Kategori: Sayılar

  • Kendimle Aynı Odada Kalmaktan Korkuyorum

    Kendimle Aynı Odada Kalmaktan Korkuyorum

    Kendimle Aynı Odada Kalmaktan Korkuyorum

    Kendiyle aynı odada kalma korkusu ve içsel yabancılaşma temalı felsefi illüstrasyon.

    Dergi Sayısı: 01 Yabancılaşma | Yazar Adı: CONF. Çizer Adı: Melda KAZANCI | Tür: Öykü | Okuma Süresi: 4 Dakika

    Kapıyı kapattım ve sessizlik boşluğu doldurdu. İlk başta, sessizlikten başka bir şey yoktu; ama birkaç saniye sonra, nefesimin ritmi odanın içinde yankılanmaya başladı. Kendi nefesim, sanki başkasının nefesi gibiydi. Kendi varlığım bana yabancıydı, kendi nefesim kulağıma düşman gibi geliyordu. Masamın üzerindeki lambanın ışığı titriyordu; gölgeler duvarlara sızıp karanlıkla birleşiyor, odanın köşelerinde kendi varlığımın farklı hâllerini yaratıyordu.

    Sandalye çekildi. Oturdum. Ellerim titriyordu ama fark etmemeye çalıştım. Çünkü fark etmek, her şeyi daha da yakıcı hâle getiriyordu. Aynadaki yansıma bana bakıyordu. Ama o yansıma bana ait değildi. Gözlerimle göz göze geliyordum ama o gözlerde tanıdık hiçbir sıcaklık yoktu. Sadece soğuk, boş bir açıklık vardı. Gözlerim bana kendi karanlığımı gösteriyor, yüzümü bir yabancı gibi sessizce izliyordu. Bir adım attım, oda küçüldü. Her köşe, her gölge nefesimi emiyor gibiydi. Kapıyı açmayı düşündüm; dışarısı, hayat, insanlar… Ama adımımı atmadan önce zihnimde bir farkındalığın sesi yankılandı: Dışarısı da aynı. Aynı boşluk, aynı suskunluk, sadece farklı bir perdede. O dışarısı ki her sabah kalkıp kurduğum, kusursuz gülümsemelerden ve onaylanma dilenmekten ibaret olan o yapay sahne.

    Saatin tik takları… Sanki zaman yavaşlamış, ardından tamamen durmuştu. Zamanın ağırlığı omuzlarıma çöktü. Her nefes bir yük, her hareket bir suç gibi geliyordu. Oda genişti ama dar geliyordu; dört duvar arasındaki mesafe daraldıkça, içimdeki boşluk büyüyordu. Yere baktım. Toz zerreleri dans ediyordu, ışığın içine gömülmüş küçük hayaletler gibi. Onlara dokunmayı denedim ama hiçbir tepki yoktu. Sadece ben vardım. Kendi varlığımla baş başa. Ve o an anladım: Varlığımın değerini, “ne olduğum” değil, “ne kadar sattığım” belirlediğinden beri kendimi taşımaya hazır değildim. Telefonum masanın üzerinde çürümüş bir taş gibi duruyordu. Bir mesaj, bir çağrı… Ama ben onlara bakamadım. Çünkü onlar da benim değildiler. Kimse benim değil, ben kimseye ait değilim. İçimde bir boşluk vardı ve o boşlukta kayboluyordum. Oda sessizliğiyle doluydu ama her şeyin sesi içime giriyor, kemiklerime saplanıyordu.

    Birden bir tıkırdı duyuldu. Elimi göğsüme götürdüm. Kapı mı? Pencere mi? Yok… Her şey yerli yerindeydi. Ama tıkırtı devam etti, sessizlik içimde bir ritim gibi çalmaya başladı. Sanki tıkırtı kendi içinde yaşıyor, bağımsız bir varlık gibi dolaşıyordu. Bu ses… Kalbimin duvarlara çarpan, inkâr edilmiş yaşam gücüydü.

