ve skora indirgendiğini, bunun acımasız ve araçsal bir ilişki olduğunu anladı. Umay, Bartu’nun dikkatinin YANKI tarafından nasıl yönlendirildiğini çoktan öğrenmişti. Bartu’nun kendi emeği, karısıyla arasındaki samimi bağı bile söküp alıyordu.

    “Ben buna bakmıyorum,” dedi Bartu, sesi savunmacıydı. “Ben bunu yapıyorum. Ben…” Sözünü tamamlayamadı. Umay ayağa kalktı. “Sen onu yaptıkça, o seni daha çok yutuyor, Bartu. Sen, insanları ekrana kilitleyen arayüzleri mükemmelleştiriyorsun ve şimdi kendi yarattığın o dijital kafese sıkışmış durumdasın. Artık spontane değilsin, düşünceli değilsin, yaratıcı bile değilsin. Sen sadece uygulamanın bir uzantısısın.”

    Bartu, karısının gözlerindeki hayal kırıklığını gördü. Hayatı boyunca zekâsını, yeteneğini ve hayal gücünü, insan yaşamını “optimize etmek” için kullandığını sanmıştı. Oysa sonuç; duyguların yerine algoritmalar, öngörülemezliğin yerine skorlar ve özgürlüğün yerine zorunlu bir bağımlılık getiren bir sistemdi. O, insanı insandan ve hatta kendinden uzaklaştıran bir sistemin mimarıydı.

    O gece, Bartu uyuyamadı. Bir insan olarak, kendi hayatının iplerini elinde tutma, kendi yaratımının tadını çıkarma ve diğerleriyle anlamlı bir bağ kurma arzusunu tamamen kaybetmişti. Gecenin karanlığında YANKI’nın arayüzü zihninde beliriyordu; parlak, davetkâr ve tamamen boş. Yaptığı işin, dünyanın sorunlarını çözmek yerine, sadece sermayeyi büyütmekten ibaret olduğunu anladığında, hissettiği şey derin ve soğuk bir tiksintiydi —kendi emeğine, kendi ürününe duyulan yabancılaşma. O, kendi kâbusunun mimarıydı.

    O hafta, şirketten gelen toplu bir e-posta, Bartu’yu anlık bir sevinçle doldurdu: Yıllık primler yatmıştı. YANKI’nın katılım oranları çığır açmış, şirket rekor kırmıştı. Prim, dudak uçuklatıcıydı. Bu para, Umay’la birlikte uzun süredir erteledikleri bir projeyi hayata geçirmek için kullanılacaktı: Ev güvenlik sistemini kurmak. Son zamanlarda artan hırsızlık haberleri Umay’ı tedirgin etmişti.

    Bartu, parayı kendi emeğiyle kazandığını, bu paranın kendi yaşamını iyileştirmesi gerektiğini düşündü. Bu, kendi emeğiyle yaratılan devasa sistemden, kişisel özgürlüğünü satın alma çabasıydı. Güvenlik kamerasını satın alıp eve getirdiğinde, kutuyu heyecanla açtı. Cihaz; parlak, modern ve kusursuzdu. Ancak Bartu, kutunun üzerindeki uyarıyı okuduğunda eli havada kaldı: “YANKI Ekosistemiyle Tam Entegrasyon.”

    Aldığı kamera, YANKI’nın bir uzantısıydı. Kameranın tüm ayarları, bildirimleri ve izleme geçmişi, Bartu’nun ofiste gün boyu üzerinde çalıştığı, insanları sürekli bağlı tutmak için tasarlanmış o uygulama üzerinden yönetilecekti. Güvenlik, dijital kafesin yeni bir uzantısı hâline gelmişti.

    Bartu, elindeki kutuya baktı. Gözleri; sadece bir güvenlik cihazı değil, kendi emeğiyle, o yeşil butonlarla, o veriye dayalı arayüzlerle hayat verdiği yabancı bir gücün somutlaşmış hâlini görüyordu. YANKI’nın bu denli kârlı olmasını sağlayan emeğinin karşılığında aldığı para, yine YANKI’nın ekosistemini güçlendiren bir nesneyi satın almaya gitmişti. Bartu, kendi eliyle yarattığı devden gelen bir parayla, o devin kendisini daha da güçlendirecek bir aracı evine yerleştiriyordu.

