Dilsiz Bir Tanıklığın Anatomisi

Dilsiz Bir Tanıklığın Anatomisi - Pencere Arkasındaki Çaresiz Aşk ve Dramatik Öykü

Yayın Tarihi: 14.02.2026 | Yazar Adı: CONF.| Çizer Adı: Melda KAZANCITür: Öykü | Okuma Süresi: 6 Dakika

Aşkın bir eylem değil, bir bekleyiş olduğuna dair yemin edebilirim. Her sabah saat sekizi on beş geçe, güneşin karşı binanın kiremitlerinden süzülüp odamın tozlu havasını deldiği o kutsal anda, ben yeniden doğuyorum. Benim dünyam bu cam kenarında başlıyor ve o kaldırımın bitişinde son buluyor. Dışarıdaki o devasa uğultu, korna sesleri, aceleci insanlar ve rüzgârda uçuşan gazete kâğıtları… Hepsi benim için sadece birer dekor. Asıl oyun, onun sokağın köşesinde belirdiği o saniyede başlıyor.

Onu sevmek, her gün kendi içimde bir mahşer kurmak gibi. Onu gördüğüm an, göğüs kafesimin içinde bir kuşun kanat çırptığını, o kanat seslerinin boğazımda düğümlendiğini hissediyorum. O yürüyor, bense zihnimde onun yanına fırlıyorum. Ceketinin yakasını düzeltişindeki o ufak, titiz harekete bile sayfalarca şiir yazabilirim. Bazı sabahlar adımları öyle kararlı ki, sanki tüm şehri tek başına fethedecekmiş gibi bir hava yayıyor etrafa. O anlarda ben de kendimi devleşmiş hissediyorum; odamın duvarları genişliyor, tavan yükseliyor, ruhum o camdan süzülüp onun omuzlarına konuyor.

Bazen durup saatine bakıyor. O kısa duraklamada zaman benim için de duruyor. Kalbim, onun saatinin tik taklarıyla senkronize atıyor. Onun yaşadığı her saniye, benim damarlarımda dolaşan kanın tek sebebi. Eğer o durursa, ben de sönerim. Eğer o bir gün o köşeden dönmezse, bu pencerenin önünde bir heykel gibi kaskatı kesilip rüzgarın beni aşındırmasını beklerim. Onu öyle güzel seviyorum ki, bu sevgi artık göğsüme sığmıyor; taşan duygularım odanın köşelerine sızıyor, perdelerin kıvrımlarına gizleniyor.

İnsanlar sevmeyi dokunmak sanıyor. Ne büyük bir yanılgı! Ben ona hiç dokunmadım ama her sabah zihnimin parmaklarıyla onun yüzünün haritasını çıkarıyorum. Elmacık kemiklerinin sertliğini, göz altlarındaki o yorgun ama mağrur gölgeleri benden daha iyi kimse bilemez. Aramızdaki o birkaç metrelik boşluk, aslında benim sığınağım. O mesafeyi hayallerimle dolduruyorum. Zihnimde ona doğru koşuyorum; rüzgârın saçlarımı geriye itişini, ayaklarımın asfalta vurduğu o ritmik sesi, ciğerlerime dolan o taze sabah havasını iliklerime kadar hissediyorum. Kapıyı çarpıp dışarı çıkmak, onun tam karşısında durup “Buradayım!” diye haykırmak…

Ama bugün… Bugün bir şeyler farklı. Güneş her zamanki gibi doğdu, tozlar yine ışık hüzmelerinde dans ediyor ama onun gelişinde bir zehir var. Adımları ağır, omuzları her zamankinden daha dik ama bu bir özgüven dikliği değil; bir savunma mekanizması. Elleri ceketinin ceplerinde, yumruklarını öyle sıkmış olmalı ki, ceketinin kumaşındaki o gerilmeyi buradan görebiliyorum. Bakışları yere çakılı değil, sürekli etrafı kolaçan ediyor. Bir avcı mı, yoksa av mı olduğunu anlamaya çalışıyorum. İçimdeki o kuş bugün kanat çırpmıyor, adeta bir kafesin içinde titriyor. Kalbimdeki o büyük, karanlık enerji dalgalanmaya başlıyor. Bir fırtına yaklaşıyor ve ben, her zamanki yerimde, en ön sıradan bu felaketi izlemeye hazırım.