    Ayağa kalktım. Pencereden baktım. Şehrin ışıkları titriyordu ama onlar da gerçek değildi. Onlar sadece benim karanlığıma yansıyan sahte parıltılardı. Dışarıdaki kalabalık, sadece kendilerini satmaya çalışan, maskeler takmış yabancılardan ibaretti. Benim az önce kaçtığım ve her gün “olmak zorunda olduğum” şeydi. Dışarıya bakarken içimde daha derin bir sessizlik açılıyordu. Her nefes, her düşünce, her titreyen parmak ucu… Hepsi beni yalnızlığımın ortasında daha da sıkıştırıyordu.

    Yere oturdum. Başımı dizlerime dayadım. İçimde bir çığlık birikti, onu özgür bırakmak istedim ama sesim çıkmadı. Boğazımda bir yumru, nefesimde bir kilit. Oda sessiz, gölgeler sabit, ben hareket etmez hâldeydim. Kendi varlığımın ağırlığı; odanın tavanına, duvarlarına, zeminine yapışmıştı. Her nefes alışımda kendi kalbimin atışı odanın duvarlarına çarpıyor, yankılanıyor, sonra dönüp omuzlarıma çökmek için geri geliyordu.

    Bir anda aynaya baktım. Gözlerim kendi gözlerime kilitlendi. Bu sefer, yansıma daha netti. Her çizgi, her kırışıklık, her gölge… Hepsi benim karanlığımın bir parçasıydı. Ama en korkutucu olan; yansımanın bana bakarken gülümsememesi, bana söz vermemesi, sadece sessizce var olmasıydı. Kendi yalnızlığım, karşımdaki varlıkla birleşmişti. Ben ve o, tek bir gölge gibi aynı odada duruyorduk.

    Gözlerimi kapattım. Kendi nefesimi dinledim. Her nefes alışım, bana yalnızlığımı hatırlatıyordu. Kendi varlığım bir zincirdi; her nefes, her adım, her düşünce… Hepsi beni kendi içinde hapseden bir duvar gibi yükseliyordu. Odada bir hareket, bir ses… Yoktu. Sadece ben ve benim sessizliğim vardı.

    Saatler geçtiğini hissettim. Zaman yoktu; sadece gölgeler, kendi nefesim ve ben. Her şey durdu; ama durmak bir rahatlama değil, bir tuzaktı. Bir adım daha atmak istedim ama ayaklarım taş gibi ağırlaştı. Ellerimle yere dokundum; soğuktu. Soğukluğu hissetmek, varlığımı hatırlatıyor; var olmak ise bir ceza gibi geliyordu.

    Ayaklarımı sürükleyerek yatağa gittim. Üzerime battaniyeyi çektim. Ama battaniye bile bir koruma sağlamıyordu. Çünkü bu yalnızlık, fiziksel bir sınırla durdururulamazdı. Kendi odama hapsolmuş, kendi varlığımın içinde kaybolmuş bir ruh olarak, sessizlikle yüzleşiyordum. Kendi nefesim, kendi kalbim, kendi varlığım… Hepsi bana ait gibi görünen ama içten içe beni boğmaya çalışan bir yabancıya dönüşmeye başlamıştı.

    Kapıyı dinledim. Her adımda, her tıkırtıda kendi içimde bir yankı oluşuyor, onu tanıyamadığım bir korkuya dönüştürüyordu. Odanın yükü, şimdi tamamen bana aitti.

    Başımı yastığa gömdüm. Gözlerim kapalı ama görüyordum; içimdeki boşluk, sessizlik, karanlık… Hepsi bana bakıyordu. Ve o an fark ettim: Kendi odamda, kendi varlığımın içinde yalnız kalmaktan korktuğum şey, aslında kendimdim. Kendi gözlerimle, kendi sessizliğimle, kendi karanlığımla yüzleşmekten korkuyordum.

    Ve bu korku, boğazıma oturmuş bir yumru gibi duruyordu. Ne nefes alabiliyor ne de kaçabiliyordum. Tek yapabildiğim, sessizce beklemek… Kendi karanlığımın bana ne anlatacağını beklemek. Belki de çözüm buydu; kabul etmek. Kendimle aynı odada kalmak. Kaçmak değil, izlemek. Ve belki de bu sessiz gürültüyle yüzleşmek.

