Şehri Yürürken Unutmak

Şehri yürürken unutmak ve kentsel yabancılaşma temalı felsefi illüstrasyon, Kamisa E-Dergi.

Dergi Sayısı: 01 Yabancılaşma | Yazar Adı: Zehra Çizer Adı: Melda KAZANCI | Tür: Öykü | Okuma Süresi: 3 Dakika

Şehir sabahları kendini tekrar ederek başlıyordu. Aynı sesler, aynı acele, aynı yarım bakışlar. Kapılar kapanıyor, pencereler açılıyor, insanlar birbirlerini görmeden birbirlerinin önünden geçiyordu. Adam, bu hareketin içinde yürürken, şehrin onu taşıdığına değil; ittiğine inanıyordu. Burada kimse bir yere davet edilmezdi. Herkes yalnızca sürüklenirdi.

Sokağa çıktığında havanın soğuk mu sıcak mı olduğunu ayırt edemedi. Şehir, havayı da kendine benzetmişti: ne hissettiren ne de tamamen yok sayılabilen bir hâl. Adımlarını hızlandırdı. Yavaşlamak, düşünmeye neden oluyordu. Düşünmekse şehirle yapılan sessiz anlaşmaya aykırıydı.

Durakta bekleyen insanlar birbirlerine yakın duruyor, ama aralarında ölçülebilir bir mesafe bırakıyordu. Bu mesafe, bedenlerden çok zihinler arasındaydı. Adam, insanların yüzlerine baktı. Her yüz bir yere yetişmeye çalışıyor, ama hiçbir yüz varmak istemiyordu. Otobüs geldiğinde herkes aynı anda hareket etti. Sanki tek bir organizmanın parçalarıydılar.

İçerideki hava ağırdı. Camlar buğuluydu. Adam, camdaki yansımasına baktı. Yüzü tanıdıktı; ama bir zamandır bu yüzle konuşmadığını fark etti. İnsan, kendisiyle konuşmayı bıraktığında başkalarıyla da yalnızca ses çıkarırdı. Otobüs ilerledikçe şehir akıyordu. Ama bu akış bir nehre değil, kapalı bir döngüye benziyordu.

Bir durakta indi. Neden indiğini bilmiyordu. Bazen şehir, insana inmesi gereken yeri hissettirirdi. Karşısında eski bir saha vardı. Telleri eğrilmiş, çizgileri silinmişti. Bir zamanlar burada koşan çocukların sesini hatırlamaya çalıştı. Hatırlayamadı. Sadece sesin yokluğunu hissetti. Şehir, geçmişi hatırlatmazdı; yalnızca eksikliğini bırakırdı.

Sahanın kenarında durdu. Toprağın üzerinde izler vardı ama kime ait oldukları belli değildi. Adam, şehirde her şeyin böyle olduğunu düşündü. İzler vardı, ama sahipleri yoktu. İnsanlar geçiyor, hayatlar yaşanıyor, ama hiçbir şey gerçekten birine ait olmuyordu. Aidiyet, burada unutulmuş bir kelimeydi.

Yürümeye devam etti. Sokaklar birbirine benziyordu. Bir binayı diğerinden ayıran tek şey, üzerindeki tabelaydı. Tabelalar da sık sık değişiyordu zaten. Adam, bu değişimin bir hareket değil, bir yerinde sayma biçimi olduğunu düşündü. Şehir, değişerek sabit kalıyordu.

Bir kafeden dışarı taşan konuşma sesleri duydu. İçeride insanlar gülüyordu. Gülüşlerin gerçek mi yoksa alışkanlık mı olduğunu ayırt edemedi. Camın arkasından baktı. Masalarda oturan insanlar birbirlerine dönüktü ama aralarındaki mesafe korunuyordu. Kimse gerçekten temas etmiyordu. Adam, içeri girmedi. Camın arkasında kalmak daha güvenliydi. Cam, yabancılaşmanın en saydam hâliydi.

Yoluna devam etti. Kalabalık arttıkça yalnızlık da artıyordu. Şehir, insanları bir araya getirerek ayırıyordu. Adam, bunun kişisel olmadığını biliyordu. Bu bir tercih değil, bir sonuçtu. Şehir böyle kurulmuştu. İnsan, bu düzenin içinde yalnızca uyum sağlardı.

Bir apartmanın önünde durdu. Kapının önünde eski bir ilan vardı. Yazılar silinmişti. Ne duyurduğu belli değildi. Adam, bir zamanlar burada bir şeylerin çağrıldığını düşündü. Şimdi ise kimse kimseyi çağırmıyordu. Herkes kendi sessizliğine dönüyordu.

Akşam yavaşça çöktü. Işıklar yandı. Şehir aydınlandıkça yüzler silikleşti. Adam, bu ışığın gerçeği görünür kılmadığını fark etti. Aksine, her şeyi aynılaştırıyordu. Gölgeler kayboldukça insanlar da birbirine karışıyordu.

Bir köprüden geçti. Aşağıda akan suya baktı. Su ilerliyordu. Şehir ilerlemiyordu. İnsanlar ilerliyordu ama nereye gittiklerini bilmiyorlardı. Adam, ilk kez durdu. Gerçekten durdu. Şehrin akışının dışında kaldı. Bu duruş, kısa sürdü ama ağırdı.

Şunu fark etti: Şehir onu dışlamamıştı. Onu yavaş yavaş kendisine benzetmişti. Yabancılaşmak, kovulmak değildi. Uzun süre kalmaktı.

Derin bir nefes aldı. Nefes almak hâlâ mümkündü. Bu, küçük ama önemli bir bilgiydi. Yürümeye devam etti. Çünkü şehir, duranı affetmezdi. Ama insan, bazen yürüyerek bile kendisini kaybedebilirdi.

Adam kalabalığın içine karıştı. Şehir onu yeniden kabul etti.

Sessizce.

Şartsız.

Eksilterek.

Kamisa; kadim bir bilgenin modern çukurdan yükselen çağrısıdır.

2026 © Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi. Tüm hakları saklıdır. | ISSN 3108-7582