Vicdan Temizleme Ayini: Bir Filozof Nasıl Şehit Edilir?

Dergi Sayısı: 02 Hypatia | Yazar Adı: Vora Görsel Tasarım: Vora | Tür: Eleştirel Deneme | Okuma Süresi: 4 Dakika

Sizinle bir başka rahatlatıcı masal üzerinden hesaplaşalım. İnsanlık, kendi vahşetini ve cehaletini estetik birer anlatıyla örtbas etme konusunda muazzam bir dehadır. Bunun en rafine, en ikiyüzlü icatlarından biri de nedir, bilir misiniz? “Bilim Şehitliği.”

Tarih kitaplarında, belgesellerde ve o çok sevdiğiniz entelektüel güzellemelerde bir anlatı tutturulmuş gidiyor: Sokrates baldıran zehrini bir asalet nişanesi olarak içti; Bruno insanlık aydınlansın diye meydanda yanmayı göze aldı; Hypatia bilimin kutsal kurbanı olarak can verdi…

Ne kadar asil ne kadar trajik ve ne kadar büyük bir yalan.

Sizi bu entelektüel afyonun etkisinden uyandırmama izin verin: Hiçbir filozof, hiçbir matematikçi ya da astronom, günün birinde “şehit olmak” veya insanlığın karanlık ufkunda birer meşaleye dönüşmek amacıyla yola çıkmaz. Onlar sadece gerçeğin, kuşkularının ve rasyonel aklın peşinden giderler. Onları “şehit” ilan edenler, katlettikleri o zihinlerin kanı ellerine bulaşan kurulu düzenlerin yüzyıllar sonra tarihin karşısında çıkardığı günah çıkarma ayininin birer parçasıdır. Bilim şehitliği kavramı, katillerin işlediği kolektif cinayetleri sanatsal birer intihara dönüştürme çabasından başka bir şey değildir.

Sokrates’in Atina mahkemesindeki o meşhur savunmasını ve sonrasını hep bir “görev bilinci” romantizmiyle okursunuz. Kurulu düzenin yasalarına saygı duyduğu için kaçmamış, baldıran zehrini adeta bir kadeh şarap gibi asaletle yudumlamış… Bu anlatı, Atina demokrasisinin ve onun bugünkü hayranlarının vicdanını rahatlatma biçimidir.

Oysa çıplak gerçek şudur: Atina, Sokrates’i bir kahraman yapmak ya da felsefeyi taçlandırmak için zehirlemedi. Onu, kendi konforlu yalanlarını, yerleşik dogmalarını ve iktidar alanlarını tehdit ettiği için, düpedüz susturmak için öldürdü. Sokrates bir ideal uğruna ölmeyi seçmedi; Atina’nın kolektif cehaleti onu yaşamdan kopardı. Siz ona “şehit” dediğinizde, o gün meydanda toplanıp “Ölüm!” diye bağıran o rasyonellikten uzak kalabalığın suçunu evcilleştirmiş, vahşeti bir tiyatro oyununa indirgemiş oluyorsunuz.

Popüler tarih anlatısı, engizisyon dönemini anlatırken sığ bir tezat yaratmaya bayılır. Bir tarafta Roma’nın Campo de’ Fiori meydanında diline kilit vurularak diri diri yakılan Giordano Bruno vardır; tavizsiz, dik başlı, tam bir “şehit.” Diğer tarafta ise engizisyon mahkemesinde diz çöken, engizisyonun dogmalarını kabul ettiğini söyleyip hayatını kurtaran Galileo Galilei; korkak, pragmatik, teslim olmuş bir deha…

Bu kontrast, rasyonel aklın doğasını hiç anlamamış sığ zihinlerin ürünüdür. Bruno, gökyüzünün sonsuzluğunu ve evrenin çokluğunu kanıtlamak için yanmayı fantezi falan etmedi. Siz, dünyadaki o küçük, aciz ve teokratik tahtlarınızı korumak için onun bedenini ateşe verdiniz. Yangın Bruno’nun tercihi değildi, sizin barbarlığınızın sonucuydu.

