Kütüphane Yanarken Neredeydiniz?

Dergi Sayısı: 02 Hypatia | Yazar Adı: Vora Görsel Tasarım: Vora | Tür: Manifessto | Okuma Süresi: 4 Dakika

Sizinle açık konuşacağım. Bu yazı, İskenderiye Kütüphanesi’ni kimin yaktığına dair tarihsel tartışmalar hakkında değil. O yangının tam olarak nasıl başladığı, hangi iktidarların rol oynadığı ya da hangi grubun son darbeyi vurduğu tarihçilerin işi. Onlar sadece yıkım memurlarıydı; görevlerini yaptılar ve tarihin o karanlık çöplüğüne gömüldüler. Bu yazı başka bir şey hakkında.

Bu yazı, o meşaleler kütüphanenin pencerelerinden içeri fırlatılırken, odalarında oturup “bu bizim alanımız değil” diyerek parşömenlerini temize çekmeye devam eden o steril, o kibirli, o çok aristokrat zihinler hakkında. Bu yazı tam olarak sizin hakkınızda.

Çünkü bir kütüphanenin yok olması için sadece bir kıvılcım yetmez. O kıvılcımın yanında sessiz kalan insanlar gerekir. Kendini olayların üzerinde görenler gerekir. Yangını izleyip bunun kendi meselesi olmadığını düşünenler gerekir.

Tarih kitapları İskenderiye Kütüphanesi’nin yıkılışını romantik bir trajedi gibi anlatmayı sever. Barbarlar geldi, yaktılar ve gittiler… Ne kadar konforlu bir yalan, değil mi? Vicdanınızı ne kadar güzel rahatlatıyor. Oysa biliyoruz ki hiçbir büyük hafıza sadece dışarıdan gelen bir darbeyle bütünüyle yok edilemez. Bir kütüphanenin yanması için gereken tek şey bir kıvılcım ve o kıvılcım fildişi kulelerinin pencerelerinden izleyen binlerce çift sessiz, tarafsız gözün konforudur.

Entelektüel dünyanın en iğrenç icadı nedir, bilir misiniz? Tarafsızlık. Elbette gerçeği arayan tarafsızlıktan söz etmiyorum. Ben sorumluluktan kaçmayı erdeme dönüştüren tarafsızlıktan bahsediyorum. İnsanların düşünme hakkı tehdit altındayken, bilginin kendisi saldırı altındayken, olup biteni sadece izlemeyi seçen o steril tarafsızlıktan. Siyasetin ve sokağın gürültüsünden uzak durduğunu iddia ederek kendi dehasını kutsayan o soyut akademik felsefe.

Hypatia’nın dersliklerinin hemen dışından çığlıklar yükselirken, kütüphanenin koridorlarında Öklid’in aksiyomlarını tartışmaya devam eden o seçkin zümre, tarafsız kaldıklarını sanıyordu. Onlara göre bilim, tarihin ve ideolojilerin üstündeydi; sokaktaki kavga ise sadece geçici bir ayak takımı hırgüründen ibaretti.

Şimdi soruyorum size: Kütüphane yanarken tarafsız kalmak ne anlama gelir?

Tarafsızlık, cehalete verilmiş en konforlu onaydır. Siz fildişi kulelerinizde “bilim siyaset üstüdür” diyerek formüllerinizi temize çekerken, sokaktaki o meşaleli barbarlar sizin adınıza bir gelecek tasarlıyorlardı. Kendinizi o barbarlardan üstün görüyordunuz, değil mi? Onların cehaletiyle alay ediyor, kendi rasyonel dünyanızın zarafetiyle övünüyordunuz. Ancak o meşale parşömene değdiği an, sizin o çok övündüğünüz entelektüel kibriniz, o barbarın öfkesinden daha yıkıcı bir araç hâline geldi. Çünkü barbar sadece yakıyordu; siz ise sessizliğinizle o yangına meşruiyet alanı kazıyordunuz.

Bir an için kendinizi o eski kütüphanelerden birinde hayal edin. Koridorlar bilgiyle dolu. Raflarda yüzyılların birikimi duruyor. Dışarıdaysa kalabalığın sesi giderek yükseliyor. Tam o sırada biri çıkıp şöyle diyor:

“Benim alanım geometri; sokaktaki meseleler beni ilgilendirmez.”

Bir başkası ekliyor:

“Ben yalnızca yıldızları incelerim.”

Bir diğeri:

“Bilim siyasetin üstündedir.”

Ne kadar tanıdık cümleler. Ne kadar rahatlatıcı. Ve ne kadar tehlikeli.

