BİR HÜKÜMNAME: KENDİ CEHENNEMİNİ YARATTIN

Kendi cehennemini yaratma ve bireysel sorumluluk temalı varoluşçu illüstrasyon, Kamisa E-Dergi.

Dergi Sayısı: 01 Yabancılaşma | Yazar Adı: Vora Çizer Adı: Melda KAZANCI | Tür: Deneme | Okuma Süresi: 6 Dakika

Bir an dur ve hisset: Omuzlarına çöken bu ağırlık gerçek. Seni boğan bu kaygı ve bilinmezlik, bir dış güç tarafından dayatılmadı. Bu, senin kendi bilincin. Bütün o uykusuz geceler, yatağında dönüp durduğun o anlar, yaptığın tercihlerle yüzleşmekten kaçınmanın bedelidir. Sen, özgürlüğün dehşetini görüp, onu reddetmeyi seçen kişisin.

Burada sana teselli sunmayacağım hatta seni anlamayacağım bile. Çünkü senin içinde bulunduğun bu yabancılaşma, bir tesadüf değil, senin bilinçli olarak seçtiğin bir kaçıştır.

Senin bütün yaşamın, Kötü İnanç denen o basit yalan üzerine kurulu. Sabah kalkıyorsun ve toplumsal makinenin sana verdiği rolü giyiyorsun. Öğretmensin, yazılımcısın, yöneticisin, ebeveynsin. Söylediğin her kelime, yaptığın her hareket, sana verilen ve senin özgür iradenle oynadığın bir senaryodan başka hiçbir şey değil.

Peki ya o senaryonun altındaki sen? O rolü oynamak zorunda olduğuna kendini inandırıyorsun. “Benim karakterim bu,” diyorsun. “Benden beklenen bu.” Palavra. Hepsi koca bir yalan. Senin, o rol olmadığını ve o rolü her an bırakma gücüne sahip olduğunu, varoluşunun her anında biliyorsun. Ama o rolü bırakmanın oynamaktan daha zor olduğunu da biliyorsun ve sırf zor olandan korktuğun için kendin istiyormuşsun gibi davranarak sana dayatılan o rolü büyük bir zevkle oynuyorsun.

Tüm bu rollerin karakter olduğuna kendini inandırmışsın. Bu senin karakterin değil, mazeretini sevip ona tapman. Rolünü kimlik sanıp sabitledin hatta sabitlenmeyi rica ettin. Çünkü durup şikâyet etmek her zaman daha kolay oldu. Zinciri kimse koluna fırlatmadı; sen taktın ve poz verdin. Cebindeki anahtara elini sürmeden, rolünü senaryoya efendi yaptın. Senaryoyu oynamadın, efendini giyindin.

Kendini bir nesne gibi sabit ve tanımlı göstermeye çalışıyorsun ve bu çaban kendi özüne yaptığın alçakça bir hareket. “Ben buyum, değişemem,” diyerek kendi eylemsizliğini meşrulaştırıyorsun. Oysa sen, Sartre’ın dediği gibi, olduğun şey değilsin, olmadığın şeysin. Sen, daima kendini aşan, sürekli bir projeden ibaretsin. Sen bir hiçliksin ve o hiçliği doldurmak sana aitken, sen o hiçlikten korktun.

Bu korkaklığın somut örnekleri hayatının her köşesinde: Kendini, iş tanımının bir uzantısı olarak tanımladın. “Ben bir finansçıyım,” diyerek etik kaygılarını susturdun. Topluluk içinde, gerçekte ne hissettiğini değil, etkileyici ve doğru olanı söyledin. Çünkü çatışmadan, yargılanmaktan korktun. İnandığın bir ideolojinin veya grubun arkasına saklandın. Böylece bireysel ahlaki sorumluluğunu, kolektif bir yapının güvenli anonimliğine devrettin.

Sen, her an o rolden sıyrılma potansiyeline sahipken, o rolün seni tanımlamasını istiyorsun. Neden mi? Çünkü özgürlüğün getirdiği sonsuz sorumluluk, senin taşıyamayacağın kadar ağırdır. Bu yüzden, bilincinin en derinliklerinde, o rolün arkasına sığınıyorsun. Ve bu sığınma eylemi, senin kendi özüne karşı işlediğin en büyük ihanettir. Sen kendinin bile arkasında duramayacak kadar korkaksın.

Senin bu sefaletin, bir patronun baskısı ya da ekonomik bir sıkıntıdan ibaret değil. Bu, senin ontolojik yükündür.

Sartre, her seçiminin sadece seni değil, tüm insanlığı temsil ettiğini söyler. Sen bir yalan söylediğinde, “Herkes yalan söylemeli” diye hüküm vermiş olursun. Bir rolü kabul ettiğinde, “Herkes bu köleliği kabul etmeli” diye hükmetmiş olursun. Senin eylemlerin, tüm insanlık için bir model teşkil eder.İşte bu sorumluluk, senin gerçek dehşetindir. Sen, bu devasa evrensel yükün altına girmemek için direniyorsun.

Bu yükü senin omuzlarına kimse koymadı. Sen kendin istedin.

Sen, kendi varoluşunun boşluğunu fark ettin. İnsan, bilinçli olduğu için daima Kendinde Varlık olmaktan uzaktır; daima bir boşluktur. Sen bu boşluğu, varoluşunun tek sorumlusu olarak doldurmak yerine, kaçmayı tercih ettin. Bu, bir tür varoluşsal tembelliktir.

