Sergi Salonu No: 13 - İskenderiye'nin Parabolanileri

Dergi Sayısı: 02 Hypatia | Yazar Adı: Vora Görsel Tasarım: Vora | Tür: Kurgusal Sanat Anlatısı | Okuma Süresi: 5 Dakika

Lütfen biraz daha yaklaşın. Adımlarınızı ahşap zemine çok fazla bastırmamaya gayret edin; burası İskenderiye’nin en gürültülü yüzyılı ama bu salonda seslerin yankılanmasını istemeyiz.

Şimdi karşınızda duran bu devasa tuvale odaklanın. İlk bakışta oldukça karanlık göründüğünü biliyorum. Çoğu ziyaretçi eserin önünde birkaç saniye durup yoluna devam etmek ister. Çünkü gözlerimiz doğal olarak ışığı arar. Oysa ressam burada ışığı merkezden çekmiş ve onu gölgelerin üzerine bırakmış.

Biraz sabırlı olun. Bu eser kahramanları anlatmıyor. Bu eser, kahramanları mümkün kılan ve ardından da yok eden mekanizmaları anlatıyor.

Önce tuvalin sol tarafına bakalım. Siyah cüppeleriyle neredeyse arka planın bir parçası hâline gelmiş o kalabalığı görüyor musunuz? Onlar Parabolaniler.

Terminolojiye meraklı ziyaretçilerimiz için küçük bir müze notu bırakalım. Kelimenin kökeni Yunancadır ve kabaca “kendini tehlikeye atanlar” anlamına gelir. İlk bakışta oldukça asil bir isim gibi görünüyor. Aslında uzun süre öyleydi de.

Salgın zamanlarında insanlar evlerinden çıkmaya korkarken, onlar hastaların yanına gidiyordu. Sokaklarda bırakılan cesetleri kaldırıyor, ölüm korkusunun hüküm sürdüğü mahallelerde dolaşıyorlardı. Birçok insanın gözünde fedakârlığın ve dinî adanmışlığın sembolüydüler.

Ressamın ilk oyunu da burada başlıyor. Çünkü tarihin en ilginç trajedilerinden biri şudur: İnsanlar kötülüğün her zaman korkutucu bir yüz taşıdığına inanırlar. Oysa çoğu zaman kötülük, toplumun en saygın görünen kurumlarının gölgesinde büyür.

Biraz daha yaklaşın. Figürlerin ellerine dikkat edin. Ressam burada son derece bilinçli bir tercih yapmış.

Bir elde şifa tası. Diğer elde sopa. Bir elde yardım. Diğer elde zor. Bir elde merhamet. Diğer elde itaat.

Bu nesneler birbirine ait değilmiş gibi görünür. Ancak ressam onları aynı bedenlerin üzerine yerleştirerek izleyiciye rahatsız edici bir soru yöneltiyor: Bir topluluk aynı anda hem kurtarıcı hem de tehdit olabilir mi?

Şimdi gözlerinizi tuvalin arka planına çevirin. Uzakta görünen sütunları fark ettiniz mi? Ressam onları özellikle silik çizmiş. Çünkü bu sütunlar yalnızca bir şehrin mimarisini değil, çökmekte olan bir dünyanın iskeletini temsil ediyor.

Burası İskenderiye. Bir zamanlar Akdeniz’in entelektüel başkenti. Matematikçilerin, astronomların, filozofların ve tüccarların yollarının kesiştiği şehir. Farklı inançların, farklı kültürlerin ve farklı düşüncelerin aynı sokaklarda dolaşabildiği bir merkez.

Ancak ressam bize yükseliş anını değil, çözülme anını gösteriyor. Dikkat ederseniz, binaların hiçbiri tam görünmüyor. Sanki şehir kendi üzerine kapanmaya başlamış. Sanki duvarlar yavaş yavaş ufku daraltıyor. Çünkü bu eser bir cinayet tablosundan çok, bir daralma tablosu. Düşünce alanının daralmasını resmediyor.

Şimdi biraz daha merkeze ilerleyelim. Orada duran kadını görüyorsunuz. Elindeki usturlabı fark ettiniz mi? Ressam onu özellikle ışığın altında bırakmış. Çünkü bu tabloda usturlap yalnızca bir bilimsel alet değil. Bir sembol. Gökyüzünü anlamaya çalışan aklın sembolü. Düzenli gözlemin sembolü. Soru sorma cesaretinin sembolü.

Bu kadın Hypatia. Fakat ilginçtir ki ressam onun yüzünü neredeyse hiç detaylandırmamış. Çoğu ziyaretçi bunu fark ettiğinde şaşırır. Bir tarihsel figürü resmederken neden yüzü geri plana atılsın? Belki de ressam bize Hypatia’yı değil, onun temsil ettiği şeyi göstermeye çalışıyordur. Çünkü fikirler yüzlerden daha uzun yaşar.

Biraz daha dikkatli bakın. Hypatia’nın çevresinde neredeyse hiç öğrenci yok. Bu tarihsel olarak tuhaf bir tercih. Çünkü kaynaklar bize onun yalnız olmadığını söyler. Şehrin seçkin ailelerinin çocukları derslerine katılıyordu. Valiler, bürokratlar ve aristokratlar onun fikirlerine değer veriyordu.