    Ve belki de bir gün sessizlik bana konuşacak. Bu sessiz yüzleşmeden sonra, yeniden nefes alabileceğim. Ama o güne kadar… Sadece odadayım. Odada başka kimse yok ve kendimle aynı odada kalmaktan korkuyorum.

    Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi Logo

    Kamisa

    Kamisa; kadim bir bilgenin modern çukurdan yükselen çağrısıdır.

    2026 © Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi. Tüm hakları saklıdır. | ISSN 3108-7582

    • @kamisadergi
    • @kamisa.dergi
  • Doç. Dr. Nihat DURMAZ İle Albert Camus Felsefesinde Absürd ve Yabancılaşma Hakkında Söyleşi

    Doç. Dr. Nihat DURMAZ İle Albert Camus Felsefesinde Absürd ve Yabancılaşma Hakkında Söyleşi

    Dergi Sayısı: 01 Yabancılaşma | Hazırlayan: Zehra | Konuk: Doç. Dr. Nihat DURMAZ | Tür: Röportaj | Okuma Süresi: 4 Dakika

    Z: Değerli hocam, röportajımıza hoş geldiniz. Bu röportaj, lisans düzeyinde yürütülen akademik bir çalışma kapsamında gerçekleştirilmektedir. Çalışmanın temel amacı, 20. yüzyıl edebiyatının ve düşünce dünyasının önemli isimlerinden biri olan Albert Camus’nün eserleri ve düşünsel yaklaşımı üzerine akademik değerlendirmeler almaktır. Röportajımızda, Camus’nün edebî ve felsefî yönü, varoluşçuluk ve absürd düşünceyle ilişkisi ile günümüz insanı üzerindeki etkileri hakkında değerli görüşlerinizi paylaşmanızı amaçlıyoruz. Katkılarınız, çalışmanın akademik niteliğini güçlendirecektir. Dilerseniz başlayalım. Camus felsefesinde absürt ve yabancılaşma nasıl bir ilişki içindedir?

    Nihat DURMAZ: Camus’nün felsefesinde absürt ve yabancılaşma, yakın ilişki içerisinde olan ancak birbirinden ayrı iki kavrama karşılık gelir. Camus’nün varoluşçu gelenek içindeki özgün konumu, bu kavramları metafizik bir teori kurmanın aracı olarak değil, yaşam alanında beliren bir çatışma ve duygu hâli olarak ele almasında yatar. Bu nedenle absürt ve yabancılaşmanın nasıl açıklandığını incelemek, konunun anlaşılmasına katkı sağlar.

    Z: Absürt nedir ve nasıl ortaya çıkar?

    Nihat DURMAZ: Absürt, dünyada bağımsız bir şekilde var olan bir özellikten ziyade insan ile dünya arasındaki ilişkiden doğan bir kavramdır. İnsan; anlam, düzen, açıklık, adalet ve nihai gerekçe talep ederken dünya bu taleplere karşı sessizdir. Absürt, insanın anlam arayışı ile dünyanın kayıtsızlığı arasındaki bu uyuşmazlıktan doğar. Bu durum genellikle gündelik hayatın akışı içinde değil, bir kırılma anında ortaya çıkar. Rutinlerin anlamsızlaşması, ölüm düşüncesinin baskın hâle gelmesi ya da dünyanın insanın adalet ve anlam beklentisine cevap vermemesi absürt deneyimin tipik görünümleridir.

    Z: Camus’ye göre absürt deneyim karşısında bireyin önünde hangi seçenekler vardır?

    Nihat DURMAZ: Camus’ye göre bu soru her bireyin geçmesi gereken bir aşamayı temsil eder: “Madem hayatın anlamı yok, o hâlde yaşamaya değer mi?” Camus bu soru karşısında üç seçeneği ele alır. Bunlardan ilki fiziksel intihardır; ancak Camus’ye göre asıl problem yaşamın kendisi değil, anlam beklentisi olduğu için fiziksel intihar kesinlikle reddedilir. İkinci seçenek felsefi intihardır. Bu, bireyin Tanrı, mutlak bir amaç ya da aşkın bir anlam fikrine sığınarak absürdü örtbas etmesidir. Camus bu tutumu da absürdü çözmek yerine üzerini örttüğü için reddeder. Üçüncü ve kabul edilen seçenek ise başkaldırıdır.

