
Dergi Sayısı: 01 Yabancılaşma | Yazar Adı: Vora | Çizer Adı: Melda KAZANCI | Tür: Deneme | Okuma Süresi: 7 Dakika
Albert Camus, Yunan mitolojisinden bir figürü, Sisifos’u, trajik bir cezaya mahkûm edilmiş sıradan bir kahraman olarak yeniden yorumladığında, aslında modern insanın ruhuna eğiliyordu.
Sisifos, büyük bir kayayı sonsuza dek bir tepenin zirvesine taşımakla yükümlüdür; kaya zirveye ulaştığında tekrar yuvarlanır ve döngü baştan başlar. Bu ceza, eylemin kendisi değil, eylemin anlamsızlığını bilerek sonsuza kadar sürdürme zorunluluğudur.
Camus’ye göre absürt, insanın mantıklı bir anlam arayışı ile evrenin bu talebe karşı gösterdiği “anlamsız kayıtsızlık” arasındaki o bitmeyen çatışma ve uyumsuzluktan doğar. Camus için Sisifos, insanın yaşamdan bir anlam talep etmesi ile evrenin bu talebe karşı takındığı sessizlik arasındaki o kadim uçurumu, yani absürdü somutlaştırır.
Camus’nün en keskin eleştirilerinden biri “Felsefi İntihar”dır. Camus bu terimle, absürdün dehşetiyle yüzleşmek yerine, bilinçli bir sıçrayışla rasyonel olmayan bir ümide, metafizik bir sisteme ya da ideolojiye sığınmayı kasteder. Bu, kendi özgürlüğünü ve absürdün bilincini inkâr etme eylemi, yani zihinsel bir intihardır.
Bu denemede, Sisifos Efsanesi’nin sadece mitolojik bir öykü değil, türümüzün ortak varoluşsal metaforu olduğunu ileri sürüyoruz. Artık cehennemin kapısında kayayı iten tek bir mahkûm yoktur; Sisifos’un kutsal yokuşu, modern yaşamın ta kendisine, gündelik hayatımızın ritmine sızmıştır. Kapitalizmin emek yabancılaşmasıyla, teknoloji ve sosyal uyumun psikolojik baskısıyla zaten parçalanmış olan modern birey, Camus’nün absürd felsefesiyle yüzleştiğinde, yabancılaşmanın en son durağını, metafizik yalnızlığı deneyimler. Bu varoluşsal yabancılaşma, bizi “felsefi intiharın” seküler biçimlerine, yani anlamın yanılsamalarına sığınmaya zorlar.
Sisifos’un cezası, en basit ifadeyle, umut etme zorunluluğudur. O, kayayı zirveye ulaştırdığında cezasının sona ereceğine veya bu eylemin bir gün bir anlam kazanacağına dair zayıf bir yanılsamaya tutunmak zorundadır. Modern yaşam da bu yanılsamalar üzerine kuruludur. Günümüzün Sisifosları, sadece mesai saatleri içinde değil, yaşamın her alanında bu döngüsel ve temelde anlamsız emeği tekrarlarlar.
Ebeveynler, çocuklarını absürd bir dünyada “başarılı” olmaları için titizlikle yetiştirir, onlara bir “öz” ve bir “amaç” aşılamaya çalışır. Ancak çocuklar büyüyüp yetişkinliğin anlamsızlığı ile yüzleştiğinde, ebeveynler yeni bir kuşak Sisifos yaratmış olmanın ve tüm o emeğin (eğitim, fedakârlık, maddi destek) yalnızca bir döngüden ibaret olduğunu görmenin yorgunluğunu yaşarlar. Onların kayası, nesiller arası sorumluluk ve anlamlı bir miras bırakma çabasıdır.
Akademisyenlerde de bu durum farksızdır. Akademisyenler ve araştırmacılar, bir tezin, bir makalenin yazılması için yıllarını harcarlar. Makale yayınlanır, bir kongrede sunulur ve hızla yerini yeni bir makaleye bırakır. Bilgi üretimi, artık bir bilgelik arayışı değil, sonsuz bir yayın döngüsü haline gelmiştir. Akademisyenin kayası, bilgiyi sistemin ihtiyacı olan hızda sürekli olarak yeniden üretme zorunluluğudur. Bilginin kendisi bile, Absürd bir hızla eskimeye mahkûmdur.