Ama ressam onları buraya yerleştirmemiş. Neden? Belki de çünkü bu eser bir kadının yalnızlığını değil, bir toplumun sessizliğini anlatıyor. Bazen bir figürün yanında kimlerin olmadığı, yanında kimlerin olduğundan daha önemlidir.

Şimdi biraz daha sağa kayın. Arka planda iki silüet seçebiliyor musunuz? Ressam onları özellikle belirsiz bırakmış. Birinin Roma’nın sivil otoritesini temsil eden Vali Orestes olduğunu biliyoruz. Diğeri ise İskenderiye Kilisesi’nin güçlü patriği Cyril.

İlginç olan şu ki ressam onları merkeze yerleştirmemiş. Çünkü bu tablo ilk bakışta bir kadının ölümünü anlatsa da aslında bir güç mücadelesini resmediyor.

Tarih çoğu zaman fikirlerin savaşı gibi anlatılır. Ancak birçok fikir, fikir oldukları için değil; yanlış güç dengelerinin ortasında kaldıkları için öldürülür. Hypatia da tam olarak böyle bir dönemin içinde yaşıyordu. Bu yüzden ressam onu iki gölgenin arasına yerleştirmiş. Bir düşünür olarak değil. Bir fay hattı olarak.

Şimdi tekrar Parabolaniler’e dönelim.

Onların yüzlerine dikkat edin. Öfke görebiliyor musunuz? Ben göremiyorum. Nefret? O da yok.

Ressam burada çok ilginç bir tercih yapmış. Figürlerin yüzlerinde fanatik bir coşku yerine görev bilinci var. Bir memurun ifadesi. Bir prosedürü uygulayan görevlinin ifadesi. Belki de eserin en ürkütücü tarafı budur. Çünkü tarih boyunca en büyük yıkımların önemli bir kısmı nefretle değil, görev duygusuyla gerçekleştirilmiştir. İnsanlar bazen bir şeyi kötü olduğu için değil, yapılması gerektiğine inandıkları için yaparlar. Ve tam da bu yüzden tehlikeli olurlar.

Şimdi ışığın yavaş yavaş çekildiği sağ alt köşeye bakalım. Ressam burada ayrıntıları özellikle belirsiz bırakmış. Çünkü bu noktadan sonra olay bir kişinin hikâyesi olmaktan çıkıyor. Bir sembole dönüşüyor. Bir dönüm noktasına dönüşüyor. Bir toplumun kendi geleceğine ne yaptığını gösteren bir aynaya dönüşüyor. Bu yüzden burada kanı değil, gölgeyi görüyoruz. Çünkü ressam vahşeti göstermek istemiyor. Onunla birlikte yaşamayı öğrenmiş toplumları göstermek istiyor.

Ve şimdi, belki de tablonun en önemli kısmına geldik. Çerçeveye dikkat edin. Evet, tuvalin kendisine değil; çerçevesine. Birçok ziyaretçi bunu fark etmiyor.

Çerçevenin üzerine işlenmiş küçük figürleri görüyor musunuz? Bazıları kitap taşıyor. Bazıları meşale. Bazıları ise boş ellerini havaya kaldırmış.

Sanki ressam bize şunu söylemek istiyor: Bir düşüncenin ölümü yalnızca onu öldürenlerin değil, onu savunmayanların da eseridir.

Belki de bu yüzden eser boyunca en dikkat çekici figürler saldıranlar değildir. İzleyenlerdir. Sessiz kalanlardır. Başını çevirenlerdir. Kendi güvenli köşesinde kalmayı tercih edenlerdir.

Çünkü tarih bize şunu gösterir: Bir düşünceyi yok etmek için her zaman büyük ordular gerekmez. Bazen birkaç saldırgan ve çok sayıda seyirci yeterlidir.

Lütfen bu tablonun önünde biraz daha durun. Acele etmeyin. Bu eser, ilk bakışta Hypatia’nın ölümünü anlatıyor gibi görünür. Ama biraz daha uzun baktığınızda başka bir şey fark edersiniz.

Bu eser aslında Hypatia hakkında değildir.

Bu eser, toplumların düşünceyle kurduğu ilişki hakkındadır.

Bu eser, korkunun nasıl örgütlendiği hakkındadır.

Bu eser, sessizliğin nasıl kurumsallaştığı hakkındadır.

Bu eser, insanların kendi elleriyle ufuklarını nasıl daralttıkları hakkındadır.

Ve son olarak…

Kendinize şu soruyu sorun:

Bugün etrafınızı saran, kendilerine en insani, en makul ve en steril unvanları vererek düşüncenin üzerine yürüyen o modern Parabolaniler hangi şık cüppelerin altında gizleniyor?

Ve siz, bütün bunları güvenli bir mesafeden izleyen bir ziyaretçi olarak kalmaya daha ne kadar devam edeceksiniz?

Sesinizi yükseltmeyin.

Sergi salonunda sessizlik kuralı geçerlidir.

Şimdi, sağdaki kapıdan devam edebiliriz.

Hemen koridorun sonundaki o loş ışıkta göreceğiniz bir sonraki tual, katliamın kanını değil, o kanın ardına gizlenen geometrik bir dehanın gerçek vasiyetini barındırıyor. Lütfen fırçanın o soğuk, analitik ve sarsıcı matematiksel ritmine kendinizi hazırlayın. Adımlarınızı takip edin…

Kamisa; kadim bir bilgenin modern çukurdan yükselen çağrısıdır.

2026 © Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi. Tüm hakları saklıdır. | ISSN 3108-7582