Kendi Hayatına Yabancı Olmak

Kendi hayatına yabancı olma ve varoluşsal yabancılaşma temalı felsefi illüstrasyon, Kamisa E-Dergi.

Dergi Sayısı: 01 Yabancılaşma | Yazar Adı: Zehra Çizer Adı: Melda KAZANCI | Tür: Deneme | Okuma Süresi: 3 Dakika

İnsan bazen kendi hayatına dışarıdan bakıyormuş gibi hisseder. Sabah kalkar, işe gider, gün biter; ama gün boyunca yapılanların hangisi gerçekten “benim”dir, hangisi sadece yapılması gereken bir görevdir, ayırt edemez. İşte Marx’ın yabancılaşma dediği şey, tam da bu hissin felsefi adıdır. Yabancılaşma; insanın kendine, emeğine, ürettiklerine ve nihayetinde diğer insanlara uzak düşmesidir.

Marx’a göre bu durum rastlantı değildir; kapitalist üretim biçiminin doğal sonucudur. Özellikle 1844 Ekonomi ve Felsefe El Yazmaları’nda yabancılaşmayı dört boyutuyla ele alır. İlk olarak işçi, ürettiği ürüne yabancılaşır. Ortaya çıkan nesne artık onun emeğinin bir uzantısı olmaktan çıkar; piyasaya ait, sermayeye ait bir şeye dönüşür. İşçi ürünü üretir ama ona sahip olamaz. Ürün büyüdükçe işçi küçülür. Bu terslik, modern insanın trajedisidir.

İkinci olarak insan, emeğin kendisine yabancılaşır. Çalışmak artık insanın yaratıcı gücünü ortaya koyduğu bir etkinlik değil, sadece hayatta kalmak için katlanılan bir zorunluluk hâline gelir. Marx burada çok çarpıcıdır: Emek, insanın özünü gerçekleştirmesi gerekirken insanın kendisinden kaçtığı bir faaliyete dönüşür. İşçi ancak işten çıktığında kendini “evinde” hisseder; çalışırken ise kendine yabancıdır. Bu, emeğin insanı özgürleştirmesi gerekirken onu tüketmesi demektir.

Üçüncü boyut daha da derindir: İnsan, türsel varlığına yabancılaşır. Marx’a göre insanı hayvandan ayıran şey, bilinçli ve özgür üretim yapabilmesidir. Oysa kapitalizmde üretim bilinçli değil, zorunludur; özgür değil, dayatılmıştır. İnsan, kendi potansiyelini gerçekleştiremez, sadece sistemin devamı için işlev gören bir dişliye dönüşür. Böylece insan, kendi insanlığından uzaklaşır.

Son olarak yabancılaşma, insanın insana yabancılaşması olarak karşımıza çıkar. Rekabet, piyasa ilişkileri ve çıkar çatışmaları, insanlar arasındaki bağı zedeler. Diğer insan artık bir yoldaş değil, rakip ya da araçtır. Marx’ın Alman İdeolojisi’nde işaret ettiği gibi toplumsal ilişkiler, şeyler arasındaki ilişkilere dönüşür; insanlar birbirini meta ilişkileri üzerinden tanır.

Burada önemli olan şu: Marx yabancılaşmayı sadece psikolojik bir ruh hâli olarak görmez. Bu, bireyin iç dünyasında çözülebilecek bir sorun değildir. Yabancılaşmanın kaynağı toplumsaldır ve çözümü de toplumsal olmak zorundadır. Kapital’de bu nedenle üretim ilişkilerini, meta fetişizmini ve sermayenin egemenliğini analiz eder. İnsanların kendi yarattıkları sistemin karşısında güçsüz kalması, yabancılaşmanın en ileri aşamasıdır.

Bugün Marx’ı okurken şaşırtıcı olan, bu düşüncelerin hâlâ bu kadar tanıdık gelmesidir. Kendini yaptığı işle tanımlayamayan, ürettiklerine yabancı hisseden, kalabalıklar içinde yalnızlaşan modern insan, Marx’ın yabancılaşma analizinin yaşayan kanıtı gibidir. Belki de bu yüzden Marx’ı okumak bazen rahatsız edicidir: Çünkü anlattığı şey sadece bir sistem eleştirisi değil, gündelik hayatımızın aynasıdır.

Yabancılaşma, Marx’ta yalnızca bir teşhis değil, aynı zamanda bir çağrıdır. İnsan, kendi yarattığı dünyayı yeniden sahiplenebilir mi? Emeğini, ilişkilerini ve kendini geri alabilir mi? Marx bu sorunun cevabını bireysel kaçışlarda değil, kolektif dönüşümde arar. Ve belki de bu yüzden yabancılaşma üzerine düşünmek, sadece felsefi değil, aynı zamanda politik bir eylemdir.

Kamisa; kadim bir bilgenin modern çukurdan yükselen çağrısıdır.

2026 © Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi. Tüm hakları saklıdır. | ISSN 3108-7582