Çağrı 01: Yabancılaşma

Editörden,
Her derginin ilk sayısı bir başlangıçtır. Bizim için bu başlangıç, basit bir konu seçmekten çok çağımızın en görünmez ama en ağır yüklerinden birini işaret etmek: yabancılaşma. Hepimizin hayatına sessizce sızmış, bazen işte, bazen ekranda ya da ekranda gözlerimizi yoran ışıkların altında kendini gösteren, ama çoğu zaman adını bile koyamadığımız bir duygu bu.

Yabancılaşma, felsefenin, sosyolojinin ve psikolojinin yüzyıllardır tartıştığı bir mesele. Marx için yabancılaşma, emekçinin kendi emeğinin ürününden kopmasıydı. Fromm için modern bireyin yalnızlığı; Sartre ve Camus için ise insanın varoluşun anlamsızlığı karşısında yaşadığı boşluk. Ama teorileri bir kenara koyalım; hepimiz gün içinde bunun izlerinin taşıyoruz. Kalabalık bir otobüste birbirinden habersiz duran onlarca insanın sessizliği... Mesai boyunca elleriyle ürettiği şeye yabancı kalan işçiler... Sosyal medyada "bağlı" görünüp aslında hiç olmadığı kadar yalnızlaşan gençler... Yabancılaşma artık kitapların arasında değil, hayatımızın tam ortasında.

Bugün birçoğumuz çalışıyor, üretiyor, tüketiyor ama içimizde giderek büyüyen bişr eksiklikle yaşıyoruz. Kendi emeğimizi, kendi zamanımızı, kendi ilişkilerimizi bize ait değilmiş gibi hissediyoruz. Kendi hayatımızın seyircisi haline geliyoruz. Bu yüzden yabancılaşma sadece bir kavram değil, bir deneyim. Çalışma masasında, telefon ekranında, apartman koridorunda karşımıza çıkan bir deyim.

Peki biz bu ilk sayıda ne yapmak istiyoruz? Yabancılaşmayı sadece eleştirmek mi? Hayır. Amacımız onun farklı yüzlerini ortaya koymak: ekonomik, teknolojik, toplumsal, ekolojik ve en önemlisi kişisel. Bu sayının sayfalarında; fabrikada, ofiste, platform ekonomisinde, hatta evin mutfağında hissedilen yabancılaşmayı bulacaksınız. Sosyal medyada kimliğini performans haline getiren gençlerin tanıklıklarını, kentin kalabalığında yalnızlaşan insanların hikayelerini okuyacaksınız.

Ama sadece teşhisle yetinmeyeceğiz. Çünkü yabancılaşma mutlak değil. İnsan, bağ kurabilen, anlam arayabilen bir varlık. Yabancılaşmanın karşısında dayanışma var; kolektif üretim biçimleri var; sanatın, edebiyatın, müziğin tamir edici gücü var. Birlikte yemek yapmanın, bir şehri birlikte sahiplenmenin, bir kitabı paylaşmanın iyileştirici etkisi var. Bu yüzden bu sayı aynı zamanda "yabancılaşmadan çıkış yolları" arayacak.

Yabancılaşmayı konuşmak cesaret ister. Çünkü bu, çoğu zaman kendi hayatımıza dönüp bakmayı gerektirir. Kendimize yabancılaştığımız anları itiraf etmeyi, boşlukla yüzleşmeyi gerektirir. Ama işte bu yüzleşme, aynı zamanda dönüşümün başlangıcıdır. Biz bu sayıyla sadece teorik bir tartışma başlatmak değil, aynı zamanda okurlarımızla ortak bir deneyim alanı kurmak istiyoruz.

Bu dergi, tek taraflı bir anlatı değil. Sayfalarda göreceğiniz yazılar, fotoğraflar, şiirler, hepsi yabancılaşmanın farklı yüzlerini anlatıyor. Ama asıl önemlisi, bu dergi sizin de hikayelerinize açık. Yabancılaşmayı hissettiğiniz anları, bağ kurduğunuz deneyimleri, umutla tuttuğunuz ipuçlarını paylaşmanızı istiyoruz. Çünkü yabancılaşmanın panzehiri, birbirimizin sesini duymak.

