Dikey Mezar Taşı

Yayın Tarihi: 13.07.2026 | Yazar Adı: CONF. | Görsel Tasarım: Nurgül ZEYBEK | Tür: Mensur Şiir

Alnımı yasladığım bu ahşap, dünyanın en soğuk duvarı sanki. Parmak uçlarım, kapının damarlarında senin izini sürüyor ama nafile. İçeridesin. Ya da senin boşluğun içeride. Ben ise bu sınır çizgisinde, bir kâğıt kesiği kadar ince ve sızılı bir yerdeyim. Dizlerim mermerin soğuğuyla birleştiğinde canım yanmıyor; çünkü içimdeki o devasa kırılma, dışarıdaki her türlü acıyı hükümsüz kılıyor. Yavaşça çöküyorum. Yerçekimi değil bu, pişmanlığın omuzlarıma binen tonlarca ağırlığı.

Affetmem gereken o kadar çok an var ki, hangisinden başlayacağımı bilemiyorum. Kalbim, sanki bir mengenede sıkışıyor. Oysa ne kadar da hoyrattık zamanı harcarken. Odanın kapısını bir daha hiç açılmayacakmış gibi kapattığım o gün, aslında ruhumu da o anahtarla birlikte içeri fırlattığımı bilmiyordum. Şimdi burada, bir dilenci gibi o kapının eşiğinde, senin sesinin kırıntılarını bekliyorum.

Pişmanlık… En çok da o son kavga için değil, o en son “seni seviyorum”u alelade bir şekilde, ağzımın kenarıyla söylediğim için yanıyorum. İnsan, veda edeceğini bilmediği birine nasıl bu kadar sıradan davranabilir? O sabah mutfakta bardağını masaya bırakırken çıkardığın o tok ses, şimdi zihnimde bir çığlık gibi yankılanıyor. Neden o an durup yüzüne uzun uzun bakmadım? Neden parmaklarımı yüzünde gezdirip o anı bir mühür gibi hafızama kazımadım? Sıradan bir salı günüydü. Sen gittin ve salı günü, takvimin o yaprağında asılı kaldı. Ben o sabahtan beri her uyandığımda aynı salı gününün karanlığına açıyorum gözlerimi.

İçeride bıraktığım o odayı düşündükçe genzim yanıyor. Masanın üzerindeki o toz tabakası, aslında benim seni her gün biraz daha unutmam için yağan bir kar sanki. Ama unutmuyorum. Aksine, o tozun altındaki her ayrıntı zihnimi bir bıçak gibi kesiyor. Yarım bıraktığın o mektup, kapağı açık kalmış o dolma kalem… O kalemden dökülen son mürekkep kurumuş olabilir ama benim içimdeki kanama hiç durmuyor. Odaya giremiyorum çünkü oradaki her eşya senin yokluğunu yüzüme vurmak için birleşmiş bir ordu gibi bekliyor. Kapıyı açarsam, senin ölmediğin yalanına sığındığım bu son kalem de yıkılacak.

Neden daha fazla sarılmadım sana? Neden o akşam rüzgâr eserken hırkanı giymen için ısrar etmek yerine, sadece başımı sallayıp geçtim? Pişmanlık, insanın kendi kendini yediği en karanlık ziyafetmiş. Şimdi burada, kapının önünde kıvrılmışken, geçmişin her saniyesini yeniden kurguluyorum. “Keşke” diyorum, “keşke o gün o kapıdan çıkmana engel olsaydım.” Dizlerini dövmekten yorulan bir kadın değilim ben; ben dizlerini o kapının eşiğine gömen biriyim artık.

Sesim artık dışarı çıkmıyor. İçimde yankılanan o feryat, dudaklarıma ulaştığında sadece bir hıçkırık olup sönüyor. Bu kapı, benim mezar taşım aslında. Yatay değil, dikey bir mezar taşı. Üzerine adım yazılmamış ama her santimetrekaresine acım işlenmiş. Elimi kapı koluna uzatıyorum, parmaklarım o metalin soğukluğunda donup kalıyor. Çeviremiyorum. Çevirirsem, hikâye bitecek. Çevirmezsem, sonsuza kadar o eşikte, senin gelmeni bekleyen o yarım kalmış kadın olarak kalacağım.

Hava soğuyor. Koridordaki ışık titreyerek sönüyor ama ben karanlıktan korkmuyorum. Karanlık, seninle aramdaki o mesafeyi biraz olsun siliyor gibi. Gözlerimi kapattığımda, kapının diğer tarafındaki o sessizliğin içine sızdığımı hissediyorum. Ruhum, kapı altındaki o ince boşluktan içeri süzülüyor sanki. Bedenim ise burada, bu sert zeminde bir heykel gibi ağırlaşıyor.

Artık ayaklarımı hissetmiyorum. Parmak uçlarımın sızısı uyuşukluğa bıraktı yerini. Garip bir huzur bu. Pişmanlığın o yakıcı ateşi, yerini buz gibi bir kabullenişe bırakıyor. Belki de gitmek, sadece o kapıyı açmak değil; o kapının önünde bir daha hiç kalkmamak üzere çökmektir.

Bak, nefesim kapının ahşabında buğu yapıyor. Sonra o buğu yavaşça kayboluyor. Tıpkı senin gibi. Tıpkı benim gibi.

Başımı biraz daha yaslıyorum kapıya. Artık sadece senin kalbinin hayali ritmini duyuyorum, benimki çoktan yoruldu bu bekleyişten. Sessizlik ne kadar da derin… Ne kadar da davetkâr. Göz kapaklarım ağırlaşıyor, bu kapı artık bir sınır değil, bir yastık. İçerideki tozlara, bıraktığın o hatıralara, o derin uykuya karışmaya hazırım.

Buradayım. Tam eşiğindeyim. Ve artık… Hiçbir yere gitmiyorum.

Kamisa; kadim bir bilgenin modern çukurdan yükselen çağrısıdır.

2026 © Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi. Tüm hakları saklıdır. | ISSN 3108-7582