Sen, her karar anında, kendi varoluşunun ağırlığı ile eziliyorsun. Bu dehşetten kaçmak için, “Beni zorladılar”, “Başka şansım yoktu”, diyerek o sahte nesnelliğe sığınıyorsun. Ancak boşuna. Çünkü o sahte nesnellik bile, senin özgür seçimin sonucu var oldu.

Yabancılaşman, bu kaçış eyleminin kendisidir. Sen kendini gömdüğün sürece, Öteki’nin bakışı seni bir nesne olarak yakalar ve sabitler. Sen bir gözetim altında değilsin; sen bir hükmün altındasın.

Senin bilincin, bir başkasının bakışıyla karşılaştığında kırılır. Senin o anki özgürlüğün, bir başkasının seni tanımlama gücü karşısında yok olur. Bu mekanizma, artık dijital çağda binlerce göze bölünmüştür.

Senin hayatın, sadece bir izleyici tarafından değil, algoritmalar tarafından da sürekli olarak değerlendiriliyor, etiketleniyor ve sabitleniyor. Her fotoğraf, her yorum, her satın alma; hepsi, senin bilincini parçalayan bir veri setidir. Senin benliğin, kendi kontrolünden tamamen çıkmış, sosyal skorların ve beklentilerin toplamına indirgenmiştir. Bu indirgenmiş hal, senin benliğini parçalar, seni bir nesneye dönüştürür. O anda sen, kendi eyleminin değil, algoritmanın bir ürünüsündür.

Sana duymaktan korktuğun o cümleyi söyleyeceğim. Evet, bu algoritmanın, sistemin ve düzenin kurucusu sensin. Kendini güvende hissetmek için, özgürlüğün ağır sorumluluğundan kaçmak için arkasına sığındığın o sistemi yaratan kişi sensin. Sustuğun, saklandığın, kaçtığın her an o sistem daha da büyüyor. Ve en sonunda seni de içten içe yedi. Ama sesli dile getiremediğin bir gerçek var. Sistem seni yedi çünkü sen önce kendini servis tabağı yaptın. Tüm bunlar trajik değil. Komik.

İnkâr etmeden önce bir düşün. Güzellik algısını reddederken hatta fikir özgürlüğünü savunurken bile söylediğin her şeye aksi şekilde davranmıyor musun? Sana hitap etmeyen her şeyi “çirkin”, sana uymayan her düşünceyi “yanlış” veya “aptalca” diye etiketlemiyor musun? Bu düzeni yargılarken bile düzenin bir parçası gibi hareket ediyorsun. Tüm bunları yaparken, düzene karşı çıktığını söylerken bile diğerlerine uyum sağlayabilmek için sana ait olmayan fikirleri savunuyorsun.

Bu durumu kabul etmemekte ısrar ediyorsun. Gözlerini kapatıyorsun. Ama o gözler kapandığında, içeride duyduğun o çaresiz titreme, senin yargılandığını gösteren tek ve çıplak kanıttır. Kendi sonunu kendin getirdin ve artık düzeni suçlamaktan başka hiçbir şey yapamıyorsun. Sana şunu açıkça söyleyeyim: Gözlerini kapadıkça asla çıkışı bulamayacaksın.

Sen, kendi ellerinle ördüğün bu hapis cezasını sonuna kadar çekmek zorundasın. Çünkü sen, kendi özgürlüğünün sorumluluğunu almayacak kadar korkaksın. Sen, kendi varoluşunun boşluğunu dolduracak cesareti gösteremedin. Sen kendi fikrini bile savunmaktan acizsin. Ve şimdi de sana bir başkasının fikirlerinin dayatılmasından şikâyet ediyorsun. Sana istemediklerini dayatan kişi mi suçlu yoksa ona bu izni veren sen mi?

Tüm bunlar ironi mi? Değil. Bu yabancılaşma senin şaheserin. Cehennemin kapısı, harcı, demiri, bakışı hepsi sendin. Ördün, besledin ve yetmezmiş gibi içine girip ağladın. Mazeretlerinle cehennemin duvarlarına sıva yaptın. Gardiyan da sensin, mahkûm da. Bravo. Kendi mitolojini çamura bulamayı başardın.

Senin yabancılaşman, senin eserindir. Kendi cehennemini kendin yaratmışken hala suçlayacak bir şeyler arıyorsun.

Hadi şimdi de bütün bu gerçekleri yüzünüze vurduğum için beni suçlayın hatta saldırın. Bu metni, bu denemeyi kaleme alan kişiyi, bu soğuk ve acımasız tanıklığı yaptığı için yargılayın. Suçluluğunuzun yükü altında ezilirken, dikkatinizi başka yere çekin. Ama bu sefer fayda etmeyecek. Çünkü ben, sadece sizin kendi bilincinizin size her an fısıldadığı o inkâr edilemez gerçeği seslendirdim. Odanızdaki o ayna, size benden daha acımasız bir hüküm veriyor.

Saldırınız, sadece kendi kaçışınızın nafileliğini kanıtlayacaktır.

Kamisa; kadim bir bilgenin modern çukurdan yükselen çağrısıdır.

2026 © Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi. Tüm hakları saklıdır. | ISSN 3108-7582