    Z: Camus’de başkaldırı ne anlama gelir?

    Nihat DURMAZ: Başkaldırı, bireyin anlamın hazır bir şekilde verilmediğini kabul etmesine rağmen açıklık, özgürlük ve absürdü inkâr etmeden yaşamaya devam etmesidir. Bu aşamada bireyin girdiği daire başkaldırı, özgürlük ve tutku üçlemesidir. Absürdün kabulü, bireyi mutlak anlam beklentisinden kurtarır. Bu durumun nihilizme yol açacağı düşünülebilir; ancak Camus nihilizmi reddeder. Dünyanın sınırlı olduğunu bilerek sahici ve sınırlı değerler üretmenin yolunu açar.

    Z: Absürdü kabul etmek bireyi nasıl bir tutuma götürür?

    Nihat DURMAZ: Bireyin absürdü kabul etmesi ve intihar yerine başkaldırıyı tercih etmesi insanı keyfiliğe götürmez. Aksine absürt düşüncesi bireyde bir ölçü duygusu ortaya çıkarır. Bu ölçü duygusuyla birey, mutlak doğruların olmadığı bir dünyada ortak acıların zulmü reddetmek için yeterli olduğunu savunur. Camus’nün başkaldıran insanı, her şeyi mübah gören değil; sınırlarını bilen, haksızlığa karşı çıkan ancak yeni bir mutlaklık kurmaktan kaçınan kişidir.

    Z: Camus’nün hazır anlamlara ve nihilizme yaklaşımı nasıldır?

    Nihat DURMAZ: Camus, hazır anlamlara ve üretilen anlamların dogmaya dönüşmesine karşı çıkar. Aynı zamanda yaşamı değersiz gören nihilist anlayışı da reddeder. Absürt karşısında bireyin tavrı, gerçeği tüm çıplaklığıyla kabul etmesine rağmen yaşamı ölçüyle sürdürmeye devam etmektir.

    Z: Camus’de yabancılaşma kavramı nasıl açıklanır?

    Nihat DURMAZ: Camus’nün düşüncesinde yabancılaşma, hem yaşamsal hem de toplumsal düzlemde ortaya çıkar. Bireyin, kendisi başta olmak üzere topluma ve dünyaya normal gelen anlam örgüsüne uyum sağlayamayıp bu örgünün dışına düşmesidir. Yabancı romanında yabancılaşma iki katmanlı olarak ele alınır. İlk katman, duygulanım ve dil düzeyidir. Bireyin toplumun beklediği türden tepkiler vermemesi, çevresi tarafından anormal görülmesine yol açar. Annesinin ölümü karşısında beklenen yas davranışlarını sergilememesi buna örnektir. İkinci katman ise ahlaki ve toplumsal norm düzeyidir. Modern toplumlarda anlam üretimi normatif bir baskı aracına dönüşür ve birey, ne yaptığına değil nasıl biri olduğuna göre yargılanır. Romanda ana karakterin mahkemede sadece cinayetten değil, toplumsal role uymayışından dolayı da yargılanması bu durumu gösterir.

    Z: Absürt ve yabancılaşma arasındaki temel fark nedir?

    Nihat DURMAZ: Absürt ile yabancılaşma arasındaki temel ayrım ontolojik ve varoluşsal bir yapıdadır. Absürt, insanın anlam taleplerine dünyanın sessiz kalmasından doğan ontolojik ve varoluşsal bir gerilimi ifade ederken; yabancılaşma bu gerilimin psikolojik ve toplumsal tezahürüdür. Birey, toplumun ortak duygu ve anlam kodlarına göre hareket etmediğinde yabancı olarak damgalanması kaçınılmaz hâle gelir.

    Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi Logo

    Kamisa

    Kamisa; kadim bir bilgenin modern çukurdan yükselen çağrısıdır.

    2026 © Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi. Tüm hakları saklıdır. | ISSN 3108-7582

    • @kamisadergi
    • @kamisa.dergi
  • Absürdün Sessiz Bilinci

    Absürdün Sessiz Bilinci

    Absürdün Sessiz Bilinci

    Absürdizm ve absürdün sessiz bilinci temalı felsefi illüstrasyon, Kamisa E-Dergi.