İlk sayımızı bu tema üzerine kurmamız tesadüf değil. Yabancılaşma, bugün belki de en evrensel duygumuz. Farklı coğrafyalarda, farklı sınıflarda, farklı kimliklerde de olsak aynı boşluk hissine dokunuyoruz. Ama hepimizin içinde onu aşma potansiyeli de var. Bu sayıda okuyacağınız yazılar size belki tanıdık gelecek, belki rahatsız edecek, belki de düşündürecek. Bizim umudumuz, bu yazıların sizde bir yankı uyandırması.

Yabancılaşmayı anlamak, onunla yüzleşmek ve çıkış yollarını aramak için buradayız. İlk sayımız, bir davet mektubudur. Ve en önemlisi, şunu hatırlayalım:

Yabancılaşma bir son değil, bir başlangıç olabilir. Çünkü kendimize ve birbirimize yabancılaştığımızı fark ettiğimiz anda, yeniden bağ kurmaya, yeniden anlam bulmaya doğru ilk adımı atmış oluruz.

İÇİNDEKİLER

SAYI İÇERİĞİ

İnsanın Kendine Yabancılaşması: Fark Et, Sahiplen

İnsanın kendine yabancılaşması temalı felsefi illüstrasyon, fark et sahiplen mottosu.

Dergi Sayısı: 01 Yabancılaşma | Yazar Adı: CONF.| Çizer Adı: Melda KAZANCITür: Deneme | Okuma Süresi: 4 Dakika

Hadi bir an dur ve kendine sor: Günün büyük kısmını yaparken, gerçekten yaptığını hissettiğin tek bir an var mı? Ya da bazen senin onu değil, elindekinin seni yönlendirdiğini fark ettin mi? Gerçekten burada mısın, yoksa bir şekilde kendinden uzaklaşmış halde mi yaşıyorsun? Eğer cevapların karmaşıksa, yalnız değilsin. Çünkü insanlık tarihi boyunca bu sorular sorulmuş ve hâlâ sorulmaya devam ediyor. Ama bugün, belki de daha yoğun bir şekilde, günlük hayatımızın ortasında sessizce yankılanıyorlar.

Bazen farkında olmadan, küçük adımlarla başlar her şey. Evin içinde dolaşırken, iş yerinde ekranın karşısında, belki sosyal medyada profilini incelerken… İçinde bir boşluk var, adını koyamıyorsun. İşte bu, insanın kendine yabancılaşmasının ilk işaretidir. Kimi zaman bir kahve molasında farkına varırız, kimi zaman da bir gece yarısı soğuk balkonda yalnız kaldığımızda yanımıza sessizce oturur.

Marx, bu durumu “emekçinin kendi emeğinin ürününden kopması” olarak tanımlar. Yani sen çalışıyorsun, üretiyorsun, saatlerini, gücünü, zekânı ortaya koyuyorsun… Ama ortaya çıkan şey artık sana ait değil. Fabrikada üretilen bir nesne, ofiste düzenlediğin bir rapor, sosyal medyada paylaştığın bir içerik… Hepsi artık bir sistemin parçası, senin değil. Ve sen bir izleyici gibi, kendi emeğinin sonucunu sadece izliyorsun. Peki, bunun acısı nedir? Bunun acısı, derin bir boşluk hissi yaratır. İnsan yaptığı şeyin, emeğinin ve zamanının sahibinin artık kendisi olmadığını fark ettiğinde, kendi varlığının bir parçasını kaybeder gibi hisseder. İşte o hissin adı, yabancılaşma.

Ama Marx sadece bunu tarif eder, bir acıyı gözler önüne serer. Onun işaret ettiği nokta, bir eleştiri ve farkındalık. Fromm ise daha farklı bir pencere açar: Modern insanın içsel yalnızlığı. Onun bakışı, modern insanın içsel yalnızlığını gösterir. Onun için yabancılaşma, yalnızlık ve kopuklukla eş değerdir; ama bu, sadece yalnız hissetmek değildir. Kalabalıkların ortasında bile yalnızlık hissiyle sıkışmaktır.

