Kategori: Haftalık Yazılar

  • Duyulmak İçin Konuşmak Mı Gerekir?

    Duyulmak İçin Konuşmak Mı Gerekir?

    Duyulmak İçin Konuşmak Mı Gerekir?

    Yayın Tarihi: 09.08.2026 | Yazar Adı: Vora | Görsel Tasarım: Nurgül ZEYBEK | Tür: Öykü

    Konuşamıyorum.

    Sesin neye benzediğini bilmiyorum, hiç duyamadım. Ama gözyaşlarının neye benzediğini biliyorum.

    İnsanlar bana hep bir eksiklik üzerinden baktı. Duymadığım şeyleri duyar gibi yapmamı beklediler. Dudakları izleyip anlamamı başarı saydılar, anlamadığımda ise yorgun sustular. Oysa ben dudaklara değil, sessizliğe alışkındım.

    Konuşmadığım için herkes düşündü ki benim anlatacak bir şeyim yok.

    Sessizliğim, içimde boş bir oda gibi göründü onlara. Ama o oda, benim dünyamdı.

    Kimse bilmedi ki orada fırtınalar kopuyor. Kimse anlamadı ki kelimeler dudaklarımın arkasında birikti, ama onları dışarıya çıkaracak sesi hiç bulamadım.

    Yazmak, o sessizliği doldurmanın tek yoluydu. Kâğıda döktüm yalnızlığımı, unutulmuş harfleri ve belki bir gün, birisi o sessizlikte kaybolan anlamları bulur diye. Yazmak, bana bir nefes oldu. Konuşamadığım kelimeleri, sustuğum cümleleri özgür bıraktım.

    Kalem, dudaklarımın söyleyemediklerini fısıldadı bana. Kâğıt, sessizliğimin yankısı oldu; her harf, bir adım, bir çıkıştı karanlıktan.

    Yazdıkça yalnızlığım azaldı, içimde bir yerlerde yeni sesler doğdu.

    Belki de kelimelerle konuşmak, benim için gerçek bir dil oldu.

    Beni duyan, beni anlayan olmadı belki, ama ben kendimi duydum.

    Her satır, içimdeki o sessiz harfleri görünür kıldı. Ve ben, sonunda var olduğumu hissettim.

    Kitabımı bitirdim.

    Son sayfayı kapattığımda, içimde hem bir boşluk hem de bir doluluk hissettim.

    Yazdığım şey, kelimelere sığmayan sessizliğin hikayesiydi. Duyulmayan seslerin, görünmeyen harflerin yankısıydı.

    Orada anlattım, kimsenin duymadığı o suskunluğumu. Kendi dünyamı, benim için var olan ama başkalarının görmediği o sessiz evreni.

    Kitabı yazarken kendimle karşılaştım, bazen en derin yalnızlığımda, bazen ilk kez hissettiğim bir özgürlükte.

    Bitirmek, aynı zamanda sessizliğe bir kapı aralamaktı. Ama biliyorum, o kapıdan geçmek hâlâ bana kalmış.

    Bir süre durdum.

    Yazmak yetti mi, dedim kendi kendime. Yoksa bu sessizliği yalnızca duvarlara mı fısıldamış oldum?

    Kimse bilmeyecekse ne yazdığımı, bu içsel bağırış kiminle buluşacak?

    Belki birileri, bir gün bir kitapçıda yalnızca kapağına dokunarak hisseder yazdıklarımı. Belki birileri, ilk cümlede durup, “Bu benim hikâyem” der içinden.

    Sessizdim. Ama bu, hep böyle sürecek anlamına gelmezdi.

    Yazdım. Bitti.

    Ama bittiği yerde kalmadı. İçimde bir ses yankılandı: “Artık biri duymalı.”

    Kimseye söyleyemediğim, anlatamadığım ne varsa… o satırlarda sessizce bekliyordu.

    Bir yayınevine göndermeye karar verdim. Parmaklarım klavyede titredi belki ama kalbim ilk kez kararlıydı. Çünkü artık biri okumalıydı bu sessizliği.

    Herkesin konuştuğu bir dünyada, hiç konuşmayan birinin de anlatacak bir hikâyesi olduğunu bilmeleri gerekiyordu.

    Belki sesimi hâlâ duyamazlar. Ama kelimelerimi görebilirler.

    Ve ben ilk kez, sessizliğimi birilerine emanet edecek kadar cesurdum.

    Aradan günler geçti. Belki haftalar.

    Zaman, beklerken daha ağır akar ya hani… Ben de her gün o e-postayı yeniden kontrol ettim.

    Sanki gözlerimle satırların arasını kazısam, cevabı kendim yazacakmışım gibi.

    Sonra, bir sabah… Gelen kutumda bir mail vardı.

    “Gönderdiğiniz metni büyük bir heyecanla okuduk…” diye başlıyordu. Gözlerim satırları tararken, kalbim sesini ilk kez bu kadar yükseltti sanki.

    Evet, gerçekten “duyulmuştum.” Yazdıklarım yalnızca okunmamıştı — anlaşılmıştı.

    O an, dünyada konuşamayan bir adamın en çok konuştuğu andı belki de.

    Sessizliğim kabul görmüştü. Gözlerim doldu. Belki bu bile bir tür konuşmaydı.

     Kitabımı basmak istediklerini söylediler. O satırlarda “duyulmayanı duyuran bir dil” gördüklerini yazmışlardı.

    İçimde yankılanan ilk cümle neydi, biliyor musun? “Konuşmuyorum. Çünkü hiç konuşamadım.”

    Ve artık bu cümle, sadece bana ait değil.

    Bir hafta geçti.

    Kitapçıların vitrinine adımı yazdılar. Sessiz harflerle.

    Sosyal medyada ismimi arattım. Biraz endişeyle, biraz da umutla.

    Parmaklarım klavyede gezinirken, içimde titrek bir bekleyiş vardı.

    Sonra karşıma çıktılar…

    Yüzlerce cümle. Her biri farklı bir kalemden çıkmış ama aynı kalbe dokunmuş gibiydi.

    “Bu kitap beni ağlatmadı ama durdurdu. Bir süre hiçbir şey yapamadım.”

    “Lior’un yalnızlığına dokunmak, kendi yalnızlığımla yüzleşmek gibiydi.”

    “Yazdığı kelimelerden bazıları yanlıştı, ama hissettirdikleri tam yerindeydi.”

    “Konuşmasa da konuşmuş… nasıl oluyor bilmiyorum ama duydum ben onu.”

    Bazıları “yanlızlık” yazmıştı, bazıları “yalnış” demişti.

    Ama ben hiçbiriyle alay etmedim. Çünkü o harflerin eksikliği, benim sesimdeki eksiklik gibiydi. Ama karşıma çıkan her cümle, sanki içimde yıllardır kıpırdamadan duran bir noktaya dokundu.

    Bir okur, kitabın ortasındaki bir satırı alıntılamıştı:

    “Sadece duymadığım değil, duyulmadığım da oldu.”

    Altına şöyle yazmış:

    “Bu cümleyle, ben de kendimi ilk kez duyulmuş hissettim.”

    Gözlerim uzun süre o ekranda takılı kaldı.

    Sonra bir diğeri…

    Ve bir diğeri.

    Bazıları yazım hatalarımı fark etmişti belki ama önemsememişti. Bazıları, “Bu kitap kusursuz değil ama gerçek,” demişti.

    Kusurluydu evet. Çünkü ben de kusurluydum. Ve ilk kez, o kusurlarımı saklamadan birilerinin karşısına çıkmıştım.

    Bir hafta geçti, sonra bir ay.

    Yeni yorumlar, yeni okurlar…

    Ama içimdeki boşluk hâlâ dolmamış gibiydi.

    Kitabı yazarken içimi dökmüştüm. Ama dökülen şeylerin nereye gittiğini kimse söylememişti bana.

    Bir sabah…

    Mail kutuma bir mesaj düştü. Adını tanımıyordum.

    Ama kelimeleri… O kelimeleri sanki yıllardır tanıyordum.

    Maili okumaya başladım.

    “Merhaba Lior,

    Sadece teşekkür etmek istedim.

    Kitabınızı okudum… ve sonra bir süre hiçbir şey okuyamadım.

    Sanki içimde hep susturduğum bir şey vardı, ama sesini ben bile duyamıyordum.

    Sizin sessizliğiniz bana bir yol oldu.

    Yalnız değildim. Bunu ilk kez sizin satırlarınızda hissettim.

    Sonra sizi araştırdım.

    Hiç konuşmadığınızı, konuşamadığınızı öğrendim.

    Ve düşündüm…

    ‘Duyulmak için her zaman konuşmak mı gerekir?’”

    Ekrana baktım.

    Gözlerim doldu.

    Bir şey yazamadım.

    Ama içimde bir şey kıpırdadı.

    Sessizce, derinden, kabaran bir deniz gibi…

    Cevap vermedim.

    Belki bir gün cevap veririm.

    Belki yazdığım bir sonraki kitapla.

    Belki hiç.

    Ama o an anladım.

    Bir kişi bile duyduysa, ben artık sessiz değilim.

    Duyulmak için her zaman konuşmak mı gerekir?

    Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi Logo

    Kamisa

    Kamisa; kadim bir bilgenin modern çukurdan yükselen çağrısıdır.

    2026 © Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi. Tüm hakları saklıdır. | ISSN 3108-7582

    • @kamisadergi
    • @kamisa.dergi
  • Alışılana Kaçış

    Alışılana Kaçış

    Alışılana Kaçış

    Yayın Tarihi: 03.08.2026 | Konuk Yazar: Nisyan | Görsel Tasarım: Vora | Editör: Zehra | Tür: Deneme | Okuma Süresi: 3 Dakika

    Kaçıncı kez geliyorum bu satırların başına, bilmiyorum. Kaçıncı kez kendimi anlatacağım bir kâğıda, daha kaç kez kimse duymayacak beni, artık merak bile etmiyorum. Evet, yine buraya geldim. Çünkü yolunu ezbere bildiğim tek yer burası. Buradayım, çünkü bilmiyorum. Anlatsam yıllarca anlatırım, bağıra çağıra anlatsam susmayı unutacak kadar çok konuşurum. Ama anlatsam, kim anlayacak? Yırtık pırtık birkaç parça anıyı kim birbirine dizebilir yaşanmışlıktan başka?