    Dergi Sayısı: 01 Yabancılaşma | Yazar Adı: Zehra Çizer Adı: Melda KAZANCI | Tür: Şiir | Okuma Süresi: 1 Dakika

    Her sabah aynı yüzle bakar bana zaman,
    Adımı hatırlıyorum ama bana ait sanmam.
    Kalabalıklar içinden geçerim iz bırakmadan,
    Ben buradayım derim, dünya duymamaktan yana.

    Yaptığım iş benim mi, yoksa bana verilmiş mi,
    Terim akıyor ama emeğim silinmiş mi?
    Sorularım var, cevaplar hep başkasından,
    Yaşamak öğrenilmiş bir refleks sanki baştan.

    Aynaya eğilirim, yüzüm bana yabancı,
    Gözlerimde bir bilginin soğukluğu sancı.
    Ne umut bağırır içimde ne de çöküş,
    Sadece farkında olmak — en ağır yükmüş.

    Anlam aramadım artık, çünkü anlam da yorgun,
    Her açıklama biraz daha insanı sorgun.
    Boşluk dostum oldu, sessizlik net,
    Dünya susarken ben anladım: Bu bir davet.

    Ne tanrı beklerim yukarıdan ne de kaderden işaret,
    Sorumluluğum sadece bu bilinçle hareket.
    Yabancıyım hayata, evet, ama kaçmam,
    Çünkü kaçmak bile bir anlam yaratır, ben onu da taşımam.

    Gülüşler ödünç, sözler ezberden ibaret,
    Ben içimde susarım, bu en dürüst itiraf et.
    Bir yokuş yok belki ama ağırlık içimde,
    Var olmak yeterince zor bu bilinçle.

    Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi Logo

    Kamisa

    Kamisa; kadim bir bilgenin modern çukurdan yükselen çağrısıdır.

    2026 © Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi. Tüm hakları saklıdır. | ISSN 3108-7582

    • @kamisadergi
    • @kamisa.dergi
  • İnsanın Kendine Yabancılaşması: Fark Et, Sahiplen

    İnsanın Kendine Yabancılaşması: Fark Et, Sahiplen

    İnsanın Kendine Yabancılaşması: Fark Et, Sahiplen

    İnsanın kendine yabancılaşması temalı felsefi illüstrasyon, fark et sahiplen mottosu.

    Dergi Sayısı: 01 Yabancılaşma | Yazar Adı: CONF.Çizer Adı: Melda KAZANCI | Tür: Deneme | Okuma Süresi: 4 Dakika

    Hadi bir an dur ve kendine sor: Günün büyük kısmını yaparken, gerçekten yaptığını hissettiğin tek bir an var mı? Ya da bazen senin onu değil, elindekinin seni yönlendirdiğini fark ettin mi? Gerçekten burada mısın, yoksa bir şekilde kendinden uzaklaşmış halde mi yaşıyorsun? Eğer cevapların karmaşıksa, yalnız değilsin. Çünkü insanlık tarihi boyunca bu sorular sorulmuş ve hâlâ sorulmaya devam ediyor. Ama bugün, belki de daha yoğun bir şekilde, günlük hayatımızın ortasında sessizce yankılanıyorlar.

    Bazen farkında olmadan, küçük adımlarla başlar her şey. Evin içinde dolaşırken, iş yerinde ekranın karşısında, belki sosyal medyada profilini incelerken… İçinde bir boşluk var, adını koyamıyorsun. İşte bu, insanın kendine yabancılaşmasının ilk işaretidir. Kimi zaman bir kahve molasında farkına varırız, kimi zaman da bir gece yarısı soğuk balkonda yalnız kaldığımızda yanımıza sessizce oturur.

