Yabancılaşmanın Gürültüsü ve Sessizliği
Dergi Sayısı: 01 Yabancılaşma | Yazar Adı: Zehra | Çizer Adı: Melda KAZANCI | Tür: Deneme | Okuma Süresi: 3 Dakika
Yabancılaşma meselesi Sartre ve Camus’da aynı kelimeyle anılsa da aslında bence iki yazarın baktığı yerler oldukça farklı. Sartre insanın dünyaya fırlatılmış olmasını daha çok bir sorumluluk problemi üzerinden ele alırken, Camus bu fırlatılmışlığın anlamsızlığını kabullenme noktasında durur. Bu fark, yabancılaşmanın bizde yarattığı duygunun yönünü de değiştiriyor. Sartre okurken insan biraz suçluluk hissediyor; Camus okurken ise daha çok bir boşluk ve sessizlik.
Sartre’da yabancılaşma, insanın kendi özgürlüğüyle kurduğu sorunlu ilişkiden doğar gibi geliyor bana. İnsan özgürdür ama bu özgürlük neredeyse bir lanet gibidir. Çünkü seçim yapmamak bile bir seçimdir ve bu durum insanı sürekli kendi eylemlerinin sorumluluğuyla baş başa bırakır. Sartre’ın karakterleri genelde bu yüzden rahatsız edicidir. Kendi hayatlarının mimarı olmalarına rağmen bunu kabullenmek istemezler. Yabancılaşma burada dünyadan çok insanın kendisine yöneliktir. Kişi, kendi özgürlüğünden kaçtığı anda hem kendisine hem de başkalarına yabancılaşır. Bu bana biraz fazla sert geliyor açıkçası. Sartre, insanı fazlasıyla bilinçli ve hesap verebilir bir varlık gibi konumlandırıyor. Gerçek hayatta ise çoğu insan ne yaptığını bile tam olarak bilmiyorken bu kadar ağır bir sorumluluk yüklemek bana zaman zaman acımasız geliyor.
Camus’da ise yabancılaşma daha sessiz ve daha soğuk. “Yabancı” romanındaki Meursault karakteri bunun en net örneği. Meursault dünyaya kızgın değildir, başkaldırmaz da; sadece dünyayla aynı frekansta değildir. Annesinin ölümü karşısındaki tepkisizliği ya da cinayet sonrası yaşadığı duygusuzluk, aslında onun ahlaksızlığından çok dünyaya yabancı oluşundan kaynaklanır. Camus’nun yabancılaşması daha çok anlamın yokluğu üzerinden şekillenir. İnsan, anlam arayan bir varlıktır ama evren bu arayışa cevap vermez. İşte bu uyumsuzluk, yani “absürt”, insanı dünyaya yabancı kılar.
Camus’yu Sartre’dan ayıran nokta tam da burada bence. Sartre insanın anlamı kendisinin yaratabileceğini savunur. Camus ise bu arayışın cevapsız kalacağını kabul eder ama yine de yaşamayı seçer. Bu bana daha samimi geliyor. Çünkü çoğu zaman insanlar hayatlarına büyük anlamlar yükleyerek değil, anlamsızlığına rağmen devam ederek ayakta kalıyor. Camus’nun başkaldırısı sessizdir; Sartre’ınki ise gürültülü. Sartre bağırır: “Özgürsün, sorumlusun!” Camus ise omuz silker gibi yapar: “Anlam yok ama yaşıyoruz işte.”
Yabancılaşma meselesinde Camus’nun yaklaşımını kendime daha yakın buluyorum. Sartre’ın insanı sürekli kendisiyle yüzleşmeye zorlayan tavrı teoride güçlü ama pratikte yorucu. Camus ise yabancılaşmayı çözülmesi gereken bir problemden çok, birlikte yaşamayı öğrenmemiz gereken bir durum gibi sunar. Belki de bu yüzden Camus okurken insan kendini daha az yargılanmış hissediyor.
Sonuç olarak Sartre ve Camus, yabancılaşmayı farklı yerlerden ele alsalar da ikisi de modern insanın dünyayla kurduğu kopuk ilişkiyi çok iyi yakalıyor. Sartre bu kopuşu insanın omuzlarına yüklerken, Camus bu kopuşun sessizliğinde insanı yalnız bırakır. Hangisi daha doğru bilmiyorum ama Camus’nun sessiz yabancılaşması bana daha gerçek, daha insâni geliyor. Çünkü bazen insan ne özgürlüğünü düşünmek ister ne de anlam yaratmak… Sadece yabancı olduğunu hisseder ve o hisle yaşamaya devam eder.
Kamisa
Kamisa; kadim bir bilgenin modern çukurdan yükselen çağrısıdır.
2026 © Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi. Tüm hakları saklıdır. | ISSN 3108-7582
- @kamisadergi
- @kamisa.dergi