Onun için modern bireyin yalnızlığı ve kopukluğu, kendi iç dünyasıyla olan bağın zayıflamasından gelir. İnsanlar bir aradadır, ama herkes kendi dünyasında, kendi ekranında, kendi görevlerinin yükü altında… Fromm der ki: Modern birey, kendine yabancılaşmıştır. Kendini tanımak, hissetmek ve kendi kararlarını almak artık güçtür. Bu yabancılaşma, sadece iş hayatında değil, ilişkilerimizde, hobilerimizde hatta kendi iç dünyamızda da bize kendini gösterir. Kendimize yabancılaştığımızda, yaptığımız işleri de anlamlandıramıyoruz. Kendimizi başkalarının beklentilerine, toplumun ritmine, ekrana, ekrana yansıyan hayata kaptırıyoruz.

Ve elbette Sartre ve Camus… Onlar için yabancılaşma, varoluşun anlamsızlığıyla yüzleşmek demektir. Her seçim, her eylem, bir özgürlük alanı sunar ama aynı zamanda bir boşluk açar. İnsan, bu boşluğun, karanlığın içinde kaybolabilir ya da farkına varıp anlam yaratabilir. Burada kritik olan nokta, farkındalık… Yabancılaşmanın karanlığı farkındalıkla aydınlanabilir. Sartre, bize şunu hatırlatır: “Özgürsün ama özgürlüğün ağırlığı seni yorar.” Camus ise absürdü kucaklar: Anlam arayışı ve anlamsızlık yan yana yürür.

Bu yabancılaşmayı sadece teorik olarak düşünmeyin. Siz de zaman zaman kendinize yabancılaşmadınız mı? Günlük rutinlerinizde bir otomatik pilot ile yaşadığınızı fark ettiğiniz anlar olmadı mı? Bir arkadaşınızla konuşurken gerçekten ne hissettiğinizi söylemediğiniz anlar olmadı mı? İşte yabancılaşma tam da bu anlarda sessizce gelir, çoğu zaman fark etmezsiniz bile. Ama işte fark ettiğinizde… Acı biraz daha sarsıcıdır. Ve her acı içinizde bir çatlak oluşturur; bazen bunu görmek istersiniz, bazen derin bir sorgulamaya dalarsınız.

Yabancılaşma sadece iş ve yalnızlıkla sınırlı değildir. Kendi bedeninizde, kendi zamanınızda, kendi duygularınızda da kendinizi yabancı hissedebilirsiniz. Telefon ekranınızın parıltısında kaybolduğunuz anlar, sosyal medyada bir “başkası” gibi görünme çabanız, sevdiklerinizle yüzeysel bağlar kurarken içten içe yalnız kalışınız… Hepsi yabancılaşmanın küçük ama güçlü izleridir. Marx’ın “emeğin yabancılaşması” teorisi, Fromm’un “modern yalnızlık” uyarısı ve Sartre ile Camus’nün varoluşsal boşluğu, bugün hâlâ bu sessiz işaretleri anlamlandırmamıza yardımcı olur.

Yine de bu karanlık ve acı tek başına değildir. Çünkü farkına varmak, aslında ilk adımdır. Marx’ın, Fromm’un, Sartre’ın ve Camus’nün söyledikleri bize sadece acıyı göstermez; aynı zamanda insanın bu karanlıktan çıkış yollarını, anlam arayışını da anlatır. Marx’ın söylediği gibi, emeğine sahip çıkmak, Fromm’un dediği gibi kendi özüne dönmek, Sartre ve Camus’nün işaret ettiği absürtle yüzleşmek… Tümü insanın kendi hayatını yeniden sahiplenme yollarıdır. Fark ettiğiniz an, döngüyü kırabilir, kendi emeğinizi, zamanınızı ve ilişkilerinizi yeniden sahiplenebilirsiniz.