    Marx, bu durumu “emekçinin kendi emeğinin ürününden kopması” olarak tanımlar. Yani sen çalışıyorsun, üretiyorsun, saatlerini, gücünü, zekânı ortaya koyuyorsun… Ama ortaya çıkan şey artık sana ait değil. Fabrikada üretilen bir nesne, ofiste düzenlediğin bir rapor, sosyal medyada paylaştığın bir içerik… Hepsi artık bir sistemin parçası, senin değil. Ve sen bir izleyici gibi, kendi emeğinin sonucunu sadece izliyorsun. Peki, bunun acısı nedir? Bunun acısı, derin bir boşluk hissi yaratır. İnsan yaptığı şeyin, emeğinin ve zamanının sahibinin artık kendisi olmadığını fark ettiğinde, kendi varlığının bir parçasını kaybeder gibi hisseder. İşte o hissin adı, yabancılaşma.

    Ama Marx sadece bunu tarif eder, bir acıyı gözler önüne serer. Onun işaret ettiği nokta, bir eleştiri ve farkındalık. Fromm ise daha farklı bir pencere açar: Modern insanın içsel yalnızlığı. Onun bakışı, modern insanın içsel yalnızlığını gösterir. Onun için yabancılaşma, yalnızlık ve kopuklukla eş değerdir; ama bu, sadece yalnız hissetmek değildir. Kalabalıkların ortasında bile yalnızlık hissiyle sıkışmaktır.

    Onun için modern bireyin yalnızlığı ve kopukluğu, kendi iç dünyasıyla olan bağın zayıflamasından gelir. İnsanlar bir aradadır, ama herkes kendi dünyasında, kendi ekranında, kendi görevlerinin yükü altında… Fromm der ki: Modern birey, kendine yabancılaşmıştır. Kendini tanımak, hissetmek ve kendi kararlarını almak artık güçtür. Bu yabancılaşma, sadece iş hayatında değil, ilişkilerimizde, hobilerimizde hatta kendi iç dünyamızda da bize kendini gösterir. Kendimize yabancılaştığımızda, yaptığımız işleri de anlamlandıramıyoruz. Kendimizi başkalarının beklentilerine, toplumun ritmine, ekrana, ekrana yansıyan hayata kaptırıyoruz.

    Ve elbette Sartre ve Camus… Onlar için yabancılaşma, varoluşun anlamsızlığıyla yüzleşmek demektir. Her seçim, her eylem, bir özgürlük alanı sunar ama aynı zamanda bir boşluk açar. İnsan, bu boşluğun, karanlığın içinde kaybolabilir ya da farkına varıp anlam yaratabilir. Burada kritik olan nokta, farkındalık… Yabancılaşmanın karanlığı farkındalıkla aydınlanabilir. Sartre, bize şunu hatırlatır: “Özgürsün ama özgürlüğün ağırlığı seni yorar.” Camus ise absürdü kucaklar: Anlam arayışı ve anlamsızlık yan yana yürür.

    Bu yabancılaşmayı sadece teorik olarak düşünmeyin. Siz de zaman zaman kendinize yabancılaşmadınız mı? Günlük rutinlerinizde bir otomatik pilot ile yaşadığınızı fark ettiğiniz anlar olmadı mı? Bir arkadaşınızla konuşurken gerçekten ne hissettiğinizi söylemediğiniz anlar olmadı mı? İşte yabancılaşma tam da bu anlarda sessizce gelir, çoğu zaman fark etmezsiniz bile. Ama işte fark ettiğinizde… Acı biraz daha sarsıcıdır. Ve her acı içinizde bir çatlak oluşturur; bazen bunu görmek istersiniz, bazen derin bir sorgulamaya dalarsınız.

    Yabancılaşma sadece iş ve yalnızlıkla sınırlı değildir. Kendi bedeninizde, kendi zamanınızda, kendi duygularınızda da kendinizi yabancı hissedebilirsiniz. Telefon ekranınızın parıltısında kaybolduğunuz anlar, sosyal medyada bir “başkası” gibi görünme çabanız, sevdiklerinizle yüzeysel bağlar kurarken içten içe yalnız kalışınız… Hepsi yabancılaşmanın küçük ama güçlü izleridir. Marx’ın “emeğin yabancılaşması” teorisi, Fromm’un “modern yalnızlık” uyarısı ve Sartre ile Camus’nün varoluşsal boşluğu, bugün hâlâ bu sessiz işaretleri anlamlandırmamıza yardımcı olur.