    Peki ya yaşayan da bilmiyorsa nasıl bileceğini? Hem kim uğruna bir ömür çürüttüğü her şeyin bir yanılgı olduğunu duymak ister ki?

    İnsanın kalbi çok yorulduğunda körleşirmiş. Dinlenmesine fırsat tanınmayan kalplerin karanlığından kim sorumlu olacak o zaman? Belki de insan, en çok yorulduğu yerde değil, en çok sustuğu yerde körleşiyordur.

    Derin kabullenişler büyük sessizlikler doğurur. Acısını dile getirmeyen insanlar bir günde ölmez; her sustuklarında biraz daha eksilir. Yazarlardan geriye çoğu zaman kâğıtlara sinmiş birkaç yankı kalır. Dağlara çarpan çığın sesi nasıl vadileri sarsarsa, insanı da en çok kendi içinde büyüttüğü sessizlik yıkar. Kimi yolunu bulur, kimi ise farkına varmadan kendi mezarını kazmaya başlar.

    Hayat bazen çocukken bakmaya korktuğun oyuncağın karşısına yeniden oturtur insanı. Yürümeye korktuğun yolların taşlarını tek tek ezberletir. Sonra bir gün, ölüm dediğin yerin aslında yaptırdığın duvarlardan ibaret olmadığını anlarsın. Çünkü kimsenin mezarı “Ben burada öldüm.” dediği yerde değildir. İnsan “Ben burada yaşadım.” diyebildiği yerde iz bırakır.

    Bir yerden sonra insan en çok patlak sokak lambalarını sever. Kırık kaldırım taşlarından kendine kaleler kurar. Nefes almanın yalnızca oksijenle ilgili olmadığını fark ettiğinde, gerçekten nefes alabileceği yerleri aramaya başlar. O zaman koşmanın her zaman ilerlemek olmadığını, kaçmanın ise hiçbir zaman kurtuluş olmadığını anlar.

    Çünkü insan bazen şehirlerden değil, kendi gölgesinden kaçar. Gittiği her yere kendini de götürdüğünü ise çok geç öğrenir. Yollar değişir, insanlar değişir, mevsimler değişir; ama insanın içinde susturamadığı ses olduğu yerde kalır. En uzun yolculuklar bile o sesi geride bırakamaz.

    Belki de bütün kaçışların vardığı tek yer yine insanın kendisidir. Ve belki de cesaret, gitmekte değil; yıllardır kaçtığın aynanın karşısında ilk kez durabilmektedir.

    Zaman diye bir şey olmadığını anladığında, saymayı bırakır insan. Çünkü bazı kayıplar takvimle ölçülmez. Bazı yaralar iyileşmez, yalnızca insan onlarla yaşamayı öğrenir. Ve bazı kaçışlar… hiçbir yere varmaz.

    Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi Logo

    Kamisa

    Kamisa; kadim bir bilgenin modern çukurdan yükselen çağrısıdır.

    2026 © Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi. Tüm hakları saklıdır. | ISSN 3108-7582

    • @kamisadergi
    • @kamisa.dergi
  • Zihinlerin Fethi Üzerine

    Zihinlerin Fethi Üzerine

    Zihinlerin Fethi Üzerine

    Yayın Tarihi: 26.07.2026 | Yazar Adı: Vora | Görsel Tasarım: Vora | Tür: Deneme

    İnsanların ezici bir çoğunluğu, kendi zihinlerinde filizlenen düşüncelerin bizzat kendilerine ait olduğuna dair güçlü bir illüzyonla yaşar. Kendi kararlarını verdiklerini, kendi değer yargılarını inşa ettiklerini ve kendi vicdanlarının sesini dinlediklerini varsayarlar. Oysa bir fikri kendi iradesiyle inşa eden, onu şüphe süzgecinden geçirip temellerini derinlere atan zihinlerin sayısı şaşırtıcı derecede azdır. İnsan zihni, yapısı gereği boşluktan hoşlanmaz; fakat o boşluğu kendi işçiliğiyle doldurmaktan da kaçınır. Bu tembellik, kitleleri farkında olmadan dışarıdan gelen etkilere açık alıcılar hâline getirir.

    Çoğu kimse, zihninde çınlayan ilk kuvvetli sesin yankısını kendi vicdanı, ilk gördüğü net imgeyi ise kendi doğrusu zanneder. Bir düşünceye, sırf ona ilk ulaşan veya onu en yüksek sesle haykıran olduğu için bağlanırlar. Zihinsel mülkiyet, çoğu zaman çabayla kazanılmış bir mülk değil, habersizce devralınmış bir mirastır. İşte insan doğasının bu edilgen yapısını gözlemleyebilen bir kişi için, toplumların ve bireylerin yönlendirilişini anlamak bir sır olmaktan çıkar. Zihinlerin fethi, kılıçla veya kaba kuvvetle yapılan fetihlerden çok daha derin ve kalıcıdır; zira burada hedef, bedeni değil, iradenin kaynağını ele geçirmektir.

    Gözlemci ve bilge bir kişi, gücün doğasını ve sınırlarını iyi bilir. Bu nedenle, sağlam temeller üzerine kurulmuş, şüpheyle test edilmiş ve sahibince benimsenmiş bir düşünceyi doğrudan yıkmaya çalışmaz. Çünkü fikri bir tahkimatla korunan bir zihne yapılan hücum, ne kadar güçlü olursa olsun, yıpratıcı bir kuşatmadan farksızdır. Doğrudan saldırı, muhatapta derhal bir savunma mekanizmasını harekete geçirir. İnsan, kendi inşa ettiği bir fikre yapılan saldırıyı doğrudan kişiliğine yapılmış bir tehdit olarak algılar ve mantığın ötesinde bir direnç gösterir.

    Böyle bir kaleye yapılan hücum sonucunda zafer kazanılsa bile, bu galibiyet galibini yorar, kaynağını tüketir ve geride yıkıntıdan başka bir şey bırakmaz. Zorla değiştirilen bir fikir, kökleri hâlâ derinde olan kesilmiş bir ağaç gibidir; ilk fırsatta yeniden filizlenir. Bu yüzden akıllı davranan kişi, cephe savaşlarının maliyetini hesaplar. Bir mevziyi ele geçirmek için harcanan enerji, o mevzinin sağladığı faydadan fazlaysa, orada verilen savaş bir başarı değil, stratejik bir hatadır. Güç, her çatışmaya girebilmekte değil; hangi çatışmaya girmeyeceğini bilmektedir.

    Buna karşılık, insanların zihin dünyasında dokunulmamış, sorgulanmamış ve savunmasız bırakılmış geniş alanlar bulunur. Bir kimse bir fikri benimsediğini söyler ama onun temellerini savunacak argümanlara sahip değilse, o fikri aslında çoktan kaybetmiş demektir. Zihninde taşıdığı inancın nedenini açıklayamayan, onu şüpheye karşı muhafaza edemeyen kişi, fikrinin sahibi değil, sadece geçici bir bekçisidir.

    Gözetimsiz ve sahipsiz bırakılmış bir arazi, onun gerçek sahibi olduğunu iddia eden ve oraya ilk adımı atan kişiye ait olur. Bu durum, insan ilişkilerinden toplumsal hareketlere kadar her alanda geçerlidir. Kaybedilen veya başkası tarafından ele geçirilen bir zihinsel alan için kayıp yaşayanı acımak anlamsızdır. Kaybedilen bir toprağın başkası tarafından alınması, fethedenin zalimliğinden değil, onu korumayı ihmal edenin kusurundan kaynaklanır. Zihinsel boşluklar eninde sonunda doldurulur; soru, bu boşluğu kimin ve nasıl dolduracağıdır. Pasif kalan, alanını aktif olana terk etmeye mahkûmdur.

    Bu sebeple, insan yönetme veya etkileme sanatında derinleşmiş bir kişi, insanların düşüncelerini zorla, kaba bir ikna çabasıyla ya da tartışmalarla değiştirmeye uğraşmaz. Tartışma, karşı tarafa bir fikir kabul ettirmenin en verimsiz yoludur; çünkü tartışma anında zihinler kapanır ve taraflar kendi mevzilerine çekilir. Etkili olan kişi, açık çatışmalara girmek yerine, doğrudan savunulmayan, boş bırakılmış alanlara sessizce girer.

    İnsanın gururu ve benlik duygusu, kendisine dışarıdan sunulan, empoze edilen veya dikte ettirilen düşüncelere karşı doğal bir direnç geliştirir. Hiç kimse bir başkasının zekasının ürünü olan bir fikrin boyunduruğu altına girmek istemez. Lakin insan, kendi ulaştığını sandığı, kendi gözlemleri sonucunda vardığına inandığı düşünceyi koşulsuz bir tutkuyla benimser. Sanat, düşünceyi muhatabın zihnine ekmek ve onun bu düşünceyi kendi öz fikriymiş gibi büyütmesini izlemektir. İplikleri geride tutan el gizli kaldığı sürece, kukla kendi adımlarıyla yürüdüğüne inanacaktır.

    En kalıcı ve sarsılmaz zafer, mağlup olanın mağlup olduğunu dahi anlamadığı zaferdir. Bir insan, kendisine baskıyla kabul ettirilen bir fikre içten içe nefret besler ve fırsat bulduğu ilk anda o baskıdan sıyrılmaya çalışır. Ancak kendi hükmü, kendi özgür tercihi olduğuna inandığı bir fikri ise hayatı pahasına, ömrü boyunca savunabilir. Hatta bu fikri korumak adına başkalarıyla savaşmayı bile göze alır. Mükemmel bir fetih, el konulan zihnin, yeni efendisini kendi vicdanı olarak görmesidir.