Belki de en yaygın Sisifos eylemi, ekonomik döngüye hizmet etmektir. Kazanmak, harcamak, yeniden kazanmak. En son teknoloji ürününü elde etmek için çalışırız; o ürün elde edildiğinde, ertesi yıl piyasaya sürülen daha yeni bir versiyonla eski ürünümüz anlamını yitirir. Bu, Camus’nün bahsettiği gibi, bir arzuya ulaşıldığı an, yeni bir arzunun doğmasıyla absürdün kendini yeniden üretmesidir.
Modern Sisifoslar, bu döngünün anlamsız olduğunu, mutluluğu, ertelenmiş bir rahatlamada arama hatasına sığınarak görmezden gelir. Gerçek rahatlama anı, kayanın zirveye ulaştığı an değil, bir sonraki yokuşa ne zaman başlayacağını bilmenin getirdiği kısa, sahte huzurdur.
Camus, Sisifos’un trajik boyutu ve kahramanlığı arasında keskin bir ayrım yapar. Kaya yuvarlanıp inerken, Sisifos’un yokuş aşağı yürüdüğü o kısa an, onun düşünme anıdır. İşte bu an, onun absürdün bilincine vardığı ve cezasıyla yüzleştiği andır. Yabancılaşma, burada metafizik düzeyde doruğa ulaşır. Birey, kendi varoluşunun nedenini sorgular.
Modern insanın düşünme anı, gündelik yaşamın gürültüsü kesildiğinde gelir: Uykusuz bir gecede, büyük bir başarının ardından gelen ani boşlukta veya bir pazar sabahı uyanıldığında. İşte bu an, bireyin zihnine “Neden yapıyorum?” sorusunun bir çığlık gibi düştüğü andır. Bu sorgulama, beraberinde varoluşsal yabancılaşmayı getirir. Yaptığı tüm eylemlerin, benliğini tatmin etmek yerine, dışsal bir sistemin çarklarını döndürmeye hizmet ettiğini fark etmek. Kişi, kendi arzuları yerine, sistemin ona dayattığı rolleri (“başarılı profesyonel,” “ideal ebeveyn,” “üretken vatandaş”) benimsediğini görür. Bireyin içindeki anlam arzusu ile dünyanın kayıtsızlığı (evrenin sessizliği) arasındaki uyumsuzluğu fark etmesi. Bu, Sartre’ın Bulantı’da bahsettiği gibi, dünyanın aniden olumsal (gereksiz, nedensiz) görünmeye başladığı andır. Camus bu hissi şöyle ifade eder:
“Birdenbire, perdenin kalktığını hissediyorum. Dekor devriliyor. Uyanıyorum ve fark ediyorum ki ben, bu dünyanın yabancısıyım.” (Yabancı)
Bu dehşet verici bilinç karşısında, birey kendisini, bu yabancılaşmayı yaratan absürdü yok etmeye zorlanmış hisseder. Camus’nün uyarısı kesindir:
“Absürd, ancak kabul edildiği takdirde var olur; onu inkâr etmek, absürdü bizzat yaşamak demektir. Felsefi intihar, bu kabul etmeme eyleminin ta kendisidir.” (Sisifos Söyleni)
Bizim bağlamımızda, bu felsefi intihar, genellikle seküler amaçlar ve ideolojiler aracılığıyla tezahür eder: Modern insan, yaşamın anlamsızlığından kaçmak için “Kariyerizm” veya “Başarı Kültü” ideolojisine sığınır. Birey, absürdün yarattığı varoluşsal boşluğu, sürekli bir ilerleme veya yükselme hedefiyle doldurmaya çalışır. “Bir sonraki terfi,” “yeni bir unvan,” “daha büyük bir ev” gibi amaçlar, hayatı mantıksal bir çizgiye oturtur. Oysa bu amaçlar sadece toplumsal pazarın yarattığı yapay zirvelerdir. İnsan, zirveye ulaştığında Absürdün geri döndüğünü görür; tıpkı kayanın tekrar yuvarlanması gibi.