Ve işin güzel yanı, bu kavramlar bugün hâlâ canlı. Belki bir arkadaşınızla geçirdiğiniz o kısa an, kahve molasında hissettiğiniz boşluk, bir otobüste bakışlarınızı bir noktaya sabitleyip düşüncelere daldığınız zamanlar… O boşluğu içinizde hissedebilirsiniz. Hepsi yabancılaşmanın birer yankısıdır. Ama aynı zamanda bu yankının getirdiği farkındalık, yeniden bağ kurmanın başlangıcıdır. Hepsi Marx’ın, Fromm’un, Sartre’ın, Camus’nün anlattıklarını bize tekrar tekrar hatırlatıyor. Onların mesajları bize sadece acıyı değil, aynı zamanda çözüm yollarını da gösteriyor. Ve kendi içindeki yabancılaşmayı fark ettiğin an, o döngüyü kırabilir ve kendi emeğini, kendi zamanını, kendi ilişkilerini yeniden sahiplenebilirsin.

Kısacası, yabancılaşma soğuk bir teori değil; seninle konuşan bir arkadaş gibi. Bazen eleştirir, bazen yüzleşmeni ister, bazen de umut verir. Ve en önemlisi fark etmenin gücünü hatırlatır: Sen kendi hayatının sahibi olabilirsin. İlk adım fark etmektir, sonra anlam arayışına başlayabilirsin. Sonra kendi emeğini, kendi zamanını, kendi ilişkilerini yeniden sahiplenebilirsin.

Belki gece yarısı yalnız başına fark edeceksin. Belki bir kalabalığın ortasında, belki sosyal medyada, belki okulda, belki iş yerinde… O boşluğu hissedeceksin ve işte o an yabancılaşma sadece bir kavram olmaktan çıkıp, bir deneyime, bir farkındalığa ve yeni bir başlangıca dönüşecek.

Absürdün Sessiz Bilinci

Absürdizm ve absürdün sessiz bilinci temalı felsefi illüstrasyon, Kamisa E-Dergi.

Dergi Sayısı: 01 Yabancılaşma | Yazar Adı: Lumen | Çizer Adı: Melda KAZANCITür: Şiir | Okuma Süresi: 1 Dakika

Her sabah aynı yüzle bakar bana zaman,
Adımı hatırlıyorum ama bana ait sanmam.
Kalabalıklar içinden geçerim iz bırakmadan,
Ben buradayım derim, dünya duymamaktan yana.

Yaptığım iş benim mi, yoksa bana verilmiş mi,
Terim akıyor ama emeğim silinmiş mi?
Sorularım var, cevaplar hep başkasından,
Yaşamak öğrenilmiş bir refleks sanki baştan.

Aynaya eğilirim, yüzüm bana yabancı,
Gözlerimde bir bilginin soğukluğu sancı.
Ne umut bağırır içimde ne de çöküş,
Sadece farkında olmak — en ağır yükmüş.

Anlam aramadım artık, çünkü anlam da yorgun,
Her açıklama biraz daha insanı sorgun.
Boşluk dostum oldu, sessizlik net,
Dünya susarken ben anladım: Bu bir davet.

Ne tanrı beklerim yukarıdan ne de kaderden işaret,
Sorumluluğum sadece bu bilinçle hareket.
Yabancıyım hayata, evet, ama kaçmam,
Çünkü kaçmak bile bir anlam yaratır, ben onu da taşımam.

Gülüşler ödünç, sözler ezberden ibaret,
Ben içimde susarım, bu en dürüst itiraf et.
Bir yokuş yok belki ama ağırlık içimde,
Var olmak yeterince zor bu bilinçle.

