Dergi Sayısı: 01 Yabancılaşma | Hazırlayan: Vora | Konuk: Hakan ZEYBEK | Tür: Röportaj | Okuma Süresi: 5 Dakika
V: Öncelikle değerli vaktinizi bize ayırıp teklifimizi kabul ettiğiniz için Kamisa Dergi ekibi olarak teşekkür ederiz. İlk sayımızda modern insanın kaçınılmaz derdi gibi görünen “Yabancılaşma” sancısını ele aldık. Sizin disiplinler arası birikiminizden yararlanarak yabancılaşmanın toplumsal etkisi üzerinde düşüncelerinizi öğrenmek istiyoruz. Dilerseniz sorulara geçelim. Sosyolojik bir perspektifle bakarsak; yabancılaşma bugün saece karnı tok, barınma sorunu olmayan ‘seçkinlerin’ kendilerini özel hissetmek için sığındığı bir lüks müdür? Yoksa asgari ücretle bant sisteminde çalışan bir işçinin hissettiği o dilsiz yorgunluk, felsefenin süslü yabancılaşma kavramlarından daha mı gerçektir?
Hakan ZEYBEK: Yabancılaşma bir “lüks” değil, tam tersine en çok lüksü olmayanların yaşadığı bir hâl. Sadece adı konulduğunda, akademik bir dile büründüğünde seçkinlere aitmiş gibi görünür. Asgari ücretle bant sisteminde çalışan bir işçinin yaşadığı o dilsiz yorgunluk, saatlerin geçmemesi, emeğin kendisine değil yalnızca sonuçlarına ait olması; yabancılaşmanın en çıplak ve en gerçek hâlidir. Orada insan yalnızca ürettiği nesneden değil, zamanından, bedeninden ve en sonunda kendisinden kopar. Bugün “yabancılaştım” deme imkânı olanlar genellikle bu hissi düşünceye dökebilenlerdir. Oysa çoğu insan yabancılaşmayı kelimelerle değil, sessizlikle yaşar. Felsefenin görevi bu sessizliği romantize etmek değil; onun adını koymak ve nedenlerini görünür kılmaktır. Bu yüzden yabancılaşma, seçkinlerin estetik bir melankolisi değil; modern üretim ve yaşam biçimlerinin sıradan insanda açtığı derin bir yaradır.
V: Günümüzün ‘pozitiflik dayatması’ ve ‘kişisel gelişim’ endüstrisinin, bireyi kendi gerçek acısın yabancılaştırdığını düşünüyor musunuz?
Hakan ZEYBEK: Evet, günümüzün pozitiflik dayatması ve kişisel gelişim endüstrisi, bireyi çoğu zaman acısına değil; acısını inkâr etmeye yabancılaştırıyor. Sürekli “iyi hissetmelisin”, “olumlu düşün”, “potansiyelini gerçekleştir” mesajlarıyla kuşatılan insan, acıyı bir deneyim olarak değil, bir kusur gibi yaşamaya başlıyor. Oysa acı, insanın gerçekle temas ettiği nadir anlardandır. Bu endüstri bireye sorumluluğu öğretmez, suçu öğretir. Sistemsel sorunları görünmez kılarak tüm yükü bireyin omuzlarına bırakır. Mutlu değilsen, yeterince çabalamamışsındır. Bu, modern çağın en incelikli yabancılaştırma biçimlerinden biridir.
V: Siz felsefe grubunu mezunu biri olarak, bugünkü ‘mutluluk’ ve ‘kişisel gelişim’ furyasını nasıl yorumluyorsunuz? Felsefe bize acı çekmenin ve ‘yabancılaşmanın’ kaçınılmaz bir hakikat olduğunu söylerken, modern dünya neden bize sürekli ‘iyi hissetmeyi’ pazarlıyor? Acaba biz acılarımızdan kaçmak için felsefeyi bir nevi uyuşturucu olarak kullanıyor olabilir miyiz?
Hakan ZEYBEK: Bugünkü mutluluk ve kişisel gelişim furyası, insanı anlamaya değil; insanı yönetmeye yarıyor. Felsefe ise tam tersine, insanı rahatlatmak için değil, uyandırmak için vardır. Modern dünya acıyı tehlikeli bulur, çünkü acıyı düşünen insan sorgular. Bu yüzden “iyi hissetme” sürekli pazarlanır. Mutluluk bir hâl olmaktan çıkar, bir görev hâline gelir. Felsefe bir teselli sanatı değil; bir rahatsızlık sanatıdır. İnsan bazen iyi hissetmek için değil, doğru yerde durmak için düşünmelidir.