    Kurulumu yaparken, kameranın açısını ayarlamak için YANKI uygulamasını açtı. O an, kameranın gösterdiği karanlık salonda, Umay’ın kanepede yorgunlukla uzandığını gördü. Gözleri kapalıydı. Bartu, kameranın merceğinden karısına bakıyordu —tıpkı uygulamadaki bir “nesneye” bakar gibi. Aralarındaki mesafe, sadece bir fiziksel uzantı değil, kendi emeğiyle kurduğu bir dijital duvar olmuştu. Bartu, kendi elleriyle ördüğü dijital kafesi, şimdi maddi bir nesne olarak evinin tam ortasına, karısının huzurunun yanına yerleştirmişti. Kendi özgürlüğünü değil, kendi gözetimini satın almıştı.

    Bartu, güvenlik kamerasının mavi ışığını fark ettiğinde, parmağı dondu. YANKI ekranında, Umay’ın yüzünün yakın çekimi belirdi. Eşinin yüzündeki yorgunluk çizgileri, uygulamadaki çözünürlük sayesinde korkutucu bir netlik kazanmıştı. Bartu, kendi elleriyle yarattığı uygulamanın, eşiyle arasındaki mahrem anlara bile nasıl sızdığını görüyordu. O an, meslektaşının bir zamanlar söylediği o alaycı cümleyi hatırladı: “Dünya için büyük bir adım, benim için bir piksel sağa kaydırma.” O küçük, önemsiz görünen piksellerin toplamı, şimdi kendi evinde, kendi hayatında, görünmez ama acımasız bir duvar örmüştü.

    Geceleri yatağa uzandığında, Bartu sadece uyuyamazdı. Gözlerini kapattığında, YANKI’nın arayüzü zihninde dönmeye başlardı; butonların zümrüt yeşili parıltısı, sürekli güncellenen skorlar, hiç bitmeyen kontrol testlerinin girdabı. Rüyaları; sürekli aynı butonu tasarladığı, yuvarlağı kareye, kareyi yuvaya çevirdiği, hiç bitmeyen bir döngüden ibaretti. Bu, onun türsel varlığına, kendi yaratıcı özüne yapılan saldırının nihai sonucuydu. Emek, bir kendini gerçekleştirme eylemi olmaktan çıkmış, kendi zihnini bile işgal eden bir zorunluluğa dönüşmüştü.

    Bartu, artık bu durumdan kaçamayacağını biliyordu. Kendi özgür iradesiyle çalışırken, aslında en sinsi köleliği satın almıştı. Aldığı yüksek maaş, onu sadece bir bağımlı kılıyordu; YANKI’dan gelen para, YANKI’nın hizmetine geri dönüyordu.

    Bir sabah, kahvesini yudumlarken, pencereden dışarı baktı. Gördüğü artık sadece bir fon değildi; etrafındaki dünya, her yerdeki YANKI kullanıcıları, onun emeğiyle yaratılmış olan bu dijital ağın sessiz, kolektif mahkûmlarıydı. O, bu mahkûmiyetin mimarıydı. Bartu, yavaşça elini uzattı ve telefondan YANKI uygulamasını açtı. Bu kez onu kullanmak ya da test etmek için değil, sadece bakmak için. Uygulamanın parlak, davetkâr arayüzü ekrana yayıldı.

    Bartu gülümsedi. Bu, bir sanatçının eserine duyduğu gurur değildi; bu, bir mahkûmun kendi kaderini kabullenişinin ironik ve soğuk tebessümüydü. Başarılı bir iş çıkarmıştı. YANKI, mükemmeldi. Ve bu mükemmellik, onun hayatını tüketiyordu. Bartu, telefonu masaya bıraktı ve zümrüt yeşili butona bakarak fısıldadı:

    “Kafesimi kendi ellerimle ördüm.”

    Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi Logo

    Kamisa

    Kamisa; kadim bir bilgenin modern çukurdan yükselen çağrısıdır.