Doç. Dr. Nihat DURMAZ İle Albert Camus Felsefesinde Absürd ve Yabancılaşma Hakkında Söyleşi

Dergi Sayısı: 01 Yabancılaşma | Hazırlayan: Lumen & Vora | Konuk: Doç. Dr. Nihat DURMAZ | Tür: Röportaj | Okuma Süresi: 4 Dakika

L&V: Değerli hocam, röportajımıza hoş geldiniz. Bu röportaj, lisans düzeyinde yürütülen akademik bir çalışma kapsamında gerçekleştirilmektedir. Çalışmanın temel amacı, 20. yüzyıl edebiyatının ve düşünce dünyasının önemli isimlerinden biri olan Albert Camus’nün eserleri ve düşünsel yaklaşımı üzerine akademik değerlendirmeler almaktır. Röportajımızda, Camus’nün edebî ve felsefî yönü, varoluşçuluk ve absürd düşünceyle ilişkisi ile günümüz insanı üzerindeki etkileri hakkında değerli görüşlerinizi paylaşmanızı amaçlıyoruz. Katkılarınız, çalışmanın akademik niteliğini güçlendirecektir. Dilerseniz başlayalım. Camus felsefesinde absürt ve yabancılaşma nasıl bir ilişki içindedir?

Nihat DURMAZ: Camus’nün felsefesinde absürt ve yabancılaşma, yakın ilişki içerisinde olan ancak birbirinden ayrı iki kavrama karşılık gelir. Camus’nün varoluşçu gelenek içindeki özgün konumu, bu kavramları metafizik bir teori kurmanın aracı olarak değil, yaşam alanında beliren bir çatışma ve duygu hâli olarak ele almasında yatar. Bu nedenle absürt ve yabancılaşmanın nasıl açıklandığını incelemek, konunun anlaşılmasına katkı sağlar.

L&V: Absürt nedir ve nasıl ortaya çıkar?

Nihat DURMAZ: Absürt, dünyada bağımsız bir şekilde var olan bir özellikten ziyade insan ile dünya arasındaki ilişkiden doğan bir kavramdır. İnsan; anlam, düzen, açıklık, adalet ve nihai gerekçe talep ederken dünya bu taleplere karşı sessizdir. Absürt, insanın anlam arayışı ile dünyanın kayıtsızlığı arasındaki bu uyuşmazlıktan doğar. Bu durum genellikle gündelik hayatın akışı içinde değil, bir kırılma anında ortaya çıkar. Rutinlerin anlamsızlaşması, ölüm düşüncesinin baskın hâle gelmesi ya da dünyanın insanın adalet ve anlam beklentisine cevap vermemesi absürt deneyimin tipik görünümleridir.

L&V: Camus’ye göre absürt deneyim karşısında bireyin önünde hangi seçenekler vardır?

Nihat DURMAZ: Camus’ye göre bu soru her bireyin geçmesi gereken bir aşamayı temsil eder: “Madem hayatın anlamı yok, o hâlde yaşamaya değer mi?” Camus bu soru karşısında üç seçeneği ele alır. Bunlardan ilki fiziksel intihardır; ancak Camus’ye göre asıl problem yaşamın kendisi değil, anlam beklentisi olduğu için fiziksel intihar kesinlikle reddedilir. İkinci seçenek felsefi intihardır. Bu, bireyin Tanrı, mutlak bir amaç ya da aşkın bir anlam fikrine sığınarak absürdü örtbas etmesidir. Camus bu tutumu da absürdü çözmek yerine üzerini örttüğü için reddeder. Üçüncü ve kabul edilen seçenek ise başkaldırıdır.

L&V: Camus’de başkaldırı ne anlama gelir?

Nihat DURMAZ: Başkaldırı, bireyin anlamın hazır bir şekilde verilmediğini kabul etmesine rağmen açıklık, özgürlük ve absürdü inkâr etmeden yaşamaya devam etmesidir. Bu aşamada bireyin girdiği daire başkaldırı, özgürlük ve tutku üçlemesidir. Absürdün kabulü, bireyi mutlak anlam beklentisinden kurtarır. Bu durumun nihilizme yol açacağı düşünülebilir; ancak Camus nihilizmi reddeder. Dünyanın sınırlı olduğunu bilerek sahici ve sınırlı değerler üretmenin yolunu açar.

