Dergi Sayısı: 02 Hypatia | Hazırlayan: Vora | Konuk: Doç. Dr. Mehmet Fatih IŞIK | Tür: Röportaj | Okuma Süresi: 7 Dakika
V: Günümüzde Hypatia, sinemadan edebiyata kadar popüler kültürde sıkça karşımıza çıkan, adeta trajik bir “mit” haline getirilmiş bir figür. Ancak popüler kültür figürleri genelde tarihsel gerçeklerinden kopabiliyor. Bir felsefeci gözüyle baktığımızda, popüler kültürün bize sunduğu “romantik/mağdur Hypatia” imgesi ile gerçek tarihteki “entelektüel ve lider Hypatia” arasındaki en büyük uçurum nedir?
Doç. Dr. Mehmet Fatih IŞIK: Bana göre popüler kültürün en büyük yanılgısı, Hypatia’yı yalnızca trajik ölümü üzerinden tanımlamasıdır. Sinema ve edebiyatta çoğu zaman karşımıza çıkan Hypatia figürü, fanatizmin kurbanı olmuş güzel, yalnız ve mağdur bir kadın olarak sunulur. Elbette onun vahşice katledilmesi tarihsel bir gerçektir; ancak Hypatia’yı yalnızca bu trajediye indirgemek, onun asıl tarihsel önemini gölgede bırakmaktadır.
Gerçek tarihsel Hypatia, her şeyden önce bir kurban değil, bir entelektüel otoritedir. O, İskenderiye’de yalnızca ders veren bir filozof değil; dönemin siyasi elitleri üzerinde etkisi bulunan, farklı inançlardan öğrencileri aynı çatı altında buluşturan ve Yeni-Platoncu düşüncenin en önemli temsilcilerinden biri olan bir düşünce lideridir. Matematik, astronomi ve felsefe alanlarında çalışmalar yürütmüş; öğrencileri arasında valiler, bürokratlar ve din adamları yetiştirmiştir.
Popüler kültür çoğu zaman Hypatia’nın ölümünü merkeze koyarken, tarihsel gerçeklik onun yaşamını merkeze koymayı gerektirir. Çünkü onu önemli kılan yalnızca nasıl öldüğü değil, nasıl yaşadığıdır. Bilgi üretmesi, düşünmeyi teşvik etmesi, farklılıkları çatışma nedeni değil zenginlik olarak görmesi ve erkek egemen bir toplumda entelektüel bir otorite kurabilmiş olması, onu çağının çok ötesine taşımıştır. Dolayısıyla romantik-mağdur Hypatia ile gerçek Hypatia arasındaki temel fark şudur: Biri tarihin pasif kurbanıdır; diğeri ise tarihe yön veren aktif bir öznesidir.
V: Hypatia felsefe ve bilim tarihinde ismi günümüze ulaşabilmiş nadir antik çağ kadınlarından biri. Tarih boyunca kadınların felsefi ve bilimsel üretime katkı sağlamadığına dair yerleşik, eril bir önyargı var. Düşünce tarihinde kadınların ürettiklerinin bu denli görmezden gelinmesi veya unutturulması sizce yapısal bir hafıza silme operasyonu mu, yoksa sadece dönemsel şartların bir sonucu mu?
Doç. Dr. Mehmet Fatih IŞIK: Bu soruya yalnızca dönemsel şartlar üzerinden cevap vermek eksik kalır. Çünkü elimizdeki tarihsel veriler, kadınların düşünce ve bilim tarihinden sistematik biçimde dışlandıklarını göstermektedir. Dolayısıyla burada sadece tesadüfi bir unutuluş değil, aynı zamanda yapısal bir görünmezleştirme mekanizması söz konusudur.
Felsefe tarihi kitaplarına baktığımızda çoğunlukla erkek filozofların isimleriyle karşılaşırız. Bu durum birçok insanda “demek ki tarihte kadın filozof yokmuş” algısı oluşturur. Oysa Krotonlu Theano’dan Aspasia’ya, Diotima’dan Hildegard Von Bingen’e, Christine de Pizan’dan Hannah Arendt’e kadar yüzlerce kadın düşünür bulunmaktadır. Sorun kadınların üretmemesi değil, ürettiklerinin tarih yazımı içerisinde yeterince görünür kılınmamasıdır.
Hypatia bu durumun en sembolik örneklerinden biridir. Çünkü onun varlığı bile “kadınlar felsefe yapamaz” ya da “bilime katkı sunamaz” şeklindeki eril önyargıyı tek başına çürütmektedir. Birçok tarihsel anlatı, kadınların düşünsel katkılarını ya erkek figürlere atfetmiş ya da onları tali bir unsur olarak göstermiştir. Bu nedenle mesele yalnızca tarihsel koşullar değildir. Elbette savaşlar, kütüphane yangınları ve eserlerin kaybolması gibi etkenler rol oynamıştır. Ancak aynı zamanda erkek merkezli tarih yazımının da bu unutuluşta önemli bir payı vardır. Ben bunu doğrudan bir komplo olarak değil; fakat yüzyıllar boyunca kurumsallaşmış bir kültürel hafıza seçiciliği olarak değerlendiriyorum.