Sokak birdenbire sessizleşti. Sanki şehir, birazdan kopacak olan fırtınayı biliyormuş gibi nefesini tuttu. O, kaldırımın ortasında durdu. Ceketinin cebinden çıkardığı elleri titriyordu; hayır, korkudan değil, biriktirdiği o devasa öfkeden. Karşısında beliren gölgeyi ilk ben gördüm. Köşedeki dar sokaktan süzülen, yüzü karanlık bir adam. Aralarındaki o birkaç metrelik mesafe, saniyeler içinde bir nefret köprüsüne dönüştü.

Karşısındaki adamın elleri, sevdiğim adamın ceketinin yakasına pençe gibi geçtiğinde, ruhumun yerinden söküldüğünü hissettim. O yaka… Her sabah titizlikle düzelttiği, benim ise zihnimde kokusunu içime çektiğim o yaka, şimdi bir nefretin tutamağı olmuştu.

İlk darbe indi. Kuru bir kemik sesinin pencereme kadar ulaştığına yemin edebilirim. Başının yana savruluşunu, o güzel yüzündeki o ilk acı ifadesini gördüğümde; içimde bir yerlerde binlerce cam kırıldı. İlk darbe indiğinde, sanki o yumruk benim camıma, benim göğsüme vurulmuş gibi sarsıldım. “Durun! Yapmayın! Ona dokunmayın!”

Kavga bir ölüm dansına dönüştü. Kaldırım taşlarının üzerinde birbirlerine dolandılar. Sevdiğim adamın sırtı asfalta çarptığında, ciğerlerimdeki tüm hava boşaldı. Nefes alamıyordum. O darbeyi ben almışım gibi kaburgalarım birbirine geçti. Dışarıda yumruklar inip kalkarken, ben burada tırnaklarımı avuç içlerime geçirmeye çalışıyordum; ama ellerim, dizlerimin üzerinde iki ölü balık gibi kımıltısız duruyordu. Onlara hükmedememek, o an ölmekten daha ağırdı.

Saldıran adam, onun boğazına yapışıp başını kaldırıma vurmaya başladığında, odanın içinde duyulmayan bir çığlık koptu. Boğazım yanıyordu, tellerim koparcasına zorlanıyordu ama dışarıya sadece hırıltılı bir sessizlik sızıyordu. Sessizlik, en büyük işkenceydi. “Dur!” demek istiyordum, “Ona kıyma, beni öldür ama onu bırak!” diye yalvarmak istiyordum. Dünya üzerindeki tüm kelimeler zihnimde birbirine girmişti ama dilim, bir mezar taşı kadar dilsizdi.

Sonra o parlama gerçekleşti. Bıçak, bir yılan dili gibi süzüldü. O an zaman genişledi; saniyeler dakikalara, her kalp atışı bir asra dönüştü. Bıçağın ucu gömleğini delip tenine ulaştığında, o keskin acıyı kendi karnımda hissettim. Sıcak bir sıvının hayali, bacaklarımdan aşağı akıyormuş gibi geldi bana; oysa bacaklarım hiçbir şey hissetmeyecek kadar ölüydü.

Dik duruşuna aşık olduğum adam dizlerinin üzerine çöktüğünde, ellerini yarasına bastırmaya çalıştı. Kan, parmaklarının arasından bir nehir gibi boşanıyordu. Gözleri yukarıya, benim olduğum o pencereye kaydı. Bir an için göz göze geldik. O an dünyada sadece iki kişi kaldık: Bir ölü ve bir canlı cenaze. O gözlerdeki yardım çığlığını gördüm. “Kurtar beni” diyordu, “Gel ve tut elimi.”