L&V: Absürdü kabul etmek bireyi nasıl bir tutuma götürür?

Nihat DURMAZ: Bireyin absürdü kabul etmesi ve intihar yerine başkaldırıyı tercih etmesi insanı keyfiliğe götürmez. Aksine absürt düşüncesi bireyde bir ölçü duygusu ortaya çıkarır. Bu ölçü duygusuyla birey, mutlak doğruların olmadığı bir dünyada ortak acıların zulmü reddetmek için yeterli olduğunu savunur. Camus’nün başkaldıran insanı, her şeyi mübah gören değil; sınırlarını bilen, haksızlığa karşı çıkan ancak yeni bir mutlaklık kurmaktan kaçınan kişidir.

L&V: Camus’nün hazır anlamlara ve nihilizme yaklaşımı nasıldır?

Nihat DURMAZ: Camus, hazır anlamlara ve üretilen anlamların dogmaya dönüşmesine karşı çıkar. Aynı zamanda yaşamı değersiz gören nihilist anlayışı da reddeder. Absürt karşısında bireyin tavrı, gerçeği tüm çıplaklığıyla kabul etmesine rağmen yaşamı ölçüyle sürdürmeye devam etmektir.

L&V: Camus’de yabancılaşma kavramı nasıl açıklanır?

Nihat DURMAZ: Camus’nün düşüncesinde yabancılaşma, hem yaşamsal hem de toplumsal düzlemde ortaya çıkar. Bireyin, kendisi başta olmak üzere topluma ve dünyaya normal gelen anlam örgüsüne uyum sağlayamayıp bu örgünün dışına düşmesidir. Yabancı romanında yabancılaşma iki katmanlı olarak ele alınır. İlk katman, duygulanım ve dil düzeyidir. Bireyin toplumun beklediği türden tepkiler vermemesi, çevresi tarafından anormal görülmesine yol açar. Annesinin ölümü karşısında beklenen yas davranışlarını sergilememesi buna örnektir. İkinci katman ise ahlaki ve toplumsal norm düzeyidir. Modern toplumlarda anlam üretimi normatif bir baskı aracına dönüşür ve birey, ne yaptığına değil nasıl biri olduğuna göre yargılanır. Romanda ana karakterin mahkemede sadece cinayetten değil, toplumsal role uymayışından dolayı da yargılanması bu durumu gösterir.

L&V: Absürt ve yabancılaşma arasındaki temel fark nedir?

Nihat DURMAZ: Absürt ile yabancılaşma arasındaki temel ayrım ontolojik ve varoluşsal bir yapıdadır. Absürt, insanın anlam taleplerine dünyanın sessiz kalmasından doğan ontolojik ve varoluşsal bir gerilimi ifade ederken; yabancılaşma bu gerilimin psikolojik ve toplumsal tezahürüdür. Birey, toplumun ortak duygu ve anlam kodlarına göre hareket etmediğinde yabancı olarak damgalanması kaçınılmaz hâle gelir.

Kendimle Aynı Odada Kalmaktan Korkuyorum

Kendiyle aynı odada kalma korkusu ve içsel yabancılaşma temalı felsefi illüstrasyon.

Dergi Sayısı: 01 Yabancılaşma | Yazar Adı: CONF. | Çizer Adı: Melda KAZANCITür: Öykü | Okuma Süresi: 4 Dakika

Kapıyı kapattım ve sessizlik boşluğu doldurdu. İlk başta, sessizlikten başka bir şey yoktu; ama birkaç saniye sonra, nefesimin ritmi odanın içinde yankılanmaya başladı. Kendi nefesim, sanki başkasının nefesi gibiydi. Kendi varlığım bana yabancıydı, kendi nefesim kulağıma düşman gibi geliyordu. Masamın üzerindeki lambanın ışığı titriyordu; gölgeler duvarlara sızıp karanlıkla birleşiyor, odanın köşelerinde kendi varlığımın farklı hâllerini yaratıyordu.

