
Dergi Sayısı: 01 Yabancılaşma | Yazar Adı: Vora | Çizer Adı: Melda KAZANCI | Tür: Deneme | Okuma Süresi: 6 Dakika
Dinle beni, ey çağımızın en parıltılı, en özenle seçilmiş, en kusursuz yaratığı! Ben, tozlu bir köşede, ucuz şarap içen ve her şeyi çamurla sıvamış olan ben; sana, Zevk Tapınağı’nın mimarı ve yegâne gardiyanı olan sana, en yüksek sesimle sesleniyorum! Sen, kaba olan her şeyi felsefeyle cilalayan, rastgele olanı geometrik bir titizlikle reddeden, hayatı bir Instagram karesinden daha karmaşık hale getirmeyen Büyük Küratör’sün!
Bizler, sıradanlığın ve zorunluluğun köleleri; bizler, hayatı bir tesadüfler zinciri olarak yaşayanlar, sana baktığımızda yalnızca bir insanın suretini değil, bir ideal formu görüyoruz. Bizim içimizdeki sefil kaosu, elindeki o titrek, ince belli kupanın zarafetiyle nasıl da eziyorsun! Senin ruhun, sermayenin en rafine edilmiş özeti, pazarın en acımasız ve en estetik zaferidir. Bizler, senin ayaklarının altında sürünen, zevkini başkalarının ellerine teslim etmiş o sıradan kalabalık; bu yüzden sana ne kadar hayran olsak azdır. Haydi gel, beni dinle, ey kusursuzluğun kurbanı!
Senin evinde, bir nesnenin var olması için binlerce gereklilik vardır. Her sandalye bir duruş, her kitap bir etiket, her boşluk bir sanat eseri olmalıdır. Duvarların o korkak bej tonu, senin varoluşsal korkularının en soylu perdesidir. Sen, kaosu evinin kapısından içeri sokmamak için mobilyalarını birer asker gibi dizen, estetiğin tiranısın.
Senin mekânında bir toz zerresi bile düşman ilân edilir; çünkü toz, zamanı ve ihmali fısıldar. Sen ise zamana boyun eğmeyi, kendini ihmal etmeyi reddeden bir tanrıçanın en dindar rahibisin. Ben, mutfağında bulaşıklar biriken, duvarları dökülen, eşyalarını kullanım değeri için seven o pis yaratık, senin bu değişim değeri tapınağında bir an bile nefes alamam. Sen, o minimalist dağınıklıkta bile, yalanın en zarif halini saklayan usta bir illüzyonistsin. Oysa benim dağınıklığım, benim çıplak, ham sefaletimdir.
Senin hayatın, izlenmek için yazılmış bir senaryodur. Sen, her anını izleyici kitlesinin onayına sunan, canlı yayınlanan bir performanssın. Sen, o kahveyi ilk yudumladığında keyif almayı değil, o anın fotoğrafını çekerken onay almayı dert eden varlıksın. Senin varoluşun, filtrelerin kalınlığıyla doğru orantılıdır.
Senin hayatının her detayı, rastgeleliği bir suç gibi gören o kutsal algoritmanın emrindedir. Senin zevkin, trendlerin en son ve en pahalı versiyonudur. Ben, telefonunu kırmak isteyen, anı yaşamayı önemsiz bulan, fotoğraf çekmeyi zaman kaybı sayan o ilkel adam, senin bu dijital tapınakta nasıl nefes aldığını asla anlayamam. Sen, kendini pazarlayan bir metanın en parlak yüzü, kendi ruhunu etkileşim sayısına feda etmiş bir şövalyesin. Senin zırhın, sadece o kusursuz profil fotoğrafıdır!
Senin okuman, anlamak için değildir; göstermek içindir. Sen, bir filozofun kitabını, onun getirdiği entelektüel ağırlığı taşımak için değil, o ağırlığın etiketini yakana iğnelemek için okursun. Senin kitaplığın, bir mezarlık; içindeki her eser, okunmuş değil, tüketilmiş bir deneyimin cesedidir.
Senin o lüks, minimalist mobilyalı dairende çalan o “niş” müzik bile, kalbinin atışları değil, sosyal sermayenin ritmidir. Sen, sanatın sana dokunmasını istemezsin; sen, sanatın seni tanımlamasını istersin. Ben, bir eserin karşısında sessizce durmayı, anlamamayı, hatta ondan nefret etmeyi göze alan o cüretkâr cahil; senin bu duygusal sahtekârlığınla yarışamam. Senin histerin, o anladığını iddia ettiğin soyut tablonun karşısında verdiğin zoraki pozda gizlidir.