Birey, kendi bireysel kaygısıyla yüzleşmek yerine, kendini daha büyük ve kapsayıcı bir toplumsal veya politik amaca adamayı seçer. Kendini bir hareketin, grubun veya siyasi ideolojinin bir parçası olarak tanımlayarak, kendi bireysel sorumluluğunu ve yalnızlığını o büyük yapıya devreder. Böylece varoluşsal kaygıyı, kolektif bir misyonun anlamlılığı altında eritir. Bu, Camus’nün deyimiyle, özgürlüğün inkârıdır. Kişi, hayatının anlamını kendisinin yaratma sorumluluğundan vazgeçer ve anlamı hazır bir reçete olarak kabul eder. Bu durum, kişinin kendi varoluşundan felsefi olarak intihar etmesi anlamına gelir.
Camus, bu felsefi intihar yolunu reddeder. Yabancılaşmanın aşılması, umutta veya inkârda değil, isyan ve bilinçte yatar. Sisifos’un trajediden kahramanlığa geçişi, kaderini bilmekte ve ona sahip çıkmakta gizlidir. Sisifos’un kahramanlığı, kayayı yokuş aşağı bıraktığı ve tekrar inmeye başladığı o düşünce anında, kendi cezasının ve absürdün tam bilincine sahip olmasıdır.
Yabancılaşmanın Camus’nün yöntemiyle aşılması, büyük bir devrim değil, gündelik hayatın küçük seçimlerinde saklıdır. İsyan, sisteme karşı fiziksel bir kalkışma değil, zihinsel bir karşı duruştur. Çalışan, emeğinin anlamsız ve sadece bir araca hizmet ettiğini bilir. Birey, işinin anlamsızlığını kabul eder, ancak o eylemi artık terfi veya kâr gibi dışsal bir amaç için değil, kendi yetkinliğini ve sanatını icra etmek için yapar. Yani, eylemin amacını değil, eylemin biçimini sahiplenir. Kayayı itmek, maaş için değil, iyi itmek için yapılır. Bu, emeğin araçsallaşmasına karşı zihinsel bir meydan okumadır.
Birey, toplumsal rollerin ve beklentilerin (ideal ebeveyn, başarılı girişimci, kusursuz görünüş) dayattığı Kötü İnanç tuzağına düşer. Birey, absürdü kabul ederek, kendi sınırlarını çizer. Toplumun ona dayattığı kuralları reddeder ve kendi otantik değerlerine göre yaşamayı seçer. Camus’ye göre özgürlüğün tek sınırı, başka bir insanın özgürlüğüdür. Bu, onaylanma dilenme yabancılaşmasına karşı dürüst bir duruştur.
Absürdün getirdiği kaygı ve anlamsızlık, bireyi sürekli geleceğe (umuda) veya geçmişe (pişmanlığa) kaçırır. İsyan, yaşamı olabildiğince yoğun ve bilinçli yaşamayı gerektirir. Camus, yabancılaşmayı aşmak için insanın “bir hayatın toplamı değil, onu oluşturan anların toplamı” olduğunu fark etmesi gerektiğini söyler. Bütün umutları reddetmek, elimizde kalan tek şeyi, şimdiki anın zenginliğini ve varoluşumuzun tekilliğini en üst düzeyde yaşamaktır.
Yabancılaşmaya karşı verilen bu isyan, Sisifos’un nihai olarak kaderinin efendisi haline gelmesini sağlar. Sisifos, kayanın anlamsızlığını bilir. Bu bilgiye rağmen, itmekten vazgeçmez. Ancak eylemini ceza olarak değil, kendi kaderi üzerindeki bir meydan okuma olarak sahiplenir. O an, kaya artık onu ezen bir yük değil, onun iradesinin aracı haline gelir. Camus’nün efsaneyi bitirdiği o ünlü dize, Absürd karşısındaki nihai cevaptır:
“Kayanın tepelere doğru tek başına gösterdiği çaba, başlı başına bir insanın yüreğini doldurmaya yeter. Sisifos’u mutlu tahayyül etmek gerekir.” (Sisifos Söyleni)
Bu, modern Sisifos’un kendi özgürlüğüne ve anlamsız yaşamına karşı verebileceği en soylu cevaptır. Yabancılaşma, absürdün kaçınılmaz bir sonucudur. Ancak bu yabancılaşmaya karşı verilen isyan, insanın varoluşsal büyüklüğünü kanıtlar. Önemli olan, kayayı yukarı itme eylemi değil, yokuş aşağı yürürken zihnimizde kurduğumuz düşünce kalesidir.