Kendimle Aynı Odada Kalmaktan Korkuyorum

Kendiyle aynı odada kalma korkusu ve içsel yabancılaşma temalı felsefi illüstrasyon.

Dergi Sayısı: 01 Yabancılaşma | Yazar Adı: CONF. Çizer Adı: Melda KAZANCI | Tür: Öykü | Okuma Süresi: 4 Dakika

Kapıyı kapattım ve sessizlik boşluğu doldurdu. İlk başta, sessizlikten başka bir şey yoktu; ama birkaç saniye sonra, nefesimin ritmi odanın içinde yankılanmaya başladı. Kendi nefesim, sanki başkasının nefesi gibiydi. Kendi varlığım bana yabancıydı, kendi nefesim kulağıma düşman gibi geliyordu. Masamın üzerindeki lambanın ışığı titriyordu; gölgeler duvarlara sızıp karanlıkla birleşiyor, odanın köşelerinde kendi varlığımın farklı hâllerini yaratıyordu.

Sandalye çekildi. Oturdum. Ellerim titriyordu ama fark etmemeye çalıştım. Çünkü fark etmek, her şeyi daha da yakıcı hâle getiriyordu. Aynadaki yansıma bana bakıyordu. Ama o yansıma bana ait değildi. Gözlerimle göz göze geliyordum ama o gözlerde tanıdık hiçbir sıcaklık yoktu. Sadece soğuk, boş bir açıklık vardı. Gözlerim bana kendi karanlığımı gösteriyor, yüzümü bir yabancı gibi sessizce izliyordu. Bir adım attım, oda küçüldü. Her köşe, her gölge nefesimi emiyor gibiydi. Kapıyı açmayı düşündüm; dışarısı, hayat, insanlar… Ama adımımı atmadan önce zihnimde bir farkındalığın sesi yankılandı: Dışarısı da aynı. Aynı boşluk, aynı suskunluk, sadece farklı bir perdede. O dışarısı ki her sabah kalkıp kurduğum, kusursuz gülümsemelerden ve onaylanma dilenmekten ibaret olan o yapay sahne.

Saatin tik takları… Sanki zaman yavaşlamış, ardından tamamen durmuştu. Zamanın ağırlığı omuzlarıma çöktü. Her nefes bir yük, her hareket bir suç gibi geliyordu. Oda genişti ama dar geliyordu; dört duvar arasındaki mesafe daraldıkça, içimdeki boşluk büyüyordu. Yere baktım. Toz zerreleri dans ediyordu, ışığın içine gömülmüş küçük hayaletler gibi. Onlara dokunmayı denedim ama hiçbir tepki yoktu. Sadece ben vardım. Kendi varlığımla baş başa. Ve o an anladım: Varlığımın değerini, “ne olduğum” değil, “ne kadar sattığım” belirlediğinden beri kendimi taşımaya hazır değildim. Telefonum masanın üzerinde çürümüş bir taş gibi duruyordu. Bir mesaj, bir çağrı… Ama ben onlara bakamadım. Çünkü onlar da benim değildiler. Kimse benim değil, ben kimseye ait değilim. İçimde bir boşluk vardı ve o boşlukta kayboluyordum. Oda sessizliğiyle doluydu ama her şeyin sesi içime giriyor, kemiklerime saplanıyordu.

Birden bir tıkırdı duyuldu. Elimi göğsüme götürdüm. Kapı mı? Pencere mi? Yok… Her şey yerli yerindeydi. Ama tıkırtı devam etti, sessizlik içimde bir ritim gibi çalmaya başladı. Sanki tıkırtı kendi içinde yaşıyor, bağımsız bir varlık gibi dolaşıyordu. Bu ses… Kalbimin duvarlara çarpan, inkâr edilmiş yaşam gücüydü.

Ayağa kalktım. Pencereden baktım. Şehrin ışıkları titriyordu ama onlar da gerçek değildi. Onlar sadece benim karanlığıma yansıyan sahte parıltılardı. Dışarıdaki kalabalık, sadece kendilerini satmaya çalışan, maskeler takmış yabancılardan ibaretti. Benim az önce kaçtığım ve her gün “olmak zorunda olduğum” şeydi. Dışarıya bakarken içimde daha derin bir sessizlik açılıyordu. Her nefes, her düşünce, her titreyen parmak ucu… Hepsi beni yalnızlığımın ortasında daha da sıkıştırıyordu.

