Kendi Kendini Sömüren Çağın İç İtirafları
Dergi Sayısı: 01 Yabancılaşma | Yazar Adı: Vora | Çizer Adı: Melda KAZANCI | Tür: Deneme | Okuma Süresi: 6 Dakika
Kapitalist toplumun görünen zenginliği bir nesneye, yani metaya dayanır. Marx, bu nesneyi şöyle tanımlar: “Meta, her şeyden önce, dışsal bir nesnedir; nitelikleri itibarıyla insan gereksinimlerinden herhangi birini herhangi bir şekilde gideren bir şeydir.” Ancak meta, sadece bir kullanım değerine değil, bir de değişim değerine sahiptir; bu da onun bir pazar nesnesine dönüşmesi demektir. Marx için asıl sorun, insanın en özsel faaliyeti olan emeğin de tıpkı diğer metalar gibi alınıp satılır bir nesneye indirgenmesidir.
Son yirmi yılda; “girişimci ruh”, “esnek saatler” ve “kendi patronun olma” vaadi, endüstriyel çağın hantal, 9-5 zincirlerinden kurtuluşun nihai ifadesi olarak pazarlandı. Fabrika kapılarının yerini ev ofisler, kart basma makinelerinin yerini ise dijital takip yazılımları aldı. İlk sayısında yabancılaşma kavramı üzerine çalışan bir edebiyat dergisi olarak, bu yazımızda yeni düzeni Marx’ın perspektifinden sorguluyoruz. Serbest çalışma (freelancing) ve tek kişilik girişimler, gerçekten de emeğin metalaşmasından kaçış mı, yoksa Marx’ın emeğe yabancılaşma analizinin en çarpıcı ve dolambaçlı yeni biçimi mi?
Marx, kapitalist üretim tarzında bireyin özgürlüğünü, kendi emeğinin zorunluluğa indirgenmesiyle kaybettiğini belirtmişti. Modern çağın insanı dışarıdan bakıldığında bu zorunluluktan kurtulmuş gibi görünse de yakından incelendiğinde bambaşka bir durum ortaya çıkar: Birey, sistemi yıkmak yerine sistemin kendisini tamamen içselleştirmiştir.
Bu yazımızda, o özgür ve esnek sandığımız hayatın perde arkasına, hepimizin sustuğu ve kendimize itiraf etmekten çekindiğimiz iç seslerimize kulak veriyoruz. Kendi emeğini hem üreten hem de acımasızca sömüren çağımızın modern kölelerinin, yani bizim zihnimizin en dürüst itiraflarına:
“Özgürlük. Tabii ki başlangıçta en büyük motivasyon buydu. Bir daha asla bir masada çürümek zorunda kalmayacaktım. Kendi projelerimi seçecek, kendi saatlerimi belirleyecektim. Ama gerçek, ironik bir şekilde çok farklı çıktı. Marx’ın dediği gibi, benim emek gücüm de bir meta. Ama tek bir patrona satmak yerine, artık her gün yüzlerce potansiyel alıcıya (müşteriye) kendimi satmak zorundayım. Bir pazarda, yan yana dizilmiş yüzlerce ‘meta’dan biriyim. Eskiden sadece 9-5 arasında çalışırdım. Şimdi ise her an çalışıyorum.
Neden mi? Çünkü emek gücümü sürekli olarak pazarlamak zorundayım. Benim ‘gerçek’ işim (yazmak, tasarlamak, kodlamak) sadece işimin yarısı. Diğer yarısı; kendimi bir meta olarak sürekli cilalamak, yeni müşteriler bulmak, fiyat teklifi vermek, network yapmak. Bu faaliyetlerin hiçbiri kendi özsel etkinliğim değil; hepsi o metayı (emek gücümü) satmaya yönelik araçsal zorunluluklar. Marx’ın sözleri sanki zihnimin içinde yankılanıyor:
‘Emek, işçi için bir dışsallıktır; yani onun özsel varlığına ait değildir. Sonuç olarak, işçi ancak işin dışında kendini kendisi gibi hisseder, işte ise kendini yurtsuz hisseder. İşteyken evinde değildir.’
Benim için artık ‘işin dışı’ yok. Pazarlama, işimin bir parçası hâline geldiği an, 24 saat boyunca ‘yurtsuzum’. Kendimi satmak, çalışmanın kendisinden daha yorucu. Kendi iç sesimin en acımasız pazarlama yöneticisi hâline geldiğini itiraf ediyorum. Dahası, diğer serbest çalışanlar ya da meslektaşlarım artık dayanışma kurulacak insanlar değil; hepsi, benim meta olarak daha iyi bir fiyat almak için rekabet etmem gereken potansiyel rakipler. Yüzlerce metanın yan yana dizildiği bu pazarda, bizler birbirimize değil, sadece müşterinin kâr beklentisine odaklanmış durumdayız.