    Ne var ki gözlemlerinde olgunlaşmış ve akıllı olan kişi, her zihne el uzatmaz, her alanı fethetmeye çalışmaz. Kendi iç bütünlüğünü sağlamış, düşüncelerini sağlam surlarla muhafaza eden zihinlerden uzak durur. Enerjisini ve gücünü, koruyanı olmayan, kapıları açık bırakılmış yerlere harcar. Zira gerçek güç, gösterişli ve yıkıcı savaşlar kazanmakla ölçülmez. Gerçek güç; enerjiyi tasarruflu kullanmakta, lüzumsuz çatışmalardan kaçınmakta ve dirençle karşılaşmayacak stratejik adımları zamanında atabilmektedir. Zihinlerin fethinde nihai nokta, zafer çığlıkları atmak değil; değişim tamamlandığında bile ortamda hiçbir savaş yaşanmamış gibi bir sükûnetin hâkim olmasıdır.

    Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi Logo

    Kamisa

    Kamisa; kadim bir bilgenin modern çukurdan yükselen çağrısıdır.

    2026 © Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi. Tüm hakları saklıdır. | ISSN 3108-7582

    • @kamisadergi
    • @kamisa.dergi
  • Küresel Gerilimler Çağında Siyaset: Güç, Meşruiyet ve Felsefi Temeller

    Küresel Gerilimler Çağında Siyaset: Güç, Meşruiyet ve Felsefi Temeller

    Küresel Gerilimler Çağında Siyaset: Güç, Meşruiyet ve Felsefi Temeller

    Yayın Tarihi: 20.07.2026 | Yazar Adı: Zehra | Görsel Tasarım: Nurgül ZEYBEK | Tür: Deneme | Okuma Süresi: 4 Dakika

    Yüzyılın siyasal atmosferi, yalnızca güncel gelişmelerle değil, aynı zamanda yüzyıllar boyunca şekillenmiş düşünsel mirasın gölgesinde anlaşılabilecek bir karmaşıklığa sahiptir. Bugünün savaşları, krizleri ve güç mücadeleleri; aslında insan doğasına, otoriteye ve adalete dair kadim soruların modern tezahürlerinden ibarettir. Bu nedenle günümüz siyasetini anlamak, yalnızca olayları analiz etmekle değil, aynı zamanda bu olayların arkasındaki felsefi temelleri kavramakla mümkündür.

    Siyasetin doğasına dair en çarpıcı yaklaşımlardan biri, Thomas Hobbes’un ortaya koyduğu insan tasvirinde kendini bulur. Hobbes’a göre insan, doğası gereği çıkarlarını maksimize etmeye çalışan ve güvenlik arayışı içinde olan bir varlıktır. Onun “herkesin herkese karşı savaşı” olarak tanımladığı doğa durumu, aslında günümüz uluslararası ilişkilerinin belirli yönlerini açıklamakta hâlâ güçlü bir referans noktasıdır. Bugün devletler arasındaki güç rekabeti, çoğu zaman ortak bir otoritenin yokluğunda şekillenmekte ve bu durum, Hobbesçu bir anarşi ortamını andırmaktadır. Uluslararası sistemde bağlayıcı ve mutlak bir otoritenin bulunmaması, devletleri kendi güvenliklerini sağlama konusunda yalnız bırakmakta; bu da silahlanma yarışlarını ve bölgesel çatışmaları kaçınılmaz hale getirmektedir.

    Buna karşılık, John Locke daha iyimser bir perspektif sunarak, insanın akıl yoluyla iş birliği yapabileceğini savunur. Locke’un toplumsal sözleşme anlayışı, modern demokrasilerin temelini oluşturan bireysel haklar ve hukukun üstünlüğü ilkelerinin teorik dayanağıdır. Ancak günümüz siyasetinde bu ilkelerin sık sık ihlal edilmesi, Locke’un idealinin ne kadar kırılgan olduğunu göstermektedir. Özellikle savaş dönemlerinde, devletlerin güvenlik gerekçesiyle bireysel özgürlükleri sınırlaması, Lockecu düşüncenin pratikte ne kadar zorlandığını ortaya koymaktadır.

    Jean-Jacques Rousseau ise siyasal düzenin meşruiyetini “genel irade” kavramı üzerinden açıklar. Ona göre gerçek özgürlük, bireyin ortak iyiyi gözeten bir toplumsal yapının parçası olmasıyla mümkündür. Ancak modern toplumlarda artan kutuplaşma ve kimlik siyaseti, bu “genel irade” fikrinin giderek daha zor inşa edildiğini göstermektedir. Günümüzde siyaset, çoğu zaman ortak bir iyinin peşinden gitmek yerine, farklı grupların çıkar çatışmalarının sahnesine dönüşmektedir. Bu durum, Rousseau’nun tahayyül ettiği bütüncül toplum modelinin modern dünyada neden bu kadar zor gerçekleştirildiğini açıklamaktadır.

    Güç ve iktidar meselesi söz konusu olduğunda ise Niccolò Machiavelli’nin düşünceleri hâlâ güncelliğini korumaktadır. Machiavelli, siyaseti ahlaki idealizmden arındırarak, onu gerçekçi bir zemine oturtmuş ve iktidarın korunmasını siyasal eylemin merkezine yerleştirmiştir. Günümüzde devletlerin dış politikalarında sergiledikleri pragmatik ve çoğu zaman sert tutumlar, Machiavelli’nin “amaçlar araçları meşru kılar” anlayışının hâlâ etkili olduğunu göstermektedir. Özellikle küresel savaşlar ve bölgesel çatışmalar bağlamında, devletlerin etik ilkelerden ziyade stratejik çıkarları öncelediği açıkça görülmektedir.

    Modern savaşların dönüşümü ise Carl von Clausewitz’in “savaş, politikanın başka araçlarla devamıdır” şeklindeki ünlü tespitiyle daha iyi anlaşılabilir. Günümüzde savaşlar yalnızca askeri cephelerde değil; ekonomik yaptırımlar, siber saldırılar ve bilgi manipülasyonu üzerinden yürütülmektedir. Bu da Clausewitz’in tanımını genişleterek, savaşın siyasetin ayrılmaz bir parçası olmaya devam ettiğini göstermektedir. Özellikle hibrit savaşların yükselişi, bu düşüncenin modern bir yansıması olarak değerlendirilebilir.

    Öte yandan Immanuel Kant, “ebedi barış” fikriyle bu karamsar tabloya alternatif bir perspektif sunar. Kant’a göre demokratik yönetim biçimleri ve uluslararası hukuk, kalıcı barışın tesis edilmesinde temel rol oynar. Ancak günümüz dünyasında artan çatışmalar ve uluslararası kurumların zayıflaması, Kant’ın idealinin henüz tam anlamıyla gerçekleşmediğini ortaya koymaktadır. Yine de bu düşünce, uluslararası iş birliği ve diplomasi çabalarının teorik temelini oluşturmaya devam etmektedir.

    Teknolojinin siyasetteki rolü ele alındığında, Michel Foucault’nun iktidar ve bilgi arasındaki ilişkiye dair analizleri büyük önem taşımaktadır. Foucault’ya göre iktidar, yalnızca baskı yoluyla değil; bilgi üretimi ve söylem üzerinden de kendini yeniden üretir. Günümüzde sosyal medya, algoritmalar ve dijital platformlar aracılığıyla şekillenen kamuoyu, bu görüşün ne kadar isabetli olduğunu göstermektedir. Bilgiye erişimin artması, aynı zamanda bilginin manipüle edilmesini de kolaylaştırmış; bu durum siyasetin doğasını köklü bir şekilde değiştirmiştir.

    Ekonomik boyutta ise Karl Marx’ın analizleri, günümüz krizlerini anlamak açısından hâlâ önemli bir referans noktasıdır. Marx, kapitalist sistemin doğası gereği eşitsizlik ürettiğini savunmuş ve bu eşitsizliklerin toplumsal çatışmalara yol açacağını öngörmüştür. Bugün küresel ölçekte artan gelir adaletsizliği ve ekonomik krizler, bu öngörünün belirli ölçüde gerçekleştiğini göstermektedir. Ekonomik eşitsizlikler derinleştikçe, siyasal sistemler üzerindeki baskı artmakta ve bu durum toplumsal huzursuzlukları tetiklemektedir.

    Tüm bu felsefi yaklaşımlar, günümüz siyasetinin çok boyutlu doğasını anlamak için güçlü bir çerçeve sunmaktadır. Küresel savaşlar, bölgesel çatışmalar ve artan jeopolitik rekabet; yalnızca güncel olaylar olarak değil, aynı zamanda insan doğasına ve siyasal düzenin temellerine dair kadim tartışmaların bir devamı olarak değerlendirilmelidir.

    Sonuç olarak, modern siyaset bir yandan Hobbes’un güvenlik arayışıyla şekillenirken, diğer yandan Kant’ın barış idealine doğru yönelmeye çalışmaktadır. Machiavelli’nin gerçekçiliği ile Rousseau’nun idealizmi arasındaki gerilim, siyasal sistemlerin temel dinamiğini oluşturmaktadır. Bu gerilim içerisinde denge kurabilen toplumlar, daha istikrarlı ve sürdürülebilir bir siyasal yapı inşa edebilirken; bu dengeyi sağlayamayanlar, çatışma ve kriz sarmalından çıkmakta zorlanmaktadır.

    Bu nedenle günümüz siyasetinin en önemli ihtiyacı, yalnızca güçlü liderler ya da etkili politikalar değil; aynı zamanda derinlikli bir düşünsel perspektiftir. Felsefenin rehberliğinde şekillenen bir siyasal anlayış, kısa vadeli çıkarların ötesine geçerek daha adil, daha kapsayıcı ve daha sürdürülebilir bir dünya düzeninin inşasına katkı sağlayabilir. Aksi takdirde, tarih boyunca defalarca yaşandığı gibi, güç mücadelesi insanlığın ortak geleceğini tehdit etmeye devam edecektir.

    Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi Logo

    Kamisa

    Kamisa; kadim bir bilgenin modern çukurdan yükselen çağrısıdır.