Bugün yapılması gereken şey, kadınları tarihe sonradan eklemek değil; zaten tarih boyunca var olan katkılarını görünür kılmaktır.
V: Hypatia cinayetini, tarihsel kayıtlardaki ilk kurumsallaşmış ‘mizojini’ örneklerinden biri olarak görebileceğimizi biliyoruz. Ancak meseleye daha derinden baktığımızda, egemen sistemlerin derdinin sadece fiziksel olarak kadının varlığıyla değil, doğrudan ‘kadının ürettiği bilgi ve bilgelikle’ olduğunu seziyoruz. Sistem, rasyonel düşünen, sorgulayan ve toplum üzerinde entelektüel bir otorite kuran kadını neden yapısal bir tehdit olarak algılar? Bilginin ve felsefenin eril akıl tarafından tekelleştirilme arzusu, Hypatia şahsında felsefe tarihine nasıl bir kırılma yaşatmıştır?
Doç. Dr. Mehmet Fatih IŞIK: Hypatia örneğinde hedef alınan şey yalnızca bir kadın bedeni değildir; aynı zamanda bilgi üreten, öğreten ve toplumsal etki yaratan bir akıldır. Tarih boyunca birçok iktidar yapısı, bilgi üretimini kendi meşruiyetinin temel kaynaklarından biri olarak görmüştür. Bu nedenle bilgi üzerinde söz sahibi olan kişiler aynı zamanda iktidar üzerinde de etkili olurlar.
Hypatia’nın tehlikeli görülmesinin nedeni de budur. O yalnızca ders veren bir akademisyen değildi; yöneticilerin danıştığı, öğrencileri üzerinde güçlü bir etkisi bulunan ve farklı inanç gruplarını ortak bir düşünce zemini etrafında buluşturabilen bir figürdü. Üstelik bunu erkek egemen bir toplumda gerçekleştiriyordu.
Patriarkal sistemler açısından sorun yalnızca kadının görünür olması değildir; kadının bilgi üretmesi ve otorite kurmasıdır. Çünkü bu durum, kadınların edilgen ve bağımlı olması gerektiğine ilişkin toplumsal kabulleri doğrudan sarsar. Hypatia’nın varlığı, kadınların yalnızca öğrenebileceğini değil, öğretebileceğini de göstermiştir. Bu nedenle onun öldürülmesi, yalnızca bireysel bir cinayet değil; sembolik bir susturma girişimidir. Felsefe tarihinde yaşanan kırılma tam da burada ortaya çıkar. Çünkü Hypatia’nın ölümü, eleştirel düşünce ile dogmatik otorite arasındaki çatışmanın sembollerinden biri haline gelmiştir. Aynı zamanda kadınların bilgi alanındaki varlığının ne kadar güçlü bir tehdit olarak algılanabildiğini de göstermektedir. Dolayısıyla Hypatia cinayeti, yalnızca bir kadının ölümü değil; bilginin kim tarafından üretileceği ve kimin konuşma hakkına sahip olacağı sorunu etrafında şekillenen tarihsel bir mücadeledir.
V: Dogmatik sistemlerin ve otoriter yapıların toplumu kontrol altında tutmak için her çağda en çok beslendiği duygu ‘korku’dur. Hypatia’nın ise tam aksine, bu yapıların inşa ettiği asırlık korkuların üzerine zekasıyla yürüyen bir figür olduğunu görüyoruz. Felsefi bir düzlemde baktığımızda; korku neden egemen yapılar için bu kadar kullanışlı bir yönetim enstrümanıdır? Hypatia şahsında cisimleşen o ‘korkunun üzerine gitme ve yüzleşme’ istenci, sadece entelektüel bir tavır mıdır, yoksa dogmatik sistemlerin temeline dinamit koyan radikal bir eylem midir?
Doç. Dr. Mehmet Fatih IŞIK: Korku, insan davranışlarını yönlendirmenin en etkili araçlarından biridir. Korkan insan sorgulamaktan vazgeçebilir, itaat etmeyi güvenli bulabilir ve eleştirel düşünceden uzaklaşabilir. Bu nedenle tarih boyunca birçok otoriter yapı, korkuyu siyasal ve toplumsal kontrol mekanizması olarak kullanmıştır.
Felsefe ise tam tersine korkunun üzerine gitmeyi gerektirir. Çünkü felsefe soru sormaktır; soru sormak da belirsizliğe ve risk almaya cesaret etmektir. Hypatia’nın yaşamı bu anlamda son derece öğreticidir. O, dönemin hâkim dogmalarına rağmen düşünme hakkını savunmuş, eleştirel aklı korumuş ve farklı görüşlerin birlikte var olabileceğini göstermiştir. Bundan dolayı onun tavrını yalnızca entelektüel bir faaliyet olarak görmek eksik olur. Çünkü düşünmenin kendisi bazen politik bir eyleme dönüşebilir. Özellikle de düşünmenin yasaklandığı ya da sınırlandırıldığı dönemlerde…
Hypatia’nın cesareti, korkuya teslim olmamayı ifade eder. Bu nedenle onun tutumu, yalnızca bireysel bir erdem değil; dogmatik sistemlerin temel dayanaklarını sarsan bir meydan okumadır. Çünkü dogmatizm kesinlik ister; felsefe ise sorgulama. Dogmatizm itaat ister; felsefe ise düşünme. Hypatia’nın temsil ettiği şey tam olarak bu ikinci çizgidir. Bu yönüyle bakıldığında Hypatia’nın yaşamı, aklın korkuya karşı direnişinin tarihsel sembollerinden biridir.