Yere oturdum. Başımı dizlerime dayadım. İçimde bir çığlık birikti, onu özgür bırakmak istedim ama sesim çıkmadı. Boğazımda bir yumru, nefesimde bir kilit. Oda sessiz, gölgeler sabit, ben hareket etmez hâldeydim. Kendi varlığımın ağırlığı; odanın tavanına, duvarlarına, zeminine yapışmıştı. Her nefes alışımda kendi kalbimin atışı odanın duvarlarına çarpıyor, yankılanıyor, sonra dönüp omuzlarıma çökmek için geri geliyordu.

Bir anda aynaya baktım. Gözlerim kendi gözlerime kilitlendi. Bu sefer, yansıma daha netti. Her çizgi, her kırışıklık, her gölge… Hepsi benim karanlığımın bir parçasıydı. Ama en korkutucu olan; yansımanın bana bakarken gülümsememesi, bana söz vermemesi, sadece sessizce var olmasıydı. Kendi yalnızlığım, karşımdaki varlıkla birleşmişti. Ben ve o, tek bir gölge gibi aynı odada duruyorduk.

Gözlerimi kapattım. Kendi nefesimi dinledim. Her nefes alışım, bana yalnızlığımı hatırlatıyordu. Kendi varlığım bir zincirdi; her nefes, her adım, her düşünce… Hepsi beni kendi içinde hapseden bir duvar gibi yükseliyordu. Odada bir hareket, bir ses… Yoktu. Sadece ben ve benim sessizliğim vardı.

Saatler geçtiğini hissettim. Zaman yoktu; sadece gölgeler, kendi nefesim ve ben. Her şey durdu; ama durmak bir rahatlama değil, bir tuzaktı. Bir adım daha atmak istedim ama ayaklarım taş gibi ağırlaştı. Ellerimle yere dokundum; soğuktu. Soğukluğu hissetmek, varlığımı hatırlatıyor; var olmak ise bir ceza gibi geliyordu.

Ayaklarımı sürükleyerek yatağa gittim. Üzerime battaniyeyi çektim. Ama battaniye bile bir koruma sağlamıyordu. Çünkü bu yalnızlık, fiziksel bir sınırla durdururulamazdı. Kendi odama hapsolmuş, kendi varlığımın içinde kaybolmuş bir ruh olarak, sessizlikle yüzleşiyordum. Kendi nefesim, kendi kalbim, kendi varlığım… Hepsi bana ait gibi görünen ama içten içe beni boğmaya çalışan bir yabancıya dönüşmeye başlamıştı.

Kapıyı dinledim. Her adımda, her tıkırtıda kendi içimde bir yankı oluşuyor, onu tanıyamadığım bir korkuya dönüştürüyordu. Odanın yükü, şimdi tamamen bana aitti.

Başımı yastığa gömdüm. Gözlerim kapalı ama görüyordum; içimdeki boşluk, sessizlik, karanlık… Hepsi bana bakıyordu. Ve o an fark ettim: Kendi odamda, kendi varlığımın içinde yalnız kalmaktan korktuğum şey, aslında kendimdim. Kendi gözlerimle, kendi sessizliğimle, kendi karanlığımla yüzleşmekten korkuyordum.

Ve bu korku, boğazıma oturmuş bir yumru gibi duruyordu. Ne nefes alabiliyor ne de kaçabiliyordum. Tek yapabildiğim, sessizce beklemek… Kendi karanlığımın bana ne anlatacağını beklemek. Belki de çözüm buydu; kabul etmek. Kendimle aynı odada kalmak. Kaçmak değil, izlemek. Ve belki de bu sessiz gürültüyle yüzleşmek.

Ve belki de bir gün sessizlik bana konuşacak. Bu sessiz yüzleşmeden sonra, yeniden nefes alabileceğim. Ama o güne kadar… Sadece odadayım. Odada başka kimse yok ve kendimle aynı odada kalmaktan korkuyorum.

Kamisa; kadim bir bilgenin modern çukurdan yükselen çağrısıdır.

2026 © Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi. Tüm hakları saklıdır. | ISSN 3108-7582