Kendi projelerim üzerinde çalışmak bana daha fazla tatmin vermeli, öyle değil mi? İlk başta veriyor. Ama sonuçta her proje müşteri için var. Ben o ürünü kendim yaptığım için değil, müşterinin kârını artırdığı için değerli görüyorum. Yaptığım iş hızla benim elimden koparılıyor, isimsiz bir marka altında piyasaya sürülüyor ve beni unutan bir meta fetişi hâline geliyor. Saatlerce süren emeğimle ortaya çıkan bir yazılım, pazarda ‘hızlı’ ya da ‘kullanışlı’ bir uygulama olarak alınıp satılıyor. Tüketici o uygulamaya baktığında arkasındaki yorgunluğu, teknik zorlukları, uykusuz gecelerimi görmüyor. Sadece uygulamanın sunduğu kullanım değerini ve etiketindeki değişim değerini görüyor. Uygulama, sanki kendi kendine var olmuş gibi algılanıyor.
Benim durumumda, portföyümdeki her başarılı ürün, emek metalaşmamın ne kadar başarılı olduğunu gösteren birer fetiştir. İnsanlar benimle değil, sattığım başarı yanılsaması ile ilişki kuruyor. Kendi elimle yarattığım sanal ürünler, şimdi bana yabancı, özerk güçler olarak geri dönüyor.
Kendi kendimin patronu olmanın gücünü hissetmem gerekirken tam tersi, sürekli diken üstündeyim. Ben aynı anda hem kapitalist hem de işçiyim. Kapitalist olarak sürekli verimliliğimi artırmaya, daha az maliyetle (daha az uykuyla, daha az sosyal hayatla) daha çok ‘artı değer’ üretmeye çalışıyorum. İşçi olarak ise bu taleplere boyun eğmek zorundayım. Kendimi sömürmekte en acımasız kapitalistten bile daha iyiyim. Çünkü gerçek patronun aksine kendi zayıf noktalarımı, yorgunluğumu ve vicdanımı biliyorum. Kendime ‘hayır’ diyemiyorum. Gecenin bir yarısı çalışırken, Marx’ın dediği gibi kendi türsel varlığıma yabancılaştığımı hissediyorum. Sanat, yaratıcılık, boş zaman… Bunların hepsi, ‘bireysel yaşam aracıma’ (yani para kazanmaya) hizmet eden araçlar hâline geliyor.
9-5 çalışana göre tek farkım, taktığım zincirlerin şekli. Beyaz yakalı köle, zincirlerinin dışarıdan takıldığını bilir. Ben ise zincirlerimi gönüllü olarak taktım ve onları özgürlüğüm zannediyorum. Üstelik kendi emeğimin sömürülmesi üzerinden zenginleşme umudu taşıyorum ki bu, Marx’a göre ideolojinin ta kendisidir. Kapitalizm, yabancılaşma sorununu çözmek yerine onu bireyin içine taşımanın yeni ve ustaca bir yolunu buldu. Artık sömüren ve sömürülen aynı kişi. Bu öz-sömürü, modern köleliğin zirvesidir.”
Sürekli susturduğumuz, bastırdığımız iç sesimiz bize Marx’ın analizlerinin ne kadar doğru olduğunu kanıtlıyor. Serbest çalışma kültürü, dışarıdan ne kadar şık ve esnek görünürse görünsün, Marx’ın emeğin metalaşması eleştirisinin modern bir tezahürüdür. Özgürlük; sadece zincirlerin rengi değiştiğinde değil, emeğin zorunluluktan kurtulup yaşamın ilk ihtiyacı hâline geldiği zaman gelecektir. Beyaz yakalı köleliğin bu yeni ve ‘zarif’ biçimi; bireyi kendi kendini satmaya, kendi kendini yönetmeye ve en önemlisi kendi kendini sömürmeye zorlar. Bu, bireyi kendi emeğinin anlamından, kendi yaşam faaliyetinin kontrolünden ve kendi türsel özünden yoksun bırakır.
Ve bu öz-sömürü itirafı bize gösteriyor ki yabancılaşmanın en son durağı; bireyin kendi kendisinin efendisi olduğu yanılsaması içinde, kendi kendisinin kölesi hâline gelmesidir. Bu durum katlanılmaz bir güce dönüşmeden, yani kâr odaklı sistem bizi tamamen yutmadan önce bir soru sormalıyız: Yabancılaşmanın ‘katlanılmaz’ bir güç hâline gelmesi için, onun insanlığın büyük bir çoğunluğunu tamamen ‘mülkiyetten yoksun’ hâle getirmesi gerekir.
Modern köle; maddi mülkiyetten yoksun değil, kendi zamanının ve kendi emeğinin sahibi olma hakkından yoksun bırakılmıştır. Bu yoksulluk, yabancılaşmanın temel kaynağı olup Marx’ın da dediği gibi emek zorunluluk olmaktan çıkıp yaşamın ilk ihtiyacı hâline geldiği zaman aşılmaya başlanabilir. Yabancılaşma, bir vicdan rahatlatma eylemi olan “farkındalık” ile değil, zincirleri takan sistemin kökten değişimiyle çözülecektir. Masanın diğer tarafında oturan o acımasız kapitalist artık aynadaki yüzümüzdür. Hiçbir köle, kendi kendisinin efendisi olma illüzyonundan kurtulmadan özgürlüğe ulaşamaz.
Kamisa
Kamisa; kadim bir bilgenin modern çukurdan yükselen çağrısıdır.
2026 © Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi. Tüm hakları saklıdır. | ISSN 3108-7582
- @kamisadergi
- @kamisa.dergi