V: Tarihsel anlatıların büyük bir kısmı, Hypatia’nın katledilmesini ‘öfkeli bir Hıristiyan halk kitlesinin kontrolden çıkması’ veya ‘Petrus liderliğindeki radikal bir grubun anlık taşkınlığı’ olarak sunma eğilimindedir. Ancak bu, sorumluluğu birkaç piyonun üzerine yıkarak asıl azmettirici olan kurumsal ve siyasi aklı aklamak değil midir? Piskopos Cyril gibi figürlerin halkın dini duygularını manipüle edip Hypatia’yı hedef gösterdikten sonra hiçbir ceza almamalarını, hatta kilise tarihine adeta bir ‘zafer’ gibi geçmelerini göz önüne alırsak, Hypatia cinayeti tarihin ilk organize, planlı ve örtbas edilmiş ‘politik suikastı’ mıdır? Tarih yazımı, bu vahşetin arkasındaki asıl kurumsal suçluları gizleyerek bugüne kadar bizi kandırdı mı?
Doç. Dr. Mehmet Fatih IŞIK: Hypatia cinayetini yalnızca kontrolünü kaybetmiş bir kalabalığın öfke patlaması olarak okumak, olayın siyasal boyutunu gözden kaçırmak olur. Çünkü tarihsel kaynaklar incelendiğinde, olayın arka planında ciddi bir iktidar mücadelesinin bulunduğu görülmektedir. Özellikle İskenderiye Valisi Orestes ile Piskopos Cyril arasındaki güç çatışması, bu olayın anlaşılmasında kritik öneme sahiptir.
Hypatia’nın Orestes’e yakın olması ve şehir yönetimi üzerindeki entelektüel etkisi, onu yalnızca bir filozof değil aynı zamanda siyasi denklemin önemli bir aktörü haline getirmiştir. Bu nedenle onun hedef alınması tesadüfi değildir. Halkın dini duygularının manipüle edilmesi ve Hypatia’nın büyücülük ya da dinsizlik gibi suçlamalarla şeytanlaştırılması, siyasi amaçlarla kullanılan klasik propaganda yöntemleridir. Bu bağlamda cinayetin yalnızca dini değil, aynı zamanda politik bir karakter taşıdığı açıktır. Ancak onu “tarihin ilk politik suikastı” olarak nitelendirmek tarihsel açıdan iddialı olabilir; çünkü daha önce de benzer siyasi cinayetler yaşanmıştır. Fakat şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Hypatia cinayeti, dini söylemin siyasal amaçlar için araçsallaştırıldığı en çarpıcı örneklerden biridir.
Tarih yazımına gelince; burada doğrudan bir kandırmadan ziyade, uzun süre egemen olan anlatıların etkisinden söz etmek daha doğru olur. Geleneksel anlatılar çoğu zaman kurumsal aktörlerin sorumluluğunu geri plana iterken, olayları bireysel fanatizme indirgemiştir. Günümüzde yapılan tarihsel çalışmalar ise bu yaklaşımı sorgulamakta ve olayın arkasındaki siyasi, kurumsal ve ideolojik dinamikleri daha görünür hale getirmektedir. Dolayısıyla Hypatia’nın ölümü yalnızca geçmişe ait bir olay değildir. O, iktidar, bilgi, din, siyaset ve toplumsal cinsiyet ilişkilerinin kesişiminde duran ve hâlâ güncelliğini koruyan tarihsel bir semboldür.
V: Bu güzel röportaj için Kamisa ailesi olarak size çok teşekkür ederken son sözleriniz ne olur?
Doç. Dr. Mehmet Fatih IŞIK: Hypatia’nın mirası, yalnızca bir kadın filozofun ya da bilim insanının trajik sonu değildir. O, düşünmenin cesaret gerektirdiğini, bilginin çoğu zaman iktidarı rahatsız ettiğini ve özgür aklın tarih boyunca bedel ödediğini gösteren güçlü bir semboldür. Onun hikâyesi bize, farklılıkların çatışma nedeni değil zenginlik kaynağı olduğunu; din, dil, cinsiyet ve inanç ayrımlarının ötesinde ortak bir insanlık fikrinin mümkün olduğunu hatırlatmaktadır. Ayrıca Hypatia’nın bedeni susturulmuş olabilir; ancak temsil ettiği özgür düşünce, eleştirel akıl ve hakikat arayışı iki bin yıla yaklaşan bir süredir yaşamaya devam ediyor. Onu anlamak, yalnızca bir filozofu anlamak değil; düşünme cesaretini korumanın neden hâlâ hayati olduğunu anlamaktır.