    2026 © Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi. Tüm hakları saklıdır. | ISSN 3108-7582

    • @kamisadergi
    • @kamisa.dergi
  • Kendimle Aynı Odada Kalmaktan Korkuyorum

    Kendimle Aynı Odada Kalmaktan Korkuyorum

    Kendimle Aynı Odada Kalmaktan Korkuyorum

    Kendiyle aynı odada kalma korkusu ve içsel yabancılaşma temalı felsefi illüstrasyon.

    Dergi Sayısı: 01 Yabancılaşma | Yazar Adı: CONF. Çizer Adı: Melda KAZANCI | Tür: Öykü | Okuma Süresi: 4 Dakika

    Kapıyı kapattım ve sessizlik boşluğu doldurdu. İlk başta, sessizlikten başka bir şey yoktu; ama birkaç saniye sonra, nefesimin ritmi odanın içinde yankılanmaya başladı. Kendi nefesim, sanki başkasının nefesi gibiydi. Kendi varlığım bana yabancıydı, kendi nefesim kulağıma düşman gibi geliyordu. Masamın üzerindeki lambanın ışığı titriyordu; gölgeler duvarlara sızıp karanlıkla birleşiyor, odanın köşelerinde kendi varlığımın farklı hâllerini yaratıyordu.

    Sandalye çekildi. Oturdum. Ellerim titriyordu ama fark etmemeye çalıştım. Çünkü fark etmek, her şeyi daha da yakıcı hâle getiriyordu. Aynadaki yansıma bana bakıyordu. Ama o yansıma bana ait değildi. Gözlerimle göz göze geliyordum ama o gözlerde tanıdık hiçbir sıcaklık yoktu. Sadece soğuk, boş bir açıklık vardı. Gözlerim bana kendi karanlığımı gösteriyor, yüzümü bir yabancı gibi sessizce izliyordu. Bir adım attım, oda küçüldü. Her köşe, her gölge nefesimi emiyor gibiydi. Kapıyı açmayı düşündüm; dışarısı, hayat, insanlar… Ama adımımı atmadan önce zihnimde bir farkındalığın sesi yankılandı: Dışarısı da aynı. Aynı boşluk, aynı suskunluk, sadece farklı bir perdede. O dışarısı ki her sabah kalkıp kurduğum, kusursuz gülümsemelerden ve onaylanma dilenmekten ibaret olan o yapay sahne.

    Saatin tik takları… Sanki zaman yavaşlamış, ardından tamamen durmuştu. Zamanın ağırlığı omuzlarıma çöktü. Her nefes bir yük, her hareket bir suç gibi geliyordu. Oda genişti ama dar geliyordu; dört duvar arasındaki mesafe daraldıkça, içimdeki boşluk büyüyordu. Yere baktım. Toz zerreleri dans ediyordu, ışığın içine gömülmüş küçük hayaletler gibi. Onlara dokunmayı denedim ama hiçbir tepki yoktu. Sadece ben vardım. Kendi varlığımla baş başa. Ve o an anladım: Varlığımın değerini, “ne olduğum” değil, “ne kadar sattığım” belirlediğinden beri kendimi taşımaya hazır değildim. Telefonum masanın üzerinde çürümüş bir taş gibi duruyordu. Bir mesaj, bir çağrı… Ama ben onlara bakamadım. Çünkü onlar da benim değildiler. Kimse benim değil, ben kimseye ait değilim. İçimde bir boşluk vardı ve o boşlukta kayboluyordum. Oda sessizliğiyle doluydu ama her şeyin sesi içime giriyor, kemiklerime saplanıyordu.

    Birden bir tıkırdı duyuldu. Elimi göğsüme götürdüm. Kapı mı? Pencere mi? Yok… Her şey yerli yerindeydi. Ama tıkırtı devam etti, sessizlik içimde bir ritim gibi çalmaya başladı. Sanki tıkırtı kendi içinde yaşıyor, bağımsız bir varlık gibi dolaşıyordu. Bu ses… Kalbimin duvarlara çarpan, inkâr edilmiş yaşam gücüydü.