    2026 © Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi. Tüm hakları saklıdır. | ISSN 3108-7582

    • @kamisadergi
    • @kamisa.dergi
  • Dikey Mezar Taşı

    Dikey Mezar Taşı

    Dikey Mezar Taşı

    Yayın Tarihi: 13.07.2026 | Yazar Adı: CONF. | Görsel Tasarım: Nurgül ZEYBEK | Tür: Mensur Şiir | Okuma Süresi: 4 Dakika

    Alnımı yasladığım bu ahşap, dünyanın en soğuk duvarı sanki. Parmak uçlarım, kapının damarlarında senin izini sürüyor ama nafile. İçeridesin. Ya da senin boşluğun içeride. Ben ise bu sınır çizgisinde, bir kâğıt kesiği kadar ince ve sızılı bir yerdeyim. Dizlerim mermerin soğuğuyla birleştiğinde canım yanmıyor; çünkü içimdeki o devasa kırılma, dışarıdaki her türlü acıyı hükümsüz kılıyor. Yavaşça çöküyorum. Yerçekimi değil bu, pişmanlığın omuzlarıma binen tonlarca ağırlığı.

    Affetmem gereken o kadar çok an var ki, hangisinden başlayacağımı bilemiyorum. Kalbim, sanki bir mengenede sıkışıyor. Oysa ne kadar da hoyrattık zamanı harcarken. Odanın kapısını bir daha hiç açılmayacakmış gibi kapattığım o gün, aslında ruhumu da o anahtarla birlikte içeri fırlattığımı bilmiyordum. Şimdi burada, bir dilenci gibi o kapının eşiğinde, senin sesinin kırıntılarını bekliyorum.

    Pişmanlık… En çok da o son kavga için değil, o en son “seni seviyorum”u alelade bir şekilde, ağzımın kenarıyla söylediğim için yanıyorum. İnsan, veda edeceğini bilmediği birine nasıl bu kadar sıradan davranabilir? O sabah mutfakta bardağını masaya bırakırken çıkardığın o tok ses, şimdi zihnimde bir çığlık gibi yankılanıyor. Neden o an durup yüzüne uzun uzun bakmadım? Neden parmaklarımı yüzünde gezdirip o anı bir mühür gibi hafızama kazımadım? Sıradan bir salı günüydü. Sen gittin ve salı günü, takvimin o yaprağında asılı kaldı. Ben o sabahtan beri her uyandığımda aynı salı gününün karanlığına açıyorum gözlerimi.

    İçeride bıraktığım o odayı düşündükçe genzim yanıyor. Masanın üzerindeki o toz tabakası, aslında benim seni her gün biraz daha unutmam için yağan bir kar sanki. Ama unutmuyorum. Aksine, o tozun altındaki her ayrıntı zihnimi bir bıçak gibi kesiyor. Yarım bıraktığın o mektup, kapağı açık kalmış o dolma kalem… O kalemden dökülen son mürekkep kurumuş olabilir ama benim içimdeki kanama hiç durmuyor. Odaya giremiyorum çünkü oradaki her eşya senin yokluğunu yüzüme vurmak için birleşmiş bir ordu gibi bekliyor. Kapıyı açarsam, senin ölmediğin yalanına sığındığım bu son kalem de yıkılacak.

    Neden daha fazla sarılmadım sana? Neden o akşam rüzgâr eserken hırkanı giymen için ısrar etmek yerine, sadece başımı sallayıp geçtim? Pişmanlık, insanın kendi kendini yediği en karanlık ziyafetmiş. Şimdi burada, kapının önünde kıvrılmışken, geçmişin her saniyesini yeniden kurguluyorum. “Keşke” diyorum, “keşke o gün o kapıdan çıkmana engel olsaydım.” Dizlerini dövmekten yorulan bir kadın değilim ben; ben dizlerini o kapının eşiğine gömen biriyim artık.

    Sesim artık dışarı çıkmıyor. İçimde yankılanan o feryat, dudaklarıma ulaştığında sadece bir hıçkırık olup sönüyor. Bu kapı, benim mezar taşım aslında. Yatay değil, dikey bir mezar taşı. Üzerine adım yazılmamış ama her santimetrekaresine acım işlenmiş. Elimi kapı koluna uzatıyorum, parmaklarım o metalin soğukluğunda donup kalıyor. Çeviremiyorum. Çevirirsem, hikâye bitecek. Çevirmezsem, sonsuza kadar o eşikte, senin gelmeni bekleyen o yarım kalmış kadın olarak kalacağım.

    Hava soğuyor. Koridordaki ışık titreyerek sönüyor ama ben karanlıktan korkmuyorum. Karanlık, seninle aramdaki o mesafeyi biraz olsun siliyor gibi. Gözlerimi kapattığımda, kapının diğer tarafındaki o sessizliğin içine sızdığımı hissediyorum. Ruhum, kapı altındaki o ince boşluktan içeri süzülüyor sanki. Bedenim ise burada, bu sert zeminde bir heykel gibi ağırlaşıyor.

    Artık ayaklarımı hissetmiyorum. Parmak uçlarımın sızısı uyuşukluğa bıraktı yerini. Garip bir huzur bu. Pişmanlığın o yakıcı ateşi, yerini buz gibi bir kabullenişe bırakıyor. Belki de gitmek, sadece o kapıyı açmak değil; o kapının önünde bir daha hiç kalkmamak üzere çökmektir.

    Bak, nefesim kapının ahşabında buğu yapıyor. Sonra o buğu yavaşça kayboluyor. Tıpkı senin gibi. Tıpkı benim gibi.

    Başımı biraz daha yaslıyorum kapıya. Artık sadece senin kalbinin hayali ritmini duyuyorum, benimki çoktan yoruldu bu bekleyişten. Sessizlik ne kadar da derin… Ne kadar da davetkâr. Göz kapaklarım ağırlaşıyor, bu kapı artık bir sınır değil, bir yastık. İçerideki tozlara, bıraktığın o hatıralara, o derin uykuya karışmaya hazırım.

    Buradayım. Tam eşiğindeyim. Ve artık… Hiçbir yere gitmiyorum.

    Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi Logo

    Kamisa

    Kamisa; kadim bir bilgenin modern çukurdan yükselen çağrısıdır.

    2026 © Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi. Tüm hakları saklıdır. | ISSN 3108-7582

    • @kamisadergi
    • @kamisa.dergi
  • Bir Gün Değil, Bir Mücadele: 8 Mart Dünya Kadınlar Günü

    Bir Gün Değil, Bir Mücadele: 8 Mart Dünya Kadınlar Günü

    Bir Gün Değil, Bir Mücadele: 8 Mart Dünya Kadınlar Günü

    Yayın Tarihi: 08.03.2026 | Yazar Adı: Zehra | Çizer Adı: Melda KAZANCI | Tür: Deneme | Okuma Süresi: 3 Dakika

    8Mart Dünya Kadınlar Günü, yalnızca takvimde yer alan sıradan bir gün değildir. Bu tarih; yüzyıllar boyunca eşitlik, özgürlük ve insan onuru için mücadele eden kadınların sesinin dünyaya yayıldığı bir simgedir. Her 8 Mart, kadınların görünmeyen emeğini, bastırılmaya çalışılan sesini ve hiçbir zaman yok edilemeyen direncini hatırlama günüdür. Bu gün; yalnızca kutlama değil, aynı zamanda düşünme, yüzleşme ve değişim çağrısıdır.

    İnsanlık tarihine baktığımızda, kadınların çoğu zaman gölgede bırakıldığını fakat aslında hayatın en güçlü taşıyıcıları olduğunu görürüz. Bir anne olarak hayat veren, bir öğretmen olarak geleceği yetiştiren, bir bilim insanı olarak insanlığa yeni ufuklar açan, bir sanatçı olarak duygulara anlam katan kadınlar; toplumların gerçek mimarlarıdır. Kadınlar yalnızca bir ailenin değil, bir toplumun ve hatta bir medeniyetin temellerini inşa eden görünmez güçlerdir.

    Fakat ne yazık ki günümüz dünyasında hâlâ kadınların güven içinde yaşayabildiği bir düzen kurabilmiş değiliz. Haberlerde sıkça karşılaştığımız kadın cinayetleri, şiddet olayları ve eşitsizlikler, insanlığın hâlâ çözmesi gereken büyük bir vicdan sorunu olduğunu gösteriyor. Bir kadının hayatının elinden alınması, sadece bir insanın değil; bir hayalin, bir geleceğin ve bir umudun da yok edilmesi demektir. Bu nedenle 8 Mart, sadece çiçeklerin verildiği bir gün değil; aynı zamanda adalet talebinin en yüksek sesle dile getirildiği bir gündür.

    Kadınların özgürlüğü yalnızca bireysel bir hak değil, aynı zamanda toplumsal bir gerekliliktir. Kadınların özgür olmadığı bir toplumda gerçek anlamda eşitlikten söz etmek mümkün değildir. Kadınların eğitimde, iş hayatında, siyasette ve sosyal yaşamda eşit şekilde var olması; toplumun gelişmesi için temel bir şarttır.

    Fransız düşünür Simone de Beauvoir kadınların toplum içindeki konumunu sorgularken şu sözleri söylemiştir:
    “Kadın doğulmaz, kadın olunur.”

    Bu söz, toplumun kadınlara biçtiği rollerin doğal değil, öğrenilmiş ve dayatılmış olduğunu anlatır. Kadınların özgürlüğü yalnızca hukuki haklarla değil, aynı zamanda toplumsal zihniyetin değişmesiyle mümkün olabilir. Kadınların birey olarak görülmesi ve kendi hayatlarını özgürce şekillendirebilmesi gerçek eşitliğin temelidir.

    Kadın hakları ve özgürlük mücadelesi konusunda önemli sözler söyleyen bir başka isim de Amerikalı aktivist ve düşünür Angela Davis’tir. Angela Davis kadınların özgürlük mücadelesinin toplumsal dönüşümle ilişkisini şu sözlerle ifade etmiştir:

    “Ben artık şeyleri olduğu gibi kabul etmiyorum; kabul ettiğim şeyleri değiştirmeye kararlıyım.”