    Yine de bu karanlık ve acı tek başına değildir. Çünkü farkına varmak, aslında ilk adımdır. Marx’ın, Fromm’un, Sartre’ın ve Camus’nün söyledikleri bize sadece acıyı göstermez; aynı zamanda insanın bu karanlıktan çıkış yollarını, anlam arayışını da anlatır. Marx’ın söylediği gibi, emeğine sahip çıkmak, Fromm’un dediği gibi kendi özüne dönmek, Sartre ve Camus’nün işaret ettiği absürtle yüzleşmek… Tümü insanın kendi hayatını yeniden sahiplenme yollarıdır. Fark ettiğiniz an, döngüyü kırabilir, kendi emeğinizi, zamanınızı ve ilişkilerinizi yeniden sahiplenebilirsiniz.

    Ve işin güzel yanı, bu kavramlar bugün hâlâ canlı. Belki bir arkadaşınızla geçirdiğiniz o kısa an, kahve molasında hissettiğiniz boşluk, bir otobüste bakışlarınızı bir noktaya sabitleyip düşüncelere daldığınız zamanlar… O boşluğu içinizde hissedebilirsiniz. Hepsi yabancılaşmanın birer yankısıdır. Ama aynı zamanda bu yankının getirdiği farkındalık, yeniden bağ kurmanın başlangıcıdır. Hepsi Marx’ın, Fromm’un, Sartre’ın, Camus’nün anlattıklarını bize tekrar tekrar hatırlatıyor. Onların mesajları bize sadece acıyı değil, aynı zamanda çözüm yollarını da gösteriyor. Ve kendi içindeki yabancılaşmayı fark ettiğin an, o döngüyü kırabilir ve kendi emeğini, kendi zamanını, kendi ilişkilerini yeniden sahiplenebilirsin.

    Kısacası, yabancılaşma soğuk bir teori değil; seninle konuşan bir arkadaş gibi. Bazen eleştirir, bazen yüzleşmeni ister, bazen de umut verir. Ve en önemlisi fark etmenin gücünü hatırlatır: Sen kendi hayatının sahibi olabilirsin. İlk adım fark etmektir, sonra anlam arayışına başlayabilirsin. Sonra kendi emeğini, kendi zamanını, kendi ilişkilerini yeniden sahiplenebilirsin.

    Belki gece yarısı yalnız başına fark edeceksin. Belki bir kalabalığın ortasında, belki sosyal medyada, belki okulda, belki iş yerinde… O boşluğu hissedeceksin ve işte o an yabancılaşma sadece bir kavram olmaktan çıkıp, bir deneyime, bir farkındalığa ve yeni bir başlangıca dönüşecek.

    Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi Logo

    Kamisa

    Kamisa; kadim bir bilgenin modern çukurdan yükselen çağrısıdır.

    2026 © Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi. Tüm hakları saklıdır. | ISSN 3108-7582

    • @kamisadergi
    • @kamisa.dergi
  • Editoryal

    Editoryal

    Editoryal

    Her derginin ilk sayısı bir başlangıçtır. Bizim için bu başlangıç, basit bir konu seçmekten çok çağımızın en görünmez ama en ağır yüklerinden birini işaret etmek: yabancılaşma. Hepimizin hayatına sessizce sızmış, bazen işte, bazen ekranda ya da ekranda gözlerimizi yoran ışıkların altında kendini gösteren, ama çoğu zaman adını bile koyamadığımız bir duygu bu.

    Yabancılaşma, felsefenin, sosyolojinin ve psikolojinin yüzyıllardır tartıştığı bir mesele. Marx için yabancılaşma, emekçinin kendi emeğinin ürününden kopmasıydı. Fromm için modern bireyin yalnızlığı; Sartre ve Camus için ise insanın varoluşun anlamsızlığı karşısında yaşadığı boşluk. Ama teorileri bir kenara koyalım; hepimiz gün içinde bunun izlerinin taşıyoruz. Kalabalık bir otobüste birbirinden habersiz duran onlarca insanın sessizliği… Mesai boyunca elleriyle ürettiği şeye yabancı kalan işçiler… Sosyal medyada “bağlı” görünüp aslında hiç olmadığı kadar yalnızlaşan gençler… Yabancılaşma artık kitapların arasında değil, hayatımızın tam ortasında.