    Ayağa kalktım. Pencereden baktım. Şehrin ışıkları titriyordu ama onlar da gerçek değildi. Onlar sadece benim karanlığıma yansıyan sahte parıltılardı. Dışarıdaki kalabalık, sadece kendilerini satmaya çalışan, maskeler takmış yabancılardan ibaretti. Benim az önce kaçtığım ve her gün “olmak zorunda olduğum” şeydi. Dışarıya bakarken içimde daha derin bir sessizlik açılıyordu. Her nefes, her düşünce, her titreyen parmak ucu… Hepsi beni yalnızlığımın ortasında daha da sıkıştırıyordu.

    Yere oturdum. Başımı dizlerime dayadım. İçimde bir çığlık birikti, onu özgür bırakmak istedim ama sesim çıkmadı. Boğazımda bir yumru, nefesimde bir kilit. Oda sessiz, gölgeler sabit, ben hareket etmez hâldeydim. Kendi varlığımın ağırlığı; odanın tavanına, duvarlarına, zeminine yapışmıştı. Her nefes alışımda kendi kalbimin atışı odanın duvarlarına çarpıyor, yankılanıyor, sonra dönüp omuzlarıma çökmek için geri geliyordu.

    Bir anda aynaya baktım. Gözlerim kendi gözlerime kilitlendi. Bu sefer, yansıma daha netti. Her çizgi, her kırışıklık, her gölge… Hepsi benim karanlığımın bir parçasıydı. Ama en korkutucu olan; yansımanın bana bakarken gülümsememesi, bana söz vermemesi, sadece sessizce var olmasıydı. Kendi yalnızlığım, karşımdaki varlıkla birleşmişti. Ben ve o, tek bir gölge gibi aynı odada duruyorduk.

    Gözlerimi kapattım. Kendi nefesimi dinledim. Her nefes alışım, bana yalnızlığımı hatırlatıyordu. Kendi varlığım bir zincirdi; her nefes, her adım, her düşünce… Hepsi beni kendi içinde hapseden bir duvar gibi yükseliyordu. Odada bir hareket, bir ses… Yoktu. Sadece ben ve benim sessizliğim vardı.

    Saatler geçtiğini hissettim. Zaman yoktu; sadece gölgeler, kendi nefesim ve ben. Her şey durdu; ama durmak bir rahatlama değil, bir tuzaktı. Bir adım daha atmak istedim ama ayaklarım taş gibi ağırlaştı. Ellerimle yere dokundum; soğuktu. Soğukluğu hissetmek, varlığımı hatırlatıyor; var olmak ise bir ceza gibi geliyordu.

    Ayaklarımı sürükleyerek yatağa gittim. Üzerime battaniyeyi çektim. Ama battaniye bile bir koruma sağlamıyordu. Çünkü bu yalnızlık, fiziksel bir sınırla durdururulamazdı. Kendi odama hapsolmuş, kendi varlığımın içinde kaybolmuş bir ruh olarak, sessizlikle yüzleşiyordum. Kendi nefesim, kendi kalbim, kendi varlığım… Hepsi bana ait gibi görünen ama içten içe beni boğmaya çalışan bir yabancıya dönüşmeye başlamıştı.

    Kapıyı dinledim. Her adımda, her tıkırtıda kendi içimde bir yankı oluşuyor, onu tanıyamadığım bir korkuya dönüştürüyordu. Odanın yükü, şimdi tamamen bana aitti.

    Başımı yastığa gömdüm. Gözlerim kapalı ama görüyordum; içimdeki boşluk, sessizlik, karanlık… Hepsi bana bakıyordu. Ve o an fark ettim: Kendi odamda, kendi varlığımın içinde yalnız kalmaktan korktuğum şey, aslında kendimdim. Kendi gözlerimle, kendi sessizliğimle, kendi karanlığımla yüzleşmekten korkuyordum.

    Ve bu korku, boğazıma oturmuş bir yumru gibi duruyordu. Ne nefes alabiliyor ne de kaçabiliyordum. Tek yapabildiğim, sessizce beklemek… Kendi karanlığımın bana ne anlatacağını beklemek. Belki de çözüm buydu; kabul etmek. Kendimle aynı odada kalmak. Kaçmak değil, izlemek. Ve belki de bu sessiz gürültüyle yüzleşmek.

    Ve belki de bir gün sessizlik bana konuşacak. Bu sessiz yüzleşmeden sonra, yeniden nefes alabileceğim. Ama o güne kadar… Sadece odadayım. Odada başka kimse yok ve kendimle aynı odada kalmaktan korkuyorum.

    Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi Logo

    Kamisa

    Kamisa; kadim bir bilgenin modern çukurdan yükselen çağrısıdır.

    2026 © Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi. Tüm hakları saklıdır. | ISSN 3108-7582

    • @kamisadergi
    • @kamisa.dergi
  • Dilsiz Bir Tanıklığın Anatomisi

    Dilsiz Bir Tanıklığın Anatomisi

    Dilsiz Bir Tanıklığın Anatomisi

    Dilsiz Bir Tanıklığın Anatomisi - Pencere Arkasındaki Çaresiz Aşk ve Dramatik Öykü

    Yayın Tarihi: 14.02.2026 | Yazar Adı: CONF.Çizer Adı: Melda KAZANCI | Tür: Öykü | Okuma Süresi: 6 Dakika

    Aşkın bir eylem değil, bir bekleyiş olduğuna dair yemin edebilirim. Her sabah saat sekizi on beş geçe, güneşin karşı binanın kiremitlerinden süzülüp odamın tozlu havasını deldiği o kutsal anda, ben yeniden doğuyorum. Benim dünyam bu cam kenarında başlıyor ve o kaldırımın bitişinde son buluyor. Dışarıdaki o devasa uğultu, korna sesleri, aceleci insanlar ve rüzgârda uçuşan gazete kağıtları… Hepsi benim için sadece birer dekor. Asıl oyun, onun sokağın köşesinde belirdiği o saniyede başlıyor.

    Onu sevmek, her gün kendi içimde bir mahşer kurmak gibi. Onu gördüğüm an, göğüs kafesimin içinde bir kuşun kanat çırptığını, o kanat seslerinin boğazımda düğümlendiğini hissediyorum. O yürüyor, bense zihnimde onun yanına fırlıyorum. Ceketinin yakasını düzeltişindeki o ufak, titiz harekete bile sayfalarca şiir yazabilirim. Bazı sabahlar adımları öyle kararlı ki, sanki tüm şehri tek başına fethedecekmiş gibi bir hava yayıyor etrafa. O anlarda ben de kendimi devleşmiş hissediyorum; odamın duvarları genişliyor, tavan yükseliyor, ruhum o camdan süzülüp onun omuzlarına konuyor.

    Bazen durup saatine bakıyor. O kısa duraklamada zaman benim için de duruyor. Kalbim, onun saatinin tik taklarıyla senkronize atıyor. Onun yaşadığı her saniye, benim damarlarımda dolaşan kanın tek sebebi. Eğer o durursa, ben de sönerim. Eğer o bir gün o köşeden dönmezse, bu pencerenin önünde bir heykel gibi kaskatı kesilip rüzgârın beni aşındırmasını beklerim. Onu öyle güzel seviyorum ki, bu sevgi artık göğsüme sığmıyor; taşan duygularım odanın köşelerine sızıyor, perdelerin kıvrımlarına gizleniyor.

    İnsanlar sevmeyi dokunmak sanıyor. Ne büyük bir yanılgı! Ben ona hiç dokunmadım ama her sabah zihnimin parmaklarıyla onun yüzünün haritasını çıkarıyorum. Elmacık kemiklerinin sertliğini, göz altlarındaki o yorgun ama mağrur gölgeleri benden daha iyi kimse bilemez. Aramızdaki o birkaç metrelik boşluk, aslında benim sığınağım. O mesafeyi hayallerimle dolduruyorum. Zihnimde ona doğru koşuyorum; rüzgârın saçlarımı geriye itişini, ayaklarımın asfalta vurduğu o ritmik sesi, ciğerlerime dolan o taze sabah havasını iliklerime kadar hissediyorum. Kapıyı çarpıp dışarı çıkmak, onun tam karşısında durup “Buradayım!” diye haykırmak…