    Bu söz, kadınların yalnızca mevcut düzeni kabullenmek zorunda olmadığını, aksine onu değiştirebilecek güce sahip olduğunu anlatır. Kadınların özgürlük mücadelesi, aynı zamanda daha adil ve eşit bir toplum kurma mücadelesidir.

    Tarih boyunca kadınlar haklarını elde etmek için büyük mücadeleler vermiştir. Oy hakkı için meydanlara çıkan kadınlar, eğitim hakkı için direnen genç kızlar, çalışma hayatında eşitlik isteyen emekçiler… Hepsi bugünkü özgürlüklerin temelini atmıştır. Bugün sahip olduğumuz birçok hak, geçmişte mücadele eden kadınların cesareti sayesinde var olmuştur.

    Ancak mücadele henüz bitmiş değildir. Günümüzde hâlâ birçok kadın şiddetle, ayrımcılıkla ve eşitsizlikle karşı karşıya kalmaktadır. Kadınların korkmadan yaşayabildiği, düşüncelerini özgürce ifade edebildiği ve eşit fırsatlara sahip olduğu bir dünya kurmak insanlığın en önemli görevlerinden biridir.

    Kadınlar sadece hayatın bir parçası değil, hayatın kendisidir. Bir toplum kadınlarını ne kadar özgür bırakırsa o kadar güçlü olur. Kadınların fikirleri, emeği, hayalleri ve cesareti olmadan hiçbir toplum güçlü bir gelecek kuramaz. Çünkü kadınlar yalnızca yaşamı doğuran değil, aynı zamanda yaşamı güzelleştiren ve anlamlandıran bir güçtür.

    Bugün 8 Mart’ta yapılması gereken en önemli şey, kadınları sadece bir gün hatırlamak değil; onların haklarını her gün savunmaktır. Kadınların korkmadan yaşayabildiği, özgürce konuşabildiği ve eşit fırsatlara sahip olduğu bir dünya kurmak hepimizin sorumluluğudur.

    Unutmamak gerekir ki bir toplumun gerçek gücü, kadınlarına verdiği değerle ölçülür. Kadınların eşit olduğu, özgür olduğu ve güvende olduğu bir dünya; daha adil, daha huzurlu ve daha umut dolu bir dünya olacaktır.

    Çünkü bir kadının sesi susturulduğunda insanlığın bir parçası susar. Ama kadınlar konuştuğunda, haklarını savunduğunda ve özgür olduğunda dünya değişir.

    8 Mart Dünya Kadınlar Günü; hayatın her alanında var olan, direnen, üreten ve dünyayı daha iyi bir yer haline getiren tüm kadınlara saygı ve minnetle…

    Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi Logo

    Kamisa

    Kamisa; kadim bir bilgenin modern çukurdan yükselen çağrısıdır.

    2026 © Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi. Tüm hakları saklıdır. | ISSN 3108-7582

    • @kamisadergi
    • @kamisa.dergi
  • Modern İktidarın El Kitabı: Görünmez Prangalar

    Modern İktidarın El Kitabı: Görünmez Prangalar

    Modern İktidarın El Kitabı: Görünmez Prangalar

    Yayın Tarihi: 28.02.2026 | Yazar Adı: Vora | Çizer Adı: Melda KAZANCI | Tür: Alegorik Felsefi Deneme | Okuma Süresi: 4 Dakika

    Aramızda kalsın, bir toplumu yönetmek zor değildir; zor olan, onlara özgür olduklarını düşündürmektir. Topluma zincir vurmak için şiddete ihtiyacımız yok. Şiddet, güçsüzlerin son sığınağıdır. Biz bağırmayız. Bağıranlar hâlâ ikna etmeye, yani karşıdakinin iradesini tanımaya çalışıyordur. Biz fısıldarız. Çünkü fısıltı, zamanla öznenin iç sesini işgal eder ve ayırt edilemez hale gelir. Bizim fısıltımız, onların vicdanı olur.

    Bize düşen insanları susturmak değildir; bu sadece amatörlerin ve diktatörlerin yöntemidir. Biz, insanların kendi kendilerine susmalarını, sessizliği bir erdem sanmalarını isteriz. Onların gönüllü dilsizliği, bizim en güvenli bağımızdır. Zira zorla susturulan insan bir gün patlar; ama konuşacak hiçbir şeyi olmadığına, kelimelerinin bir hükmü kalmadığına inanan insan, ömür boyu sessiz kalır. Onlar sessiz kalır; çünkü gerçeğin yükü ağırdır, bizim sunduğumuz inanç ise hafif. Ve ironi şuradadır: Onlar bizimle yüzleşmedikçe, boyunlarındaki halka kendi ağırlığıyla daralır.

    Toplum iki tür insandan oluşur: Hiç düşünmeyenler ve başkasının düşüncesini kendi kimliği sananlar. Birinciler ham maddedir, düşünmedikleri için sadece yer kaplarlar. İkinciler ise taşıyıcıdır; sistemi ayakta tutan kolonlar onlardır. Bizim asıl görevimiz ikincileri çoğaltmaktır. Çünkü fikirsiz insan sadece yalnızdır; oysa bir fikre bağımlı insan, devasa bir zincirin halkasıdır. Ve zincirler her zaman kalabalığı sever.

    Biz onlara ne düşüneceklerini söylemeyiz, bu kaba bir müdahaledir. Biz kaba olmak istemeyiz; ne düşüneceklerini kendilerinin seçtiği yanılgısını satarız. Seçtiğini zanneden insan, seçiminin doğruluğunu  sorgulamaz; aksine onu kutsar. Bir fikri dayatmak risklidir, geri tepebilir. Ancak bir fikri “ahlak” veya “toplumsal hassasiyet” zırhına bürüyüp sunarsanız, kimse ona dokunamaz. İnsanlar yanlış olmaktan korkmazlar, asıl korkuları ahlaksız ya da toplum dışı ilan edilmektir. Biz bu korkuyu, ellerine tutuştururuz; sonra karanlığı onların aydınlattığını izleriz.

    Gerçeği gizlemeyiz, buna vaktimiz yok. Biz gerçeğin yalnızca işimize yarayan kesitini, parlatılmış bir cam gibi önlerine koyarız. Geri kalan boşlukları onların hayal gücüne bırakırız. İnsan, kendi tamamladığı cümleye tapar. Kendi zihninde kurduğu yalana olan sadakati, bizim söyleyeceğimiz hiçbir gerçeğe benzemez.

    Onlara düşmanlar veririz. Ama daha önemlisi, o düşmanı tanımlama tekelini elimizde tutarız. Bugün düşman fikirsizliktir, yarın sorgulayan bir zihin, ertesi gün ise sessizliğin kendisi… Düşmanın adı konjonktüre göre değişir ama işaret edilen yön hep aynıdır: Asla yukarı bakmamak, asla kaynağa odaklanmamak.

    Bilgiyi yasaklamak eski dünyanın yöntemidir. Biz bilgiyi, bilgiyle boğarız. Veri bombardımanı altında kalan zihin, seçme yetisini kaybeder. Aç bırakılan insan aramaya devam eder ama fazla doyurulan insan, önüne sunulan posayla yetinir. Seçemeyen insan, iradesini çoktan teslim etmiş insandır.

    Umut ise en tehlikeli silahımızdır. Ancak onlara asla bugüne dair bir umut vermeyiz. Umut her zaman “bir sonraya”, “öteye” veya “yarınlara” ait olmalıdır. Bugünü olan insan isyan edebilir ama yarınına bir vaat iliştirilen insan, beklemeyi seçer. Beklemek, tarihin gördüğü en sessiz ve en sağlam prangadır.

    Bize sadakat gerekmez. Sadakat, içinde her zaman bir miktar bilinç ve sorgulama barındırır. Biz alışkanlık isteriz. Alışkanlık, boyun eğmenin düşünmeye gerek bırakmayan halidir. Sadakat kopabilir ama alışkanlık, ruhun bir parçası olur.

    Ve asıl gerçeği unutma: Biz güçlü insandan korkmayız. Kendi özgün fikrini kurabilen, o ıssız tepede duran insan nadirdir ve yönetilmesi gerekmez, sadece izlenir. Asıl korkulması gerekenler, bir fikri ödünç alıp onu kutsal bir üniforma gibi kuşananlardır. Bir fikre sahip olmayan, o fikir tarafından sahip olunan kitleler… Onlar savunurken düşünmez, düşünürken de dinlemezler. En güvenli asker, kendi cehennemini bir cennet sanıp onu korumaya çalışandır.

    Bir zamanlar bir düşünür insanların korkuyla değil, çıkarla daha iyi yönetileceğini söylemişti. Biz bu sözü biraz geliştirdik: İnsanlar sadece çıkarla yönetilmez. Bu insan ruhunu küçümsemektir. Biz insanların ruhunu küçümsemeden prangalara sararız. İnsanlar anlam arayışıyla, bir şeye ait olma arzusuyla daha iyi yönetilir. Onlara sahte bir “anlam” veririz. Onlar da boyunlarındaki demiri kendi elleriyle cilalarlar. Biz sadece çerçeveyi çizeriz, onlar resmin geri kalanını kendi inandıkları düşünceleri kullanarak boyarlar. Seçim yaptıklarını sanırlar ama her hareketleri bizim belirlediğimiz koordinatlar arasındadır.

    Sonuçta biz kimseyi köleleştirmedik. Biz sadece düşünmeyi yorucu ve sancılı, inanmayı ise huzurlu ve konforlu hale getirdik. İtiraf edelim: En sağlam zincir çelikten dökülmez. “Ben böyle düşünüyorum” cümlesi, arkasında yatan binlerce manipülasyonla birlikte, modern insanın kendi üzerine vurduğu en ağır kilittir. Hiçbir darbe, bir insanın kendi zihnine vurduğu prangadan daha kalıcı olamaz. Biz sadece o anahtarı, aramayı akıl edemeyecekleri bir yere, kendi kibirlerinin altına gömdük.

    Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi Logo

    Kamisa

    Kamisa; kadim bir bilgenin modern çukurdan yükselen çağrısıdır.

    2026 © Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi. Tüm hakları saklıdır. | ISSN 3108-7582

    • @kamisadergi
    • @kamisa.dergi
  • Dilsiz Bir Tanıklığın Anatomisi

    Dilsiz Bir Tanıklığın Anatomisi

    Dilsiz Bir Tanıklığın Anatomisi

    Dilsiz Bir Tanıklığın Anatomisi - Pencere Arkasındaki Çaresiz Aşk ve Dramatik Öykü

    Yayın Tarihi: 14.02.2026 | Yazar Adı: CONF.| Çizer Adı: Melda KAZANCI | Tür: Öykü | Okuma Süresi: 6 Dakika

    Aşkın bir eylem değil, bir bekleyiş olduğuna dair yemin edebilirim. Her sabah saat sekizi on beş geçe, güneşin karşı binanın kiremitlerinden süzülüp odamın tozlu havasını deldiği o kutsal anda, ben yeniden doğuyorum. Benim dünyam bu cam kenarında başlıyor ve o kaldırımın bitişinde son buluyor. Dışarıdaki o devasa uğultu, korna sesleri, aceleci insanlar ve rüzgârda uçuşan gazete kağıtları… Hepsi benim için sadece birer dekor. Asıl oyun, onun sokağın köşesinde belirdiği o saniyede başlıyor.

    Onu sevmek, her gün kendi içimde bir mahşer kurmak gibi. Onu gördüğüm an, göğüs kafesimin içinde bir kuşun kanat çırptığını, o kanat seslerinin boğazımda düğümlendiğini hissediyorum. O yürüyor, bense zihnimde onun yanına fırlıyorum. Ceketinin yakasını düzeltişindeki o ufak, titiz harekete bile sayfalarca şiir yazabilirim. Bazı sabahlar adımları öyle kararlı ki, sanki tüm şehri tek başına fethedecekmiş gibi bir hava yayıyor etrafa. O anlarda ben de kendimi devleşmiş hissediyorum; odamın duvarları genişliyor, tavan yükseliyor, ruhum o camdan süzülüp onun omuzlarına konuyor.

    Bazen durup saatine bakıyor. O kısa duraklamada zaman benim için de duruyor. Kalbim, onun saatinin tik taklarıyla senkronize atıyor. Onun yaşadığı her saniye, benim damarlarımda dolaşan kanın tek sebebi. Eğer o durursa, ben de sönerim. Eğer o bir gün o köşeden dönmezse, bu pencerenin önünde bir heykel gibi kaskatı kesilip rüzgârın beni aşındırmasını beklerim. Onu öyle güzel seviyorum ki, bu sevgi artık göğsüme sığmıyor; taşan duygularım odanın köşelerine sızıyor, perdelerin kıvrımlarına gizleniyor.

    İnsanlar sevmeyi dokunmak sanıyor. Ne büyük bir yanılgı! Ben ona hiç dokunmadım ama her sabah zihnimin parmaklarıyla onun yüzünün haritasını çıkarıyorum. Elmacık kemiklerinin sertliğini, göz altlarındaki o yorgun ama mağrur gölgeleri benden daha iyi kimse bilemez. Aramızdaki o birkaç metrelik boşluk, aslında benim sığınağım. O mesafeyi hayallerimle dolduruyorum. Zihnimde ona doğru koşuyorum; rüzgârın saçlarımı geriye itişini, ayaklarımın asfalta vurduğu o ritmik sesi, ciğerlerime dolan o taze sabah havasını iliklerime kadar hissediyorum. Kapıyı çarpıp dışarı çıkmak, onun tam karşısında durup “Buradayım!” diye haykırmak…

    Ama bugün… Bugün bir şeyler farklı. Güneş her zamanki gibi doğdu, tozlar yine ışık hüzmelerinde dans ediyor ama onun gelişinde bir zehir var. Adımları ağır, omuzları her zamankinden daha dik ama bu bir özgüven dikliği değil; bir savunma mekanizması. Elleri ceketinin ceplerinde, yumruklarını öyle sıkmış olmalı ki, ceketinin kumaşındaki o gerilmeyi buradan görebiliyorum. Bakışları yere çakılı değil, sürekli etrafı kolaçan ediyor. Bir avcı mı, yoksa av mı olduğunu anlamaya çalışıyorum. İçimdeki o kuş bugün kanat çırpmıyor, adeta bir kafesin içinde titriyor. Kalbimdeki o büyük, karanlık enerji dalgalanmaya başlıyor. Bir fırtına yaklaşıyor ve ben, her zamanki yerimde, en ön sıradan bu felaketi izlemeye hazırım.

    Sokak birdenbire sessizleşti. Sanki şehir, birazdan kopacak olan fırtınayı biliyormuş gibi nefesini tuttu. O, kaldırımın ortasında durdu. Ceketinin cebinden çıkardığı elleri titriyordu; hayır, korkudan değil, biriktirdiği o devasa öfkeden. Karşısında beliren gölgeyi ilk ben gördüm. Köşedeki dar sokaktan süzülen, yüzü karanlık bir adam. Aralarındaki o birkaç metrelik mesafe, saniyeler içinde bir nefret köprüsüne dönüştü.

    Karşısındaki adamın elleri, sevdiğim adamın ceketinin yakasına pençe gibi geçtiğinde, ruhumun yerinden söküldüğünü hissettim. O yaka… Her sabah titizlikle düzelttiği, benim ise zihnimde kokusunu içime çektiğim o yaka, şimdi bir nefretin tutamağı olmuştu.

    İlk darbe indi. Kuru bir kemik sesinin pencereme kadar ulaştığına yemin edebilirim. Başının yana savruluşunu, o güzel yüzündeki o ilk acı ifadesini gördüğümde; içimde bir yerlerde binlerce cam kırıldı. İlk darbe indiğinde, sanki o yumruk benim camıma, benim göğsüme vurulmuş gibi sarsıldım. “Durun! Yapmayın! Ona dokunmayın!”

    Kavga bir ölüm dansına dönüştü. Kaldırım taşlarının üzerinde birbirlerine dolandılar. Sevdiğim adamın sırtı asfalta çarptığında, ciğerlerimdeki tüm hava boşaldı. Nefes alamıyordum. O darbeyi ben almışım gibi kaburgalarım birbirine geçti. Dışarıda yumruklar inip kalkarken, ben burada tırnaklarımı avuç içlerime geçirmeye çalışıyordum; ama ellerim, dizlerimin üzerinde iki ölü balık gibi kımıltısız duruyordu. Onlara hükmedememek, o an ölmekten daha ağırdı.

    Saldıran adam, onun boğazına yapışıp başını kaldırıma vurmaya başladığında, odanın içinde duyulmayan bir çığlık koptu. Boğazım yanıyordu, tellerim koparcasına zorlanıyordu ama dışarıya sadece hırıltılı bir sessizlik sızıyordu. Sessizlik, en büyük işkenceydi. “Dur!” demek istiyordum, “Ona kıyma, beni öldür ama onu bırak!” diye yalvarmak istiyordum. Dünya üzerindeki tüm kelimeler zihnimde birbirine girmişti ama dilim, bir mezar taşı kadar dilsizdi.

    Sonra o parlama gerçekleşti. Bıçak, bir yılan dili gibi süzüldü. O an zaman genişledi; saniyeler dakikalara, her kalp atışı bir asra dönüştü. Bıçağın ucu gömleğini delip tenine ulaştığında, o keskin acıyı kendi karnımda hissettim. Sıcak bir sıvının hayali, bacaklarımdan aşağı akıyormuş gibi geldi bana; oysa bacaklarım hiçbir şey hissetmeyecek kadar ölüydü.

    Dik duruşuna aşık olduğum adam dizlerinin üzerine çöktüğünde, ellerini yarasına bastırmaya çalıştı. Kan, parmaklarının arasından bir nehir gibi boşanıyordu. Gözleri yukarıya, benim olduğum o pencereye kaydı. Bir an için göz göze geldik. O an dünyada sadece iki kişi kaldık: Bir ölü ve bir canlı cenaze. O gözlerdeki yardım çığlığını gördüm. “Kurtar beni” diyordu, “Gel ve tut elimi.”

    İşte o an, cehennemin tam ortasıydı. Zihnimdeki o kadın çoktan yanına varmış, başını kucağına almış, kanını durdurmak için gömleğini parçalamıştı bile. Ama gerçekte ben, o buz gibi camın arkasında, o tekerlekli düzeneğin içinde hapis; sadece bakıyordum. Bir heykelin bir cinayeti izlemesi gibi… Korkunç bir tanıklık. Bedenim bir ihanetti. Bacaklarım birer prangaydı. Sesim, ruhumun derinliklerine gömülmüş bir feryattı.

    Kaldırımın soğukluğu onun tenine geçerken, benim ruhum da o sandalyenin demirlerine sonsuza dek mühürlendi. Sevdiğim adamın son nefesi, penceremdeki buğuya karışıp yok oldu.

    Sokaktaki o hırpalanmış gölge, son bir sarsıntıyla durulduğunda; dünya üzerindeki tüm renkler de onunla birlikte soldu. Katil, karanlığın içinde bir hayalet gibi eriyip gitti. Geriye sadece kaldırımın üzerinde, asfalttaki çatlakları dolduran o koyu, kıvamlı kırmızılık ve penceremin ardındaki benim yıkıntım kaldı.

    Biraz sonra siren sesleri sokağın o ağır sessizliğini bir bıçak gibi yardı. Mavi ve kırmızı ışıklar odamın duvarlarında soğuk danslar etmeye başladı. Polisler geldi, sarı şeritler çekildi, beyaz önlüklü adamlar onun cansız bedeninin etrafında diz çöktü. Onu bir torbaya koydular. Onu, her sabah ceketinin yakasını düzelttiği o yerden, benim hayatımın merkezinden söküp aldılar.