    Bugün birçoğumuz çalışıyor, üretiyor, tüketiyor ama içimizde giderek büyüyen bişr eksiklikle yaşıyoruz. Kendi emeğimizi, kendi zamanımızı, kendi ilişkilerimizi bize ait değilmiş gibi hissediyoruz. Kendi hayatımızın seyircisi haline geliyoruz. Bu yüzden yabancılaşma sadece bir kavram değil, bir deneyim. Çalışma masasında, telefon ekranında, apartman koridorunda karşımıza çıkan bir deyim.

    Peki biz bu ilk sayıda ne yapmak istiyoruz? Yabancılaşmayı sadece eleştirmek mi? Hayır. Amacımız onun farklı yüzlerini ortaya koymak: ekonomik, teknolojik, toplumsal, ekolojik ve en önemlisi kişisel. Bu sayının sayfalarında; fabrikada, ofiste, platform ekonomisinde, hatta evin mutfağında hissedilen yabancılaşmayı bulacaksınız. Sosyal medyada kimliğini performans haline getiren gençlerin tanıklıklarını, kentin kalabalığında yalnızlaşan insanların hikayelerini okuyacaksınız.

    Ama sadece teşhisle yetinmeyeceğiz. Çünkü yabancılaşma mutlak değil. İnsan, bağ kurabilen, anlam arayabilen bir varlık. Yabancılaşmanın karşısında dayanışma var; kolektif üretim biçimleri var; sanatın, edebiyatın, müziğin tamir edici gücü var. Birlikte yemek yapmanın, bir şehri birlikte sahiplenmenin, bir kitabı paylaşmanın iyileştirici etkisi var. Bu yüzden bu sayı aynı zamanda “yabancılaşmadan çıkış yolları” arayacak.

    Yabancılaşmayı konuşmak cesaret ister. Çünkü bu, çoğu zaman kendi hayatımıza dönüp bakmayı gerektirir. Kendimize yabancılaştığımız anları itiraf etmeyi, boşlukla yüzleşmeyi gerektirir. Ama işte bu yüzleşme, aynı zamanda dönüşümün başlangıcıdır. Biz bu sayıyla sadece teorik bir tartışma başlatmak değil, aynı zamanda okurlarımızla ortak bir deneyim alanı kurmak istiyoruz.

    Bu dergi, tek taraflı bir anlatı değil. Sayfalarda göreceğiniz yazılar, fotoğraflar, şiirler, hepsi yabancılaşmanın farklı yüzlerini anlatıyor. Ama asıl önemlisi, bu dergi sizin de hikayelerinize açık. Yabancılaşmayı hissettiğiniz anları, bağ kurduğunuz deneyimleri, umutla tuttuğunuz ipuçlarını paylaşmanızı istiyoruz. Çünkü yabancılaşmanın panzehiri, birbirimizin sesini duymak.

    İlk sayımızı bu tema üzerine kurmamız tesadüf değil. Yabancılaşma, bugün belki de en evrensel duygumuz. Farklı coğrafyalarda, farklı sınıflarda, farklı kimliklerde de olsak aynı boşluk hissine dokunuyoruz. Ama hepimizin içinde onu aşma potansiyeli de var. Bu sayıda okuyacağınız yazılar size belki tanıdık gelecek, belki rahatsız edecek, belki de düşündürecek. Bizim umudumuz, bu yazıların sizde bir yankı uyandırması.

    Yabancılaşmayı anlamak, onunla yüzleşmek ve çıkış yollarını aramak için buradayız. İlk sayımız, bir davet mektubudur. Ve en önemlisi, şunu hatırlayalım: Yabancılaşma bir son değil, bir başlangıç olabilir. Çünkü kendimize ve birbirimize yabancılaştığımızı fark ettiğimiz anda, yeniden bağ kurmaya, yeniden anlam bulmaya doğru ilk adımı atmış oluruz.

    -Zehra

    Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi Logo

    Kamisa

    Kamisa; kadim bir bilgenin modern çukurdan yükselen çağrısıdır.

    2026 © Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi. Tüm hakları saklıdır. | ISSN 3108-7582

    • @kamisadergi
    • @kamisa.dergi