    Ama bugün… Bugün bir şeyler farklı. Güneş her zamanki gibi doğdu, tozlar yine ışık hüzmelerinde dans ediyor ama onun gelişinde bir zehir var. Adımları ağır, omuzları her zamankinden daha dik ama bu bir özgüven dikliği değil; bir savunma mekanizması. Elleri ceketinin ceplerinde, yumruklarını öyle sıkmış olmalı ki, ceketinin kumaşındaki o gerilmeyi buradan görebiliyorum. Bakışları yere çakılı değil, sürekli etrafı kolaçan ediyor. Bir avcı mı, yoksa av mı olduğunu anlamaya çalışıyorum. İçimdeki o kuş bugün kanat çırpmıyor, adeta bir kafesin içinde titriyor. Kalbimdeki o büyük, karanlık enerji dalgalanmaya başlıyor. Bir fırtına yaklaşıyor ve ben, her zamanki yerimde, en ön sıradan bu felaketi izlemeye hazırım.

    Sokak birdenbire sessizleşti. Sanki şehir, birazdan kopacak olan fırtınayı biliyormuş gibi nefesini tuttu. O, kaldırımın ortasında durdu. Ceketinin cebinden çıkardığı elleri titriyordu; hayır, korkudan değil, biriktirdiği o devasa öfkeden. Karşısında beliren gölgeyi ilk ben gördüm. Köşedeki dar sokaktan süzülen, yüzü karanlık bir adam. Aralarındaki o birkaç metrelik mesafe, saniyeler içinde bir nefret köprüsüne dönüştü.

    Karşısındaki adamın elleri, sevdiğim adamın ceketinin yakasına pençe gibi geçtiğinde, ruhumun yerinden söküldüğünü hissettim. O yaka… Her sabah titizlikle düzelttiği, benim ise zihnimde kokusunu içime çektiğim o yaka, şimdi bir nefretin tutamağı olmuştu.

    İlk darbe indi. Kuru bir kemik sesinin pencereme kadar ulaştığına yemin edebilirim. Başının yana savruluşunu, o güzel yüzündeki o ilk acı ifadesini gördüğümde; içimde bir yerlerde binlerce cam kırıldı. İlk darbe indiğinde, sanki o yumruk benim camıma, benim göğsüme vurulmuş gibi sarsıldım. “Durun! Yapmayın! Ona dokunmayın!”

    Kavga bir ölüm dansına dönüştü. Kaldırım taşlarının üzerinde birbirlerine dolandılar. Sevdiğim adamın sırtı asfalta çarptığında, ciğerlerimdeki tüm hava boşaldı. Nefes alamıyordum. O darbeyi ben almışım gibi kaburgalarım birbirine geçti. Dışarıda yumruklar inip kalkarken, ben burada tırnaklarımı avuç içlerime geçirmeye çalışıyordum; ama ellerim, dizlerimin üzerinde iki ölü balık gibi kımıltısız duruyordu. Onlara hükmedememek, o an ölmekten daha ağırdı.

    Saldıran adam, onun boğazına yapışıp başını kaldırıma vurmaya başladığında, odanın içinde duyulmayan bir çığlık koptu. Boğazım yanıyordu, tellerim koparcasına zorlanıyordu ama dışarıya sadece hırıltılı bir sessizlik sızıyordu. Sessizlik, en büyük işkenceydi. “Dur!” demek istiyordum, “Ona kıyma, beni öldür ama onu bırak!” diye yalvarmak istiyordum. Dünya üzerindeki tüm kelimeler zihnimde birbirine girmişti ama dilim, bir mezar taşı kadar dilsizdi.

    Sonra o parlama gerçekleşti. Bıçak, bir yılan dili gibi süzüldü. O an zaman genişledi; saniyeler dakikalara, her kalp atışı bir asra dönüştü. Bıçağın ucu gömleğini delip tenine ulaştığında, o keskin acıyı kendi karnımda hissettim. Sıcak bir sıvının hayali, bacaklarımdan aşağı akıyormuş gibi geldi bana; oysa bacaklarım hiçbir şey hissetmeyecek kadar ölüydü.

    Dik duruşuna aşık olduğum adam dizlerinin üzerine çöktüğünde, ellerini yarasına bastırmaya çalıştı. Kan, parmaklarının arasından bir nehir gibi boşanıyordu. Gözleri yukarıya, benim olduğum o pencereye kaydı. Bir an için göz göze geldik. O an dünyada sadece iki kişi kaldık: Bir ölü ve bir canlı cenaze. O gözlerdeki yardım çığlığını gördüm. “Kurtar beni” diyordu, “Gel ve tut elimi.”

