
Dergi Sayısı: 01 Yabancılaşma | Yazar Adı: CONF. | Çizer Adı: Melda KAZANCI | Tür: Deneme | Okuma Süresi: 5 Dakika
Hadi dürüst olalım, bazen o içindeki garip boşluğu hissediyor musun? Sabah uyandığında yüzüne çarpan o huzursuz telaşı… Yaptığın hiçbir şeyin tam olarak sana ait olmadığını hissettiğin o sessiz anları… Başarılar, alkışlar, hatta yeni alınan eşyalar bile o boşluğu doldurmaya yetmiyor. Çünkü sen de biliyorsun ki modern hayatın bütün o parlak telaşı, asıl savaşı içeride gizliyor. Bu savaşın adı yabancılaşma.
Bu durumu büyük filozoflar teorize etti; Marx ekonomik köleliğimizden, Fromm psikolojik maskelerimizden, Camus ise varoluşun anlamsızlığından bahsetti. Ama bu hissi gerçekten anlamak için teori kitaplarını bırakıp kitap sayfalarının içinde nefes alan kahramanlara bakmalıyız. Çünkü o kitapları okurken kendimize itiraf edemediğimiz iç savaşlarımızı, o kahramanlar bizim adımıza yaşadı ve kaybetti ya da kazandı. O romanları okurken yalnızca bir hikâye okumuyor, kendi sessiz savaşımızın provasını izliyoruz.
Şimdi o romanların tozlu sayfalarına bir de kendi yalnızlığımızın aynasından bakacağız.
Kapitalist sistem, yabancılaşmayı iliklerimize kadar yayarken hepimize tek bir şeyi fısıldar: Değerin, ne olduğun değil ne kadar sattığınla belirlenir. Ekonomik ve sosyal statünün dayattığı bu zorunlu yabancılaşma, yüzlerce yıl önce yazılmış romanlarda bile karakterlerin kaderini belirlemiştir. Bizim de bugün kariyer uğruna yaptığımız fedakârlıklar, o klasik kahramanların ekonomik kaygılarıyla aynı zincirden yapılmıştır.
Hatırlar mısın? Raskolnikov’un asıl trajedisi sadece cinayet kararı değil, yoksulluğun ve sosyal statünün dayattığı yabancılaşmaya karşı giriştiği başarısız bir isyan denemesiydi. O, kendisine yakıştırılan bu sefil ve “önemsiz” hayata karşı çıkmak, kendini kanıtlamak, daha değerli bir yere ait olduğunu ispatlamak istedi. Onun teorisi, yoksulluktan gelen sosyal aşağılanma yabancılaşmasına karşı bir kalkışmaydı.
Biz de bugün maaşımızın, kariyer unvanımızın, üzerimizdeki ceketin değerini kendi insanlık değerimizle karıştırmıyor muyuz? Raskolnikov’un dehşeti, bizim de ekonomik sıkışmışlığımızın, daha değerli olma arayışımızın aynasıdır. Biz de sistemin bize biçtiği rolden çıkmak için kendi ruhumuzu tehlikeye atacak kadar büyük fedakârlıklar yapmıyor muyuz?
Türk edebiyatının en çarpıcı yabancılaşma portrelerinden biri Seniha’dır. Seniha’nın trajedisi, büyük bir kültürel kökten koparak Batı’nın parlak ama ruhsuz metalaşmış yaşamına duyduğu hayranlıktı. O sadece zenginlik değil, o zenginliğin getirdiği rolü oynamak istiyordu. Kendi özünü Batı’nın tüketim kültürü ve yüzeysel zarafetiyle takas etti.
Onun bu zarafet arayışı, bizim de sosyal medyada veya iş hayatımızda parlayan yapay, sürekli güncellenmesi gereken rolleri satın alma çabamıza ne kadar benziyor? Seniha, kendi varoluşsal tecrübesini pazarın talep ettiği soğuk bir vitrine dönüştürdü. O zincirleri sana sistem taktı ama o zincirlerin ağırlığını hisseden tek kişi sen değilsin. O kahramanlar, o ağırlığı bizden önce hissetti.
Ancak zincirler dışarıda kalsa da sistemin asıl zaferi zihni ele geçirmektir.
İşte bu noktada, ekonomik zincirler dışarıdan takılıyorsa Fromm’un bahsettiği psikolojik zincirler içeriden örülür. Bu savaş; toplumsal rollerin baskısı ve kendi iç sesinden kopma savaşımızdır. Hepimiz bir maskeli balodayız.