Sandalye çekildi. Oturdum. Ellerim titriyordu ama fark etmemeye çalıştım. Çünkü fark etmek, her şeyi daha da yakıcı hâle getiriyordu. Aynadaki yansıma bana bakıyordu. Ama o yansıma bana ait değildi. Gözlerimle göz göze geliyordum ama o gözlerde tanıdık hiçbir sıcaklık yoktu. Sadece soğuk, boş bir açıklık vardı. Gözlerim bana kendi karanlığımı gösteriyor, yüzümü bir yabancı gibi sessizce izliyordu. Bir adım attım, oda küçüldü. Her köşe, her gölge nefesimi emiyor gibiydi. Kapıyı açmayı düşündüm; dışarısı, hayat, insanlar… Ama adımımı atmadan önce zihnimde bir farkındalığın sesi yankılandı: Dışarısı da aynı. Aynı boşluk, aynı suskunluk, sadece farklı bir perdede. O dışarısı ki her sabah kalkıp kurduğum, kusursuz gülümsemelerden ve onaylanma dilenmekten ibaret olan o yapay sahne.

Saatin tik takları… Sanki zaman yavaşlamış, ardından tamamen durmuştu. Zamanın ağırlığı omuzlarıma çöktü. Her nefes bir yük, her hareket bir suç gibi geliyordu. Oda genişti ama dar geliyordu; dört duvar arasındaki mesafe daraldıkça, içimdeki boşluk büyüyordu. Yere baktım. Toz zerreleri dans ediyordu, ışığın içine gömülmüş küçük hayaletler gibi. Onlara dokunmayı denedim ama hiçbir tepki yoktu. Sadece ben vardım. Kendi varlığımla baş başa. Ve o an anladım: Varlığımın değerini, “ne olduğum” değil, “ne kadar sattığım” belirlediğinden beri kendimi taşımaya hazır değildim. Telefonum masanın üzerinde çürümüş bir taş gibi duruyordu. Bir mesaj, bir çağrı… Ama ben onlara bakamadım. Çünkü onlar da benim değildiler. Kimse benim değil, ben kimseye ait değilim. İçimde bir boşluk vardı ve o boşlukta kayboluyordum. Oda sessizliğiyle doluydu ama her şeyin sesi içime giriyor, kemiklerime saplanıyordu.

Birden bir tıkırdı duyuldu. Elimi göğsüme götürdüm. Kapı mı? Pencere mi? Yok… Her şey yerli yerindeydi. Ama tıkırtı devam etti, sessizlik içimde bir ritim gibi çalmaya başladı. Sanki tıkırtı kendi içinde yaşıyor, bağımsız bir varlık gibi dolaşıyordu. Bu ses… Kalbimin duvarlara çarpan, inkâr edilmiş yaşam gücüydü.

Ayağa kalktım. Pencereden baktım. Şehrin ışıkları titriyordu ama onlar da gerçek değildi. Onlar sadece benim karanlığıma yansıyan sahte parıltılardı. Dışarıdaki kalabalık, sadece kendilerini satmaya çalışan, maskeler takmış yabancılardan ibaretti. Benim az önce kaçtığım ve her gün “olmak zorunda olduğum” şeydi. Dışarıya bakarken içimde daha derin bir sessizlik açılıyordu. Her nefes, her düşünce, her titreyen parmak ucu… Hepsi beni yalnızlığımın ortasında daha da sıkıştırıyordu.

Yere oturdum. Başımı dizlerime dayadım. İçimde bir çığlık birikti, onu özgür bırakmak istedim ama sesim çıkmadı. Boğazımda bir yumru, nefesimde bir kilit. Oda sessiz, gölgeler sabit, ben hareket etmez hâldeydim. Kendi varlığımın ağırlığı; odanın tavanına, duvarlarına, zeminine yapışmıştı. Her nefes alışımda kendi kalbimin atışı odanın duvarlarına çarpıyor, yankılanıyor, sonra dönüp omuzlarıma çökmek için geri geliyordu.