    İşte o an, cehennemin tam ortasıydı. Zihnimdeki o kadın çoktan yanına varmış, başını kucağına almış, kanını durdurmak için gömleğini parçalamıştı bile. Ama gerçekte ben, o buz gibi camın arkasında, o tekerlekli düzeneğin içinde hapis; sadece bakıyordum. Bir heykelin bir cinayeti izlemesi gibi… Korkunç bir tanıklık. Bedenim bir ihanetti. Bacaklarım birer prangaydı. Sesim, ruhumun derinliklerine gömülmüş bir feryattı.

    Kaldırımın soğukluğu onun tenine geçerken, benim ruhum da o sandalyenin demirlerine sonsuza dek mühürlendi. Sevdiğim adamın son nefesi, penceremdeki buğuya karışıp yok oldu.

    Sokaktaki o hırpalanmış gölge, son bir sarsıntıyla durulduğunda; dünya üzerindeki tüm renkler de onunla birlikte soldu. Katil, karanlığın içinde bir hayalet gibi eriyip gitti. Geriye sadece kaldırımın üzerinde, asfalttaki çatlakları dolduran o koyu, kıvamlı kırmızılık ve penceremin ardındaki benim yıkıntım kaldı.

    Biraz sonra siren sesleri sokağın o ağır sessizliğini bir bıçak gibi yardı. Mavi ve kırmızı ışıklar odamın duvarlarında soğuk danslar etmeye başladı. Polisler geldi, sarı şeritler çekildi, beyaz önlüklü adamlar onun cansız bedeninin etrafında diz çöktü. Onu bir torbaya koydular. Onu, her sabah ceketinin yakasını düzelttiği o yerden, benim hayatımın merkezinden söküp aldılar.

    Annem odaya girdi. Kapının gıcırtısı bile ruhuma bir kırbaç gibi indi. Yanıma geldi, titreyen elleriyle şalıma sarıldı. “Gördün mü olanları?” diye fısıldadı gözyaşları içinde, “Zavallı adamcağız… Gözlerimizin önünde gitti, hiçbir şey yapamadık.”

    Hiçbir şey yapamadık.

    Annem, benim o sessiz çığlıklarımın altında ezildiğimi bilmeden, tekerlekli sandalyemi pencereden uzağa, odanın karanlık köşesine doğru çevirdi. “Bakma artık yavrum, hadi dinlen,” dedi. Oysa bilmiyordu ki; benim için “bakmamak” diye bir şey yoktu. Gözlerimi kapatsam da o kanlı kaldırım zihnimin duvarlarına kazınmıştı.

    Beni o soğuk yatağıma yatırırken, bacaklarımın yataktaki o ruhsuz ağırlığını her zamankinden daha çok hissettim. Onlar artık sadece et ve kemikten ibaret birer ölü odun parçasıydı. Hayallerimdeki o koşan, bağıran, dünyayı sarsan kadın; o gece o kaldırımda, sevdiği adamın yanında can vermişti.

    Işığı kapattı ve çıktı.

    Karanlıkta baş başa kaldım. Boğazımda bir yumru, ciğerlerimde hiç çıkmayacak o feryatla öylece yattım. Dışarıda yağmur başladı. O yağmurun, sevdiğim adamın asfalt üzerindeki son izlerini yıkayıp götürüşünü hayal ettim. Yarın sabah güneş yine karşı binanın kiremitlerine vuracaktı. Saat yine sekizi on beş geçecekti.

    Ama o sokak köşesi boş kalacaktı. Camın önündeki o sandalye boş kalacaktı. Çünkü artık bekleyecek bir mucizem, koşacak bir hayalim ve en acısı; dilsizliğimi haykıracak bir nedenim kalmamıştı.

    Kendi içimde, hiç kimsenin duymayacağı o sonsuz cenaze törenini başlattım.

    Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi Logo

    Kamisa

    Kamisa; kadim bir bilgenin modern çukurdan yükselen çağrısıdır.

    2026 © Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi. Tüm hakları saklıdır. | ISSN 3108-7582

    • @kamisadergi
    • @kamisa.dergi