İşte o an, cehennemin tam ortasıydı. Zihnimdeki o kadın çoktan yanına varmış, başını kucağına almış, kanını durdurmak için gömleğini parçalamıştı bile. Ama gerçekte ben, o buz gibi camın arkasında, o tekerlekli düzeneğin içinde hapis; sadece bakıyordum. Bir heykelin bir cinayeti izlemesi gibi… Korkunç bir tanıklık. Bedenim bir ihanetti. Bacaklarım birer prangaydı. Sesim, ruhumun derinliklerine gömülmüş bir feryattı.

Kaldırımın soğukluğu onun tenine geçerken, benim ruhum da o sandalyenin demirlerine sonsuza dek mühürlendi. Sevdiğim adamın son nefesi, penceremdeki buğuya karışıp yok oldu.

Sokaktaki o hırpalanmış gölge, son bir sarsıntıyla durulduğunda; dünya üzerindeki tüm renkler de onunla birlikte soldu. Katil, karanlığın içinde bir hayalet gibi eriyip gitti. Geriye sadece kaldırımın üzerinde, asfalttaki çatlakları dolduran o koyu, kıvamlı kırmızılık ve penceremin ardındaki benim yıkıntım kaldı.

Biraz sonra siren sesleri sokağın o ağır sessizliğini bir bıçak gibi yardı. Mavi ve kırmızı ışıklar odamın duvarlarında soğuk danslar etmeye başladı. Polisler geldi, sarı şeritler çekildi, beyaz önlüklü adamlar onun cansız bedeninin etrafında diz çöktü. Onu bir torbaya koydular. Onu, her sabah ceketinin yakasını düzelttiği o yerden, benim hayatımın merkezinden söküp aldılar.

Annem odaya girdi. Kapının gıcırtısı bile ruhuma bir kırbaç gibi indi. Yanıma geldi, titreyen elleriyle şalıma sarıldı. “Gördün mü olanları?” diye fısıldadı gözyaşları içinde, “Zavallı adamcağız… Gözlerimizin önünde gitti, hiçbir şey yapamadık.”

Hiçbir şey yapamadık.

Annem, benim o sessiz çığlıklarımın altında ezildiğimi bilmeden, tekerlekli sandalyemi pencereden uzağa, odanın karanlık köşesine doğru çevirdi. “Bakma artık yavrum, hadi dinlen,” dedi. Oysa bilmiyordu ki; benim için “bakmamak” diye bir şey yoktu. Gözlerimi kapatsam da o kanlı kaldırım zihnimin duvarlarına kazınmıştı.

Beni o soğuk yatağıma yatırırken, bacaklarımın yataktaki o ruhsuz ağırlığını her zamankinden daha çok hissettim. Onlar artık sadece et ve kemikten ibaret birer ölü odun parçasıydı. Hayallerimdeki o koşan, bağıran, dünyayı sarsan kadın; o gece o kaldırımda, sevdiği adamın yanında can vermişti.

Işığı kapattı ve çıktı.

Karanlıkta baş başa kaldım. Boğazımda bir yumru, ciğerlerimde hiç çıkmayacak o feryatla öylece yattım. Dışarıda yağmur başladı. O yağmurun, sevdiğim adamın asfalt üzerindeki son izlerini yıkayıp götürüşünü hayal ettim. Yarın sabah güneş yine karşı binanın kiremitlerine vuracaktı. Saat yine sekizi on beş geçecekti. Ama o sokak köşesi boş kalacaktı. Camın önündeki o sandalye boş kalacaktı. Çünkü artık bekleyecek bir mucizem, koşacak bir hayalim ve en acısı; dilsizliğimi haykıracak bir nedenim kalmamıştı.

Kendi içimde, hiç kimsenin duymayacağı o sonsuz cenaze törenini başlattım.

Benzer Yazılar:

Kamisa; kadim bir bilgenin modern çukurdan yükselen çağrısıdır.

2026 © Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi. Tüm hakları saklıdır. | ISSN 3108-7582