Editoryal

Her derginin ilk sayısı bir başlangıçtır. Bizim için bu başlangıç, basit bir konu seçmekten çok çağımızın en görünmez ama en ağır yüklerinden birini işaret etmek: yabancılaşma. Hepimizin hayatına sessizce sızmış, bazen işte, bazen ekranda ya da ekranda gözlerimizi yoran ışıkların altında kendini gösteren, ama çoğu zaman adını bile koyamadığımız bir duygu bu.

Yabancılaşma, felsefenin, sosyolojinin ve psikolojinin yüzyıllardır tartıştığı bir mesele. Marx için yabancılaşma, emekçinin kendi emeğinin ürününden kopmasıydı. Fromm için modern bireyin yalnızlığı; Sartre ve Camus için ise insanın varoluşun anlamsızlığı karşısında yaşadığı boşluk. Ama teorileri bir kenara koyalım; hepimiz gün içinde bunun izlerinin taşıyoruz. Kalabalık bir otobüste birbirinden habersiz duran onlarca insanın sessizliği… Mesai boyunca elleriyle ürettiği şeye yabancı kalan işçiler… Sosyal medyada “bağlı” görünüp aslında hiç olmadığı kadar yalnızlaşan gençler… Yabancılaşma artık kitapların arasında değil, hayatımızın tam ortasında.

Bugün birçoğumuz çalışıyor, üretiyor, tüketiyor ama içimizde giderek büyüyen bişr eksiklikle yaşıyoruz. Kendi emeğimizi, kendi zamanımızı, kendi ilişkilerimizi bize ait değilmiş gibi hissediyoruz. Kendi hayatımızın seyircisi haline geliyoruz. Bu yüzden yabancılaşma sadece bir kavram değil, bir deneyim. Çalışma masasında, telefon ekranında, apartman koridorunda karşımıza çıkan bir deyim.

Peki biz bu ilk sayıda ne yapmak istiyoruz? Yabancılaşmayı sadece eleştirmek mi? Hayır. Amacımız onun farklı yüzlerini ortaya koymak: ekonomik, teknolojik, toplumsal, ekolojik ve en önemlisi kişisel. Bu sayının sayfalarında; fabrikada, ofiste, platform ekonomisinde, hatta evin mutfağında hissedilen yabancılaşmayı bulacaksınız. Sosyal medyada kimliğini performans haline getiren gençlerin tanıklıklarını, kentin kalabalığında yalnızlaşan insanların hikayelerini okuyacaksınız.

Ama sadece teşhisle yetinmeyeceğiz. Çünkü yabancılaşma mutlak değil. İnsan, bağ kurabilen, anlam arayabilen bir varlık. Yabancılaşmanın karşısında dayanışma var; kolektif üretim biçimleri var; sanatın, edebiyatın, müziğin tamir edici gücü var. Birlikte yemek yapmanın, bir şehri birlikte sahiplenmenin, bir kitabı paylaşmanın iyileştirici etkisi var. Bu yüzden bu sayı aynı zamanda “yabancılaşmadan çıkış yolları” arayacak.

Yabancılaşmayı konuşmak cesaret ister. Çünkü bu, çoğu zaman kendi hayatımıza dönüp bakmayı gerektirir. Kendimize yabancılaştığımız anları itiraf etmeyi, boşlukla yüzleşmeyi gerektirir. Ama işte bu yüzleşme, aynı zamanda dönüşümün başlangıcıdır. Biz bu sayıyla sadece teorik bir tartışma başlatmak değil, aynı zamanda okurlarımızla ortak bir deneyim alanı kurmak istiyoruz.

Bu dergi, tek taraflı bir anlatı değil. Sayfalarda göreceğiniz yazılar, fotoğraflar, şiirler, hepsi yabancılaşmanın farklı yüzlerini anlatıyor. Ama asıl önemlisi, bu dergi sizin de hikayelerinize açık. Yabancılaşmayı hissettiğiniz anları, bağ kurduğunuz deneyimleri, umutla tuttuğunuz ipuçlarını paylaşmanızı istiyoruz. Çünkü yabancılaşmanın panzehiri, birbirimizin sesini duymak.

İlk sayımızı bu tema üzerine kurmamız tesadüf değil. Yabancılaşma, bugün belki de en evrensel duygumuz. Farklı coğrafyalarda, farklı sınıflarda, farklı kimliklerde de olsak aynı boşluk hissine dokunuyoruz. Ama hepimizin içinde onu aşma potansiyeli de var. Bu sayıda okuyacağınız yazılar size belki tanıdık gelecek, belki rahatsız edecek, belki de düşündürecek. Bizim umudumuz, bu yazıların sizde bir yankı uyandırması.

Yabancılaşmayı anlamak, onunla yüzleşmek ve çıkış yollarını aramak için buradayız. İlk sayımız, bir davet mektubudur. Ve en önemlisi, şunu hatırlayalım: Yabancılaşma bir son değil, bir başlangıç olabilir. Çünkü kendimize ve birbirimize yabancılaştığımızı fark ettiğimiz anda, yeniden bağ kurmaya, yeniden anlam bulmaya doğru ilk adımı atmış oluruz.

-Zehra

Kamisa; kadim bir bilgenin modern çukurdan yükselen çağrısıdır.

2026 © Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi. Tüm hakları saklıdır. | ISSN 3108-7582