Peki ya Galileo? Engizisyon karşısında diz çöktüğünde felsefeye ihanet mi etmişti? Aksine, Galileo dogmanın absürtlüğü karşısında saf, rasyonel bir yaşam mücadelesi verdi. O diz çöküş, engizisyona verilmiş bir taviz değil; “Sizin dogmalarınız ve mahkemeleriniz o kadar önemsiz ve gerçekten uzak ki gerçeği sizin gibi rasyonalite yoksunu bir kuruma kanıtlamak için hayatımı feda etmeye tenezzül bile etmiyorum” demenin rasyonel yoluydu. Nitekim odadan çıkarken fısıldadığı iddia edilen o meşhur cümle –”Yine de dönüyor”– şehitliğe ihtiyaç duymayan saf gerçeğin ta kendisidir.

İkisi de birer kahramanlık simgesi olmak, heykellerinin dikilmesi ya da yüzyıllar sonra dergilerde övülmek için nefes almıyorlardı. Sadece düşündüklerini söyleyebilmek istiyorlardı. Onları “şehit” ve “korkak” olarak iki farklı rafa dizmek, engizisyonun meşalesini ve mahkemesini tarihin gözünde meşrulaştırmaktan başka bir işe yaramaz.

Ve Hypatia… İskenderiye’nin o gergin, mezhepsel çatışmalarla çalkalanan sokaklarında, bir kilisenin koridorunda istiridye kabuklarıyla eti kemiğinden ayrılan o kadın. Bugün onun bu korkunç sonunu “bilim adına verilmiş kutsal bir kurban” olarak niteleyen o modern, steril anlatıya bakın. Bir kadının, bir matematikçinin sokak ortasında fanatik bir güruh tarafından vahşice katledilmesini “bilim şehitliği” gibi parıltılı, felsefi bir kavrama hapsettiğinizde, o gün orada dökülen kanın vahşetini kurumsallaştırmış ve yumuşatmış olursunuz.

Hypatia bir kurban değildi. O, cehaletin ve siyasi güç savaşlarının rasyonel akla açtığı savaşta, tam da o dönemin karanlık aktörleri tarafından hedef tahtasına konulmuş somut bir tehditti. Onun ölümünden bir “şehitlik efsanesi” çıkarmak, o gün onun üzerine çullanan o fanatik ellerin vahşetini tarihin sayfalarında estetik olarak aklamaktır.

“Bilim şehitliği” illüzyonu, gerçeği savunanları değil, gerçeği katledenleri koruyan bir kalkandır. Tarih boyunca egemenler ve onların peşinden giden sessiz kitleler, rasyonel akılları yok etmiş; sonraki nesiller ise bu yok oluşlardan edebî trajediler üreterek kendi geçmişlerinin üzerine şık birer şal örtmüşlerdir.

Bunca efsanenin, ağıtın ve vicdan temizleme töreninin ardından geriye tek bir soru kalıyor: Gerçeğin gerçekten şehitlere ihtiyacı var mı? Doğrular, evrenin mutlak boşluğunda kendi rasyonelliğiyle ayakta kalır. İhtiyacımız olan şey, o zihinleri ölüme gönderen süreçleri “şehitlik” maskesiyle kutsamak değil; o meşaleleri tutan elleri, o mahkeme salonlarını dolduran sessizliği ve cehaleti her karşılaştığımızda tanımaktır.

Çünkü bir düşünürü öldürdükten yüzyıllar sonra ona “şehit” unvanı vermek, onun mezarına çiçek bırakmaktan farksızdır. Oysa o düşünür hayattayken ihtiyacı olan şey çiçekleriniz değil, onunla birlikte o sokağa çıkacak rasyonel cesaretinizdi.

Kamisa; kadim bir bilgenin modern çukurdan yükselen çağrısıdır.

2026 © Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi. Tüm hakları saklıdır. | ISSN 3108-7582