Burada bana meşru bir savunmayla, can korkusuyla karşı çıkacaklar olacaktır; biliyorum. “Sokakta barbarlar varken kelimelerle neyi savunabilirdik?” diyecekler. Bu, korkaklığın rasyonalize edilmesidir. Tarih bize gösteriyor ki, fanatizm fildişi kulelerine ilk saldırdığında her zaman tek bir kurban seçer; toplumu ürkütmeyecek, feda edilmesi kolay, düzeni bozduğu iddia edilen aykırı bir ses. Hypatia işte o ilk kurbandı. Onun çığlıklarına kulak tıkayanlar, kendi canlarını kurtardıklarını sandılar. Oysa o gün teslim ettikleri şey Hypatia’nın bedeni değil, rasyonel düşüncenin dokunulmazlığıydı. İlk tavizi verdiğiniz an, gelecekteki tüm infazların altına sessiz imzanızı atmış olursunuz. Mesele ölümü göze almak değildi. Mesele sessizliğin seni kurtarmayacağını anlayabilmekti.

Çünkü bilgi, onu koruyacak bir irade olmadığında sadece kırılgan bir kâğıt parçasına dönüşür. En kusursuz teoriler bile, onları savunacak cesaret yoksa birkaç sayfadan fazlası değildir. Bir toplum düşünmeyi bırakmaya başladığında, kitapların ne anlattığı artık kimsenin umurunda olmaz.

İşte entelektüel kibrin en trajik hâli burada ortaya çıkar. Kendini fanatizmin üstünde gören akıl, bazen fanatizme karşı ayağa kalkmayı da kendine yakıştıramaz. Kendi yüksek konumunu korumaya çalışırken, onu mümkün kılan zeminin yavaş yavaş yok edildiğini fark etmez. Oysa tarih bize gösteriyor ki cehalet bir kez içeri girdiğinde, odanızın kapısındaki tabelada ne yazdığıyla ilgilenmez. Bilim insanı olmanızla ilgilenmez. Filozof olmanızla ilgilenmez. Sanatçı olmanızla ilgilenmez. Bir kez düşüncenin değersiz olduğuna karar verildiğinde, hepiniz aynı rafın üzerindeki farklı kitaplara dönüşürsünüz.

Bir kütüphaneyi yok etmekle bir insanı susturmak arasında sandığımız kadar büyük bir fark yoktur. İkisi de aynı amaca hizmet eder: İnsanlığın soru sorma cesaretini azaltmak.

Bu yüzden mesele hiçbir zaman yalnızca kitaplar olmadı. Mesele, o kitapların temsil ettiği ihtimaldi. Mesele, insanların başka türlü düşünebilme ihtimaliydi. Mesele, yerleşik olanı sorgulayabilme ihtimaliydi.

Hypatia meydanda parçalanırken sessiz kalanlar, aslında kütüphane yanarken de aynı köşede bekleyenlerdi. Onlar, gerçeğin kendi kendine ayakta kalabileceğine inanan aciz romantiklerdi. Oysa gerçek, etten ve kemikten insanların onu haykıracak cesareti kadardır.

Kütüphane yanarken neredeydiniz? Muhtemelen “düzenin bozulmaması” gerektiğini vaaz eden o resmi bildirileri okuyor ya da yeni egemenlerin gözüne girmek için rasyonel teorilerinizi dogma diline nasıl tercüme edeceğinizi hesaplıyordunuz.

İşte entelektüel kibrin en acınası hali: Kendini her şeyin üstünde sanırken, aslında egemenlerin elinde kullanışlı birer diplomadan ibaret olmak.

Şimdi arkanıza yaslanın ve bu anlattıklarımın sadece bin beş yüz yıl önce yaşanmış uzak bir masal olduğunu düşünerek kendinizi avutun. İşte tam da bu yüzden suç ortağısınız. Bugün de kütüphaneler yanıyor; meydanlarda değil, daha modern, daha dijital, daha “şık” sansür mekanizmalarının içinde. Bugün de birileri düşünceleri, alternatifleri, kuşkuları ve zekayı sistematik olarak tasfiye ediyor. Hâlâ birileri konforunu korumak için sessizliği seçiyor. Hâlâ birileri tarafsızlığın sorumluluktan muaf tuttuğunu sanıyor.

Oysa tarafsızlık her zaman nötr değildir. Bazen sadece gecikmiş bir teslimiyettir.

Bu yüzden soru hâlâ aynı. Kütüphane yanarken neredeydiniz? Daha da önemlisi, şu an yanan o yeni kütüphaneleri izlerken, hangi tarafsız yalanın arkasına saklanıyorsunuz?

Kamisa; kadim bir bilgenin modern çukurdan yükselen çağrısıdır.

2026 © Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi. Tüm hakları saklıdır. | ISSN 3108-7582