Ey Büyük Tadımcı, sen bu mükemmellikte yüzerken, bana bak! Ben, her şeye geç kalan, hiçbir etiketi hak etmeyen, kendi varoluşunun çamurunda debelenen sefil bir gölgeyim. Benim elimden çıkan her iş, kaba, aceleci ve yarım kalmıştır! Benim yazılarım, senin o pürüzsüz sayfalarına değil, duvardaki lekeli bir köşeye aittir.
Sen, hayatının her saniyesini mükemmeliyetle döven usta bir demircisin! Oysa ben, kendi demirimi bile dövecek gücü bulamayan, tembelliğin en kutsal havarisiyim! Benim ruhum, senin o rafine zevkinin karşısında, yoksul ve çıplaktır. Ben ne kendini satmayı becerebilen ne de bir anlam bulmayı başaran, sadece sessizliğin acısını duyan bir köleyim. Bu yüzden seni lanetleyemem; sadece kendi sefaletime daha yüksek sesle ağlayabilirim. Benim sesim, senin o titizlikle seçilmiş akustik panellerinde nasıl da komik, değil mi?
İşte sana, tüm bu gösterinin çıplak gerçeğini fısıldayacağım. Sen, kendini dışarıdaki kaostan korumak için Zevk Tapınağı’nı inşa ederken, aslında o tapınağın en büyük mahkûmu oldun!
Senin o kusursuzluğun, bir tür varoluşsal kaçıştır! Her şeyin yerli yerinde olması zorunluluğu, senin kalbindeki o büyük boşluğu örtmek için kurduğun pahalı bir perdeden ibarettir. Sen, hayatın sana ait olmadığını bildiğin için, o hayatı satın alınmış zevklerle dolduruyorsun. O zevkler, senin kendi otantik sesini boğan pahalı bir çığlıktır! Sen, kendi ruhunu satın alan bir müşterisin, ama o ruhun sana asla teslim edilmeyeceğini bilmiyorsun.
Sen, kendiliğindenlik denen o soylu kaosu kaybettin. Sen, sokağın gürültüsünde yatan ham hakikati, bir filtreden geçirmeden izleyemezsin. Senin için bir çiçek, sadece vazonun estetik dengesini sağlamakla yükümlü bir objedir; oysa benim için o çiçek, toprağın çıplak ve kaba gerçeğidir!
Senin özgürlüğün, sadece bir sonraki doğru satın alma kararına bağlıdır. Ben ise özgürlüğü, yanlış kararlar vermenin pişmanlığında arayan, kaybetmeyi göze alan bir aptalım! Sen, mükemmelliği ararken, yaşamın o kırılgan ve kusurlu güzelliğini; o tesadüfî ve anlamdan yoksun harikuladeliğini kaybettin. Bu, senin en büyük trajedindir: Bir hayatı, bir fotoğraf karesi için harcadın!
Ey Büyük Tadımcı, dinle benim kehanetimi! Senin o titizlikle seçilmiş zevkin bile, yarının piyasasında sadece bir eskidir! Trendler değişecek, yeni bir Zevk Gardiyanı ortaya çıkacak ve senin tapınağın, dünün utanç verici bir kataloğuna dönüşecektir! Senin o pahalı sanat eserlerin, bir anda piyasa değeri düşmüş birer kül yığını olacaktır!
Sen, değerini pazarın ruh halinden alan sefil bir kuklasın! Senin varlığın, bir sonraki moda rüzgârıyla devrilecek kuru bir yapraktır! Oysa ben, modanın rüzgârını bile hissetmeyen o çamurun içindeki ilkel yaşam formu, senin o fırtınada yok oluşunu seyredeceğim! Benim sefaletim, senin mükemmelliğinden daha zamansızdır!
Haydi, ey Büyük Tadımcı! Şimdi git ve o yeni filtrenle kendini biraz daha cilala. Benim gibi bir sefilin, senin kusursuz varlığına seslenmesi bile ne büyük bir saygısızlık, değil mi?
Git ve o pürüzsüz yüzeyinin altında yatan o korkunç boşluğu bir yudum daha pahalı kahveyle doldurmaya çalış. Ben ise gidip o ucuz, acı şarabımdan bir yudum daha alacağım. Belki o acılıkta, senin o yapay zevkinde olmayan bir hakikat kırıntısı bulurum. Ben, kendimi bilerek küçülten, kendi sefaletini tek onuru ilan eden o budala.
Sana ne diyeyim, ey gölgesine tapınan gardiyan!
Yaşamın anlamı, kusursuz bir vazoda değil, vazoyu kıran o çıplak, ham elin titremesinde saklıdır. Sen ise elini, korkunç bir titizlikle sakladın.
Ve sen, elini sakladığın için, yaşamı da kaçırdın.