    Annem odaya girdi. Kapının gıcırtısı bile ruhuma bir kırbaç gibi indi. Yanıma geldi, titreyen elleriyle şalıma sarıldı. “Gördün mü olanları?” diye fısıldadı gözyaşları içinde, “Zavallı adamcağız… Gözlerimizin önünde gitti, hiçbir şey yapamadık.”

    Hiçbir şey yapamadık.

    Annem, benim o sessiz çığlıklarımın altında ezildiğimi bilmeden, tekerlekli sandalyemi pencereden uzağa, odanın karanlık köşesine doğru çevirdi. “Bakma artık yavrum, hadi dinlen,” dedi. Oysa bilmiyordu ki; benim için “bakmamak” diye bir şey yoktu. Gözlerimi kapatsam da o kanlı kaldırım zihnimin duvarlarına kazınmıştı.

    Beni o soğuk yatağıma yatırırken, bacaklarımın yataktaki o ruhsuz ağırlığını her zamankinden daha çok hissettim. Onlar artık sadece et ve kemikten ibaret birer ölü odun parçasıydı. Hayallerimdeki o koşan, bağıran, dünyayı sarsan kadın; o gece o kaldırımda, sevdiği adamın yanında can vermişti.

    Işığı kapattı ve çıktı.

    Karanlıkta baş başa kaldım. Boğazımda bir yumru, ciğerlerimde hiç çıkmayacak o feryatla öylece yattım. Dışarıda yağmur başladı. O yağmurun, sevdiğim adamın asfalt üzerindeki son izlerini yıkayıp götürüşünü hayal ettim. Yarın sabah güneş yine karşı binanın kiremitlerine vuracaktı. Saat yine sekizi on beş geçecekti.

    Ama o sokak köşesi boş kalacaktı. Camın önündeki o sandalye boş kalacaktı. Çünkü artık bekleyecek bir mucizem, koşacak bir hayalim ve en acısı; dilsizliğimi haykıracak bir nedenim kalmamıştı.

    Kendi içimde, hiç kimsenin duymayacağı o sonsuz cenaze törenini başlattım.

    Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi Logo

    Kamisa

    Kamisa; kadim bir bilgenin modern çukurdan yükselen çağrısıdır.

    2026 © Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi. Tüm hakları saklıdır. | ISSN 3108-7582

    • @kamisadergi
    • @kamisa.dergi
  • Herkes Bir Şey Olmaya Çalışırken Kim Olduğumuzu Unutmak

    Herkes Bir Şey Olmaya Çalışırken Kim Olduğumuzu Unutmak

    Herkes Bir Şey Olmaya Çalışırken Kim Olduğumuzu Unutmak

    Yayın Tarihi: 20.02.2026 | Yazar Adı: Zehra| Çizer Adı: Melda KAZANCI | Tür: Deneme | Okuma Süresi: 3 Dakika

    Modern dünyanın en büyük vaadi, belki de en yorucu olanı: bir şey olmak.
    Bu vaat, çocuklukta masum bir soruyla başlar. “Büyüyünce ne olacaksın?” Zamanla bu soru biçim değiştirir ama ağırlığını hiç kaybetmez. “Ne yapıyorsun?”, “Kariyerin ne durumda?”, “Hedefin ne?” Hayat ilerledikçe bu sorular çoğalır, cevaplar ise sadeleşir. Çünkü artık mesele ne hissettiğimiz değil, ne olduğumuzdur.

    Bir noktadan sonra insan, kendini anlatırken duygularını değil unvanlarını sıralar. Bir işe girer, bir şehirde yaşar, bir hayata yerleşir. Ve tüm bunların arasında kim olduğunu tarif etmeyi unutur. Zaten kimliğin, yaptıklarının toplamı olduğu öğretilmiştir ona. Ne kadar meşgulsen, o kadar varsındır. Ne kadar görünürsen, o kadar değerlisin.

    Ama insan yalnızca yaptıklarından mı ibarettir?

    Günümüz dünyası hızla akıyor. Karar vermek için durmaya izin yok. Tereddüt, kararsızlık ya da yönsüzlük neredeyse kişisel bir kusur gibi görülüyor. Herkes bir yolda ilerliyor gibi. En azından öyle görünmek zorunda. Çünkü görünmeyen bir yol, sanki hiç var olmamış sayılıyor.

    Bu hızın içinde “ben kimim?” sorusu lüksleşiyor. Cevabı net olmayan her şey gibi erteleniyor. Halbuki insanı asıl yoran şey belirsizlik değil, belirsizlikle yüzleşememek.

    Bir şey olmaya çalışmak, çoğu zaman bir şey olmaktan daha kolay. Çünkü olmak; durmayı, dinlemeyi ve bazen vazgeçmeyi gerektirir. Olmak, başkalarının beklentilerini değil kendi sesini ciddiye almayı ister. Ve bu ses çoğu zaman rahatsız edicidir. Net değildir. Hatta bazen çelişkilidir.

    İnsan bu yüzden kendine yabancılaşır. Sevmediği hayatlara alışır, istemediği rolleri “mantıklı” bularak kabul eder. Bir süre sonra da bu hayatın kendisine ait olduğunu sanır. Oysa alışmak, benimsemek değildir. Sadece yorulmuş olmaktır.

    Sosyal medya bu yabancılaşmayı daha da derinleştirir. Herkesin hayatı düzgün bir anlatıya sahiptir orada. Başlangıçlar, dönüm noktaları, başarılar… Kimse arada kalmışlıklarını paylaşmaz. Kimse neyi istemediğini, neyi beceremediğini anlatmaz. Böylece insan kendi karmaşasını, başkalarının kurgulanmış netliğiyle kıyaslar.

    Bu kıyasın sonucu çoğu zaman aynıdır: eksiklik hissi.

    Oysa kimse, bir başkasının iç dünyasını tam olarak bilmez. Kimse bir hayatın tamamını görmez. Görülen yalnızca seçilmiş anlar, parlatılmış cümlelerdir. Ama insan yine de kendini yetersiz hisseder. Çünkü herkes bir şey olurken, kendisi hâlâ sorularla dolaşıyordur.

    Belki de asıl sorun burada başlar. Çünkü toplum, soruları değil cevapları ödüllendirir. “Bilmiyorum” demek zayıflık sayılır. Oysa bilmemek, düşünmenin başlangıcıdır. Kendini tanımanın ilk adımıdır.

    Bir insanın kim olduğunu anlaması, çoğu zaman ne olmak istemediğini fark etmesiyle başlar. Ama bu farkındalık sessizdir. Alkışlanmaz. CV’ye yazılmaz. O yüzden değersiz sanılır. Halbuki insanın kendine en çok yaklaştığı anlar, tam da bu sessiz anlardır.

    Bir şey olma telaşı, insanı kendi iç sesinden uzaklaştırır. Çünkü o ses genellikle yavaş konuşur. Aceleye gelmez. Dinlemek emek ister. Modern hayat ise emek isteyen her şeyi erteler.

    Bu yüzden birçok insan, başkalarının hayatlarına benzer hayatlar kurar. Aynı hedefler, aynı cümleler, aynı hayaller. Çünkü benzemek, sorgulamaktan daha güvenlidir. Ama bu güvenlik duygusu, zamanla bir boşluğa dönüşür. Her şey yolunda görünürken, insanın içi yolunda değildir.

    Kendini kaybetmek, bir anda olmaz. Küçük kabullerin toplamıdır. Biraz susarak, biraz erteleyerek, biraz da “sonra bakarım” diyerek olur. Ta ki bir gün durup “Ben ne zaman bu hale geldim?” diye sorana kadar.

    Belki de bu soruyu sormak, bir şey olma yarışında geride kalmak değildir. Belki tam tersine, gerçekten başlamaktır.

    Kim olduğumuzu hatırlamak, çoğu zaman cesaret ister. Çünkü bu hatırlayış, bazı hayallerden vazgeçmeyi gerektirir. Bazı beklentileri boşa çıkarmayı. Bazen de yanlış bir yolda yürüdüğünü kabul etmeyi. Ama insan, kendine dürüst olmadan hiçbir yere varamaz.

    Henüz bir şey olmamış olmak, bir eksiklik değildir. Aksine, ihtimallerle dolu bir alandır. İnsan, kendini bir kalıba sokmadan önce tanıyabilirse, belki de en büyük kazanımı elde eder: kendisiyle uyumlu bir hayat.

    Bir şey olmak, geçici olabilir. Ünvanlar değişir, roller biter, başarılar unutulur. Ama kendin olmak, kalıcıdır. İnsan her şeyini kaybedebilir ama kendini kaybettiğinde geriye tutunacak bir şey kalmaz.

    Belki de mesele, herkes gibi bir şey olmak değil;
    Kimsenin yerine koyamayacağı biri olabilmektir.

    Ve belki de bu, en zor ama en anlamlı yolculuktur.

    Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi Logo

    Kamisa

    Kamisa; kadim bir bilgenin modern çukurdan yükselen çağrısıdır.

    2026 © Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi. Tüm hakları saklıdır. | ISSN 3108-7582

    • @kamisadergi
    • @kamisa.dergi
  • Sürünün İtirafı: Hakikatin İnfazı

    Sürünün İtirafı: Hakikatin İnfazı

    Sürünün İtirafı: Hakikatin İnfazı

    Yayın Tarihi: 13.03.2026 | Yazar Adı: Vora | Çizer Adı: Melda KAZANCI | Tür: Felsefi Manifesto

    Biz empati yaparız. Ama bizim empatimiz, senin o steril laboratuvarlarında analiz ettiğin, parçalarına ayırdığın cinsten bir “anlama” çabası değildir. Bizim empatimiz bir kuşatmadır; seni kendimize benzetme, rengimize boyama arzusudur. Eğer rengin tutmuyorsa, eğer dokun bizde bir yabancılık hissi uyandırıyorsa, seni kendi ruhundan kazımaya başlarız. En çok da sen sustuğunda yaparız bunu. Çünkü susan insan, içinde bir ordu saklayan kusursuz bir haindir. Sessizlik, bizim için bir komplodur. Ne düşündüğünü bilmiyorsak, o karanlık boşluklarını en korkunç ihtimallerle, en kirli niyetlerle doldururuz. Biz belirsizliğin titrek gölgesinde yaşamayı reddederiz. Belirsizlik, kontrol edilemeyen bir kaostur; oysa biz düzenin, netliğin ve celladın ipindeki o kör düğüm kadar kesin olan tanımların müritleriyiz. Seni bir etiketle damgalamak, seni dünyamıza kabul etmenin tek ve geri dönülemez yoludur. Eğer bir tanımın, bir kalıbın, bir safın yoksa, bizim gözümüzde yok hükmündesin demektir.