İvan İlyiç, hayatını “doğru olanı yaparak”, toplumun beklentilerine göre kusursuz bir rolü oynayarak harcadı. O; “görev bilinci”, “saygınlık” ve “uygunluk” gibi maskeler ardında yaşadı. Ölümle yüzleştiğinde ise tüm o rolün boş ve kendisine tamamen yabancı olduğunu fark etti. Onun boşluğu, bizim de sosyal olarak “başarılı” göründükçe içimizde büyüyen anlamsızlık değil mi?
Biz de kariyer hırslarımız, evliliklerimiz, hatta hobilerimiz konusunda bile sürekli bir “performans” sergilemiyor muyuz? Hepimiz, İvan İlyiç gibi, içimizdeki sesi dinlemediğimiz için mi hayatımızın sonunda bir pişmanlık yaşıyoruz? O maske sadece sana takılmadı. O da maskesini çıkarmaya cesaret edemedi ama en azından o maskenin ağırlığının adını koydu.
Feride’nin trajedisi, çocukluğundan itibaren edindiği o sürekli rol değiştirme ve duygularını gizleme alışkanlığıydı. Öğretmen, idealist, güçlü kadın; tüm bunlar, aslında kendi içindeki kırılganlığı ve korkuyu örtmek için taktığı maskelerdi. Onun o yorgun ama inatçı kaçışı, bizim de samimi olmayı riskli bulduğumuz için taktığımız o profesyonel ve duygusuz maskelerimize ne kadar benziyor? Sosyal medyada sergilediğimiz “olmamız gereken kişi” sureti, Feride’nin yıllarca oynadığı o rolün modern versiyonudur. O da senin gibi, kendi özgürlüğünü maskenin ağırlığı altında kaybetti. Peki ya o maskeler düşünce geriye ne kalır, hiç düşündün mü? Geriye, yaşamın kendisinin niçin var olduğu sorusu kalır. Bu yabancılaşmanın en son ve en metafizik aşamasıdır: Varoluşsal anlamsızlıkla yüzleşme ve kayıtsızlığa karşı isyan savaşımız.
Kafka’nın kahramanı K.’nın bürokratik, anlamsız, görünmez bir sisteme karşı verdiği o çaresiz savaş… Kafka’nın dünyası, bizim de kendimizi anlam veremediğimiz kuralların, büyük, kayıtsız kurumların içinde kaybolmuş hissetmemizdir. K., neyle savaştığını bile bilmeden o absürdün içinde debeleniyordu. Onun yabancılaşması, kaynağını bilmediğin bir suçluluk duygusuyla sürekli hareket etme zorunluluğuydu. Bu, bizim modern Sisifos yokuşumuzun en saf, en bunaltıcı hâlidir.
Fikret’in Sis şiirindeki o bunalım, umutsuzluk ve melankoli; sadece İstanbul manzarasını değil, modernleşmenin getirdiği değerlerin yıkılmasıyla gelen varoluşsal bir çöküşü anlatır. Onun hissettiği o koyu sis, bizim de absürdün bilinciyle gelen anlamsızlığı ve kayıtsızlığı derinden yaşama hâlimizdir. Onun o dönemsel kayboluşu, bizim de kariyer planlarımızın aniden anlamsız gelmesiyle yaşadığımız o varoluşsal bulantı anıdır.
O kahramanlar, absürdü bilerek yaşadılar. Onları okumak sana yalnız olmadığını hissettirmeli; çünkü senin sorguladığın her şeyi onlar roman sayfalarında çoktan sorgulayıp acısını çekmişlerdi.
Şimdi o kitabı kapat. Gördüğün gibi o romanlardaki savaş yalnızca onların hikâyesi değildi; senin içindeki yabancılaşma savaşının da kopyasıydı. Bütün o görkemli kitapların anlattığı tek bir şey vardı: İnsan, kendi özünden koptuğunda kendi varlığının en büyük yabancısı hâline gelir.
Ancak o kahramanların trajedisi, aynı zamanda bizim tesellimizdir. Onların savaşı bitmiş olabilir ama bize bir yol gösterdiler. Camus’nün Sisifos’u; kayayı itmekten vazgeçmemeyi, o anlamsızlığın bilincine sahip çıkmayı öğretti.
Seni anlıyorum, çünkü onları anlıyorum. Yalnız değilsin. O sessiz savaşın askeri sadece sen değilsin. O kahramanlar sana kendini bulman için bir ayna tutuyorlar. Şimdi o aynaya bak ve kendi savaşının komutasını eline al.