V: Marx’ın klasik yabancılaşma kuramında sömüren ve sömürülen bellidir. Ancak günümüzde Byung-Chul Han’ın bahsettiği Performans Topulumu’nda, birey artık hem sömüren hem sömürülendir. Kendi kendimizin patron ve garadiyanı olduğumuz bu düzende, yabancılaşma ‘dışsal bir zorlama’ olmaktan çıkıp ‘gönüllü bir öz-tüketim’ haline mi geldi? Bu durum, klasik yabancılaşma teorilerini nasıl bir dönüşüme uğratıyor?
Hakan ZEYBEK: Marx’ta yabancılaşmanın düşmanı dışarıdadır. Bugün ise birey kendi kendinin patronu ve gardiyanıdır. Performans toplumunda insan kendini zorla değil, gönüllü olarak tüketir. Yabancılaşma artık ekonomik değil, psikopolitik bir süreçtir. İnsan emeğine değil, kendisine yabancılaşır. Bugünün yabancılaşması sessizdir; insan kayboluşunu yetersizlik sanır.
V: Camus, Sisifos’un kayayı itme çabasının bilincinde olmasını bir zafer olarak görür. Fakat modern dünya, okuyucuya kayayı ittiğini fark ettirmemek için sürekli ‘başarı hikayeleri’ ve ‘modern mitler’ üretiyor. Bugünün dünyasında bir Sisifos, kayanın anlamsızlığını fark ettiğinde ona ‘isyan’ etmek yerine ‘terapiye’ gönderiliyorsa; bu durum yabancılaşmanın nihai zaferi, yani insanın kendi absürdüne bile yabancılaşması mıdır?
Hakan ZEYBEK: Camus için Sisifos’un zaferi bilincidir. Modern dünya ise bu bilinci tehlikeli bulur. Bugün Sisifos kayanın anlamsızlığını fark ettiğinde isyana değil, uyuma yönlendirilir. Terapi çoğu zaman sistemi sürdürülebilir kılan bir ayar mekanizmasına dönüşür. İnsan artık kendi absürdüne bile yabancılaşmıştır.
V: Hocam, Marx dinin ‘halkın afyonu’ olduğunu söylerken bir yabancılaşma biçiminden bahsediyordu. Peki, bugünün dünyasında ‘ideolojiler’ ve hatta ‘muhalif kimlikler’ yeni afyonlar haline gelmiş olabilir mi? Birey, bir ideolojiye eklemlenerek kendi özgün eylemini mi gerçekleştiriyor, yoksa o ideolojinin hazır şablonlarına sığınarak kendi sorumluluğundan mı kaçıyor? Okuyucumuzun ‘isyanı’ bile aslında sistemin ona sunduğu bir tüketim nesnesi olabilir mi?
Hakan ZEYBEK: Bugün ideolojiler ve muhalif kimlikler de afyonlaşabilir. Hazır öfke, hazır vicdan ve hazır dil sunan her yapı bireyi düşünmekten alıkoyar. İdeoloji rahatlatıyorsa, dönüştürmüyorsa tehlikelidir. Gerçek isyan konforlu değildir; pazarlanmaz.
V: Son olarak en tehlikeli soruya gelelim: Ya yabancılaşma bir ‘hastalık’ değil de insanın tek çıplak gerçeğiyse? Ya bizim ‘bağ kurma’ ve ‘anlam bulma’ çabalarımız, bu korkunç yabancılaşmayı örtmek için uydurduğumuz zavallı masallarsa? Hocam, felsefe mezunu biri olarak dürüstçe söyler misiniz; okuyucu bu röportajı bitirdiğinde hayatına bir ‘anlam’ katmış mı olacak, yoksa hayatın kökten anlamsız olduğu gerçeğine bir adım daha mı yaklaşacak?
Hakan ZEYBEK: Yabancılaşma bir hastalık değil, insanın çıplak gerçeği olabilir. Felsefe anlam dağıtmaz; örtüleri kaldırır. Okur bu metni bitirdiğinde mutlu değil ama daha dürüst hissediyorsa, bu bir kayıp değildir. Bazen insan için en büyük kazanım, budur. Bu söyleşiyi, okura iyi hissettirmek için değil; rahatsız edici ama dürüst cevaplar verebilmek için yaptım. Yabancılaşmayı aşılması gereken bir arıza değil, yüzleşilmesi gereken bir hakikat olarak ele aldım. Eğer okur bu metni bitirdiğinde daha huzurlu değil ama daha sahici hissediyorsa, amaç yerine ulaşmıştır. Bu güzel söyleşi için Kamisa Dergi ekibine gönülden teşekkür ederim.