    Empati dediğimiz şey de zaten budur: Seni, bizim belirlediğimiz o daracık hücreye yerleştirmek ve orada kalmanı izlemek. Seni “anlamak” demek, seni bize köle etmek demektir. Senin gibi “aykırı” olanlar, sadece rahatsız edici birer pürüz değil, aynı zamanda bizim inşa ettiğimiz o kutsal ve kırılgan yapıya yönelik birer suikast girişimidir.

    Sen, o lanetli ve buz gibi sorularını vaktinden önce sorarsın. Biz henüz cevabın konforlu yorganına sarılıp uyumamışken, sen sorunun soğuk kılıcını boğazımıza dayarsın. Cevabı aceleye getirmezsin; oysa biz çabuk rahatlamak, hemen inanmak ve bir an önce infaz etmek isteriz. Hislerin o dokunulmaz, o tanrısal kutsallığını kabul etmezsin. Bizim için birer iman meselesi olan öfkelerimizi, bin yıllık nefretlerimizi ve kanla beslenen aşklarımızı sen birer kadavra gibi masaya yatırır, onları incelemeye cüret edersin. Bir düşüncenin doğru olup olmadığıyla ilgilenirsin; o düşünceyi haykıran ağzın kime ait olduğuyla, o ağzın bizim soyumuzdan gelip gelmediğiyle değil. Bizim dünyamızda bu, en aşağılık, en bağışlanamaz saygısızlıktır. Çünkü biz fikirleri, onları taşıyan kişilerin toplumsal ağırlığıyla, cübbelerinin görkemiyle ve bize verdikleri güvenle tartarız. Biz fikre değil, o fikri taşıyanın heybetine, bizimle olan uyumuna biat ederiz.

    Sen ise bu bağı kutsal olmayan bir bıçakla kesip atıyorsun. Düşünceyi bağlamından, o sıcak ve korunaklı yuvasından çekip çıkarıyor, çıplak ve merhametsiz bir ışığın altına koyuyorsun. Biz buna “insanlıktan kopmak” deriz. Bizim gözümüzde sen, damarlarında kan yerine mantık denen o gri ve ruhsuz sıvı akan bir canavarsın. Çünkü insan dediğin şey, senin o taptığın “mantıkla” değil, kadim ve karanlık reflekslerle yaşar. Kalabalığın o devasa, tek parça olan, binlerce yıllık korkuyla bilenmiş refleksiyle… Meydanda tek bir ağızdan feryat ediyorsak, senin gözyaşın da bizimkilerle aynı yöne akmalı. Biz öfkeyle sokaklara dökülmüş, meşaleleri ateşlemişsek, senin de yumrukların bizimle aynı hızda sıkılmalı. Bizim kutsal dediğimiz o dokunulmaz tabuta mesafe koyuyorsan, sen zaten o mesafenin içinde kendi mezarını kazıyorsun demektir.

    Sana empati yapmadığını söylüyoruz, evet. Bunu binlerce kez, binlerce farklı dilde haykırıyoruz. Çünkü bizim lügatimizde empati, mutlak bir boyun eğme, kolektif bir uyumdur. Bizimle aynı notadan bağırmıyorsan, evrenin o muazzam korosunu bozuyorsun demektir. Ve sen, en kötüsünü yapıyorsun: Bunu bir cehaletle değil; bilinçli, seçilmiş bir iradeyle, korkutucu bir soğukkanlılıkla yapıyorsun. Bizim en derin korkumuz da budur: Senin bilerek “biz” olmaman.

    Biz senin adına hissetme lütfunda bulunduk. Senin adına karalar bağladık, senin adına meydanlarda diz dövdük, senin adına düşmanlar yarattık. Sen sustuğunda, senin o tekinsiz sessizliğini biz kendi yargılarımızla doldurduk; taraf olmayanı zorla taraf yaptık, safları sıklaştırdık ki aradan sızacak bir gerçeklik kalmasın. Ve sen hâlâ o kibirli, o yukarıdan bakan ağzınla “objektiflik” diyorsun. Bu kelime, bizim sıcak inançlarımıza fırlatılmış bir buz parçasıdır ve biz soğuğu affetmeyiz. Mekanik, ruhsuz ve dışlayıcı… Biz sıcak yargıları severiz. Hızlıca verilen, celladı yormayan, çoğunluğun vicdanını bir ninnice uyutan, “oh” dedirten yargıları severiz. Bizim için gerçek, çoğunluğun parmak kaldırdığı şeydir. Senin o yalnız başına bulduğun hakikat, bizim kalabalık yalanımızın yanında bir toz tanesi bile değildir.

    Unutma ki biz, dün seni meydanlarda yakanların torunlarıyız. O kanlı miras bizim damarlarımızda dolaşıyor. Eskiden işimiz daha basitti, daha dürüsttü. Meydanlarda odunlar istiflenir, meşale kalabalığın uğultusuyla havaya kalkar ve senin o aykırı soruların alevlerin çatırtısıyla bastırılırdı. Ateş netti. Ateş, şüpheyi anında küle dönüştürürdü. O zamanlar sana “cadı” derdik, “iblisle pazarlık yapan” derdik. Çünkü bizim anlayamadığımız her zekâ, hissedemediğimiz her derinlik, ancak şeytani bir kaynaktan gelebilirdi. Senin o objektifliğin, bizim için şeytanın en büyük hilesiydi: Bizi bize sorgulatan o uğursuz ışık.

    Şimdi daha zarif yöntemlerimiz var, evet. Artık meydanlarda fiziksel odunlar yığmıyoruz belki ama seni kelimelerin o kör ateşiyle yakıyoruz. “Empati” diyoruz sana, onu bir kırbaç gibi sırtında şaklatıyoruz. “İnsan ol” diyoruz, aslında “Bizim gibi bir köle ol” demek istiyoruz. “Biraz hisset” diye baskı yaparken, aslında senin o berrak zihnini bizim bulanık duygularımızla lekelemek istiyoruz. Bizim sınırımızda nefes almadığın sürece, her soluğun bize çalınmış bir hak gibi geliyor.

    Sen bu kolektif cinnete, bu kutsal deliliğe uymadığında seni ahlaksız ilan ediyoruz. Ahlak nedir ki? Ahlak, çoğunluğun korkularını gizlemek için uydurduğu o devasa, paslı ezberden başka bir şey değildir. Ve bu ezberi bozan her dahi, her aykırı ruh, bizim kokuşmuş düzenimiz için birer virüstür. Biz yanlış yaptığımızı asla düşünmeyiz. Nasıl düşünebiliriz ki? Biz aynı anda düşünüyoruz. Binlerce beyin tek bir merkezden kumanda ediliyormuş gibi aynı anda kızıyor, aynı anda nefret ediyor ve aynı anda o geri dönülemez kararları veriyoruz. Bu kadar çok insanın aynı anda yanılıyor olabileceği fikri, bizim dünyamız için kıyamettir. Bu yüzden haklıyız. Sayımız kadar haklıyız!

    Sen yalnızsın. Yalnızlığın, senin en büyük suçun ve hastalığındır. Biz kalabalığız. Kalabalığımız, bizim hem kalkanımız hem de hakikatimizdir.

    Empati yaptığımızı sanırken aslında sadece kendi yankımızı dinliyoruz. Senin o benzersiz aynanda, biz sadece kendi çirkin suretimizi, kendi çarpık yargılarımızı görmek istiyoruz. Göremediğimizde ise o aynayı kırmayı, seni o cam kırıkları üzerinde yürütmeyi bir kutsal hak görüyoruz. Biz konuşurken tek bir devasa, şekilsiz ağızdan dökülen kelimeleri fark etmiyoruz bile. Sesimizin yüksekliğini, haklılığımızın sarsılmaz kanıtı sanıyoruz. Ama bu ses bize ait değil. Bu ses, yüzyılların karanlık mahzenlerinden gelen o tozlu alışkanlık. Bu ses, tek başına kalmaktan, aynada kendi gerçeğiyle yüzleşmekten ölesiye korkan bir türün hayvansal çığlığı.

    Yine de sana bunu asla itiraf etmeyeceğiz. Senin haklı olma ihtimalini, o ateşlerin en kor yerinde bile kabul etmeyeceğiz. Çünkü birinin kurban edilmesi gerekiyorsa, o kurban asla “biz” olmayacağız. Birinin canı yanacaksa, bu çoğunluğun o sığ huzuru için, senin o aykırı ve berrak canın olacak. Bizim konforumuz, senin onurundan; bizim yalanımız, senin soğuk hakikatinden daha kutsaldır.

    Geçmişin o isli meydanlarını düşün. Odunların kokusunu burnunda hisset. Biz o gün oradaydık, bugün de buradayız. Sadece üzerimizdeki cübbeler değişti, meşalelerin yerini ekranlar ve yargılar aldı. Ama iştahımız aynı. Seni yok etme arzumuz her zamankinden daha taze.

    Şimdi son seçimini yap. Ya bizim o sıcak, boğucu, güvenli ve kör karanlığımıza teslim ol; ya da o dışarıdaki buz gibi yalnızlığında, bizim nefretimizle ısınmayı öğren.

    Seçim yok aslında. Sadece son var.

    Şimdi sus. Ya da yan.

    Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi Logo

    Kamisa

    Kamisa; kadim bir bilgenin modern çukurdan yükselen çağrısıdır.

    2026 © Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi. Tüm hakları saklıdır. | ISSN 3108-7582

    • @kamisadergi
    • @kamisa.dergi