Bir anda aynaya baktım. Gözlerim kendi gözlerime kilitlendi. Bu sefer, yansıma daha netti. Her çizgi, her kırışıklık, her gölge… Hepsi benim karanlığımın bir parçasıydı. Ama en korkutucu olan; yansımanın bana bakarken gülümsememesi, bana söz vermemesi, sadece sessizce var olmasıydı. Kendi yalnızlığım, karşımdaki varlıkla birleşmişti. Ben ve o, tek bir gölge gibi aynı odada duruyorduk.

Gözlerimi kapattım. Kendi nefesimi dinledim. Her nefes alışım, bana yalnızlığımı hatırlatıyordu. Kendi varlığım bir zincirdi; her nefes, her adım, her düşünce… Hepsi beni kendi içinde hapseden bir duvar gibi yükseliyordu. Odada bir hareket, bir ses… Yoktu. Sadece ben ve benim sessizliğim vardı.

Saatler geçtiğini hissettim. Zaman yoktu; sadece gölgeler, kendi nefesim ve ben. Her şey durdu; ama durmak bir rahatlama değil, bir tuzaktı. Bir adım daha atmak istedim ama ayaklarım taş gibi ağırlaştı. Ellerimle yere dokundum; soğuktu. Soğukluğu hissetmek, varlığımı hatırlatıyor; var olmak ise bir ceza gibi geliyordu.

Ayaklarımı sürükleyerek yatağa gittim. Üzerime battaniyeyi çektim. Ama battaniye bile bir koruma sağlamıyordu. Çünkü bu yalnızlık, fiziksel bir sınırla durdururulamazdı. Kendi odama hapsolmuş, kendi varlığımın içinde kaybolmuş bir ruh olarak, sessizlikle yüzleşiyordum. Kendi nefesim, kendi kalbim, kendi varlığım… Hepsi bana ait gibi görünen ama içten içe beni boğmaya çalışan bir yabancıya dönüşmeye başlamıştı.

Kapıyı dinledim. Her adımda, her tıkırtıda kendi içimde bir yankı oluşuyor, onu tanıyamadığım bir korkuya dönüştürüyordu. Odanın yükü, şimdi tamamen bana aitti.

Başımı yastığa gömdüm. Gözlerim kapalı ama görüyordum; içimdeki boşluk, sessizlik, karanlık… Hepsi bana bakıyordu. Ve o an fark ettim: Kendi odamda, kendi varlığımın içinde yalnız kalmaktan korktuğum şey, aslında kendimdim. Kendi gözlerimle, kendi sessizliğimle, kendi karanlığımla yüzleşmekten korkuyordum.

Ve bu korku, boğazıma oturmuş bir yumru gibi duruyordu. Ne nefes alabiliyor ne de kaçabiliyordum. Tek yapabildiğim, sessizce beklemek… Kendi karanlığımın bana ne anlatacağını beklemek. Belki de çözüm buydu; kabul etmek. Kendimle aynı odada kalmak. Kaçmak değil, izlemek. Ve belki de bu sessiz gürültüyle yüzleşmek.

Ve belki de bir gün sessizlik bana konuşacak. Bu sessiz yüzleşmeden sonra, yeniden nefes alabileceğim. Ama o güne kadar… Sadece odadayım. Odada başka kimse yok ve kendimle aynı odada kalmaktan korkuyorum.

Defnedilen Benliğin Kiracısı

Defnedilen benlik ve yabancılaşmış ruh temalı felsefi illüstrasyon, Kamisa E-Dergi.

Dergi Sayısı: 01 Yabancılaşma | Yazar Adı: CONF. | Çizer Adı: Melda KAZANCITür: Şiir | Okuma Süresi: 1 Dakika

Aynaya bakıyorum;
Bir silüet eğiliyor suya,
Elleri bana ait ama titremesi değil,
Sanki başka birinin kalbini taşıyorum göğsümde.

Yüzüme düşen yabancı gölgeye direndim bu gece,
Gözlerimin yerini değiştirdim aynada,
Bakışlarımı başkasının kalbinden ödünç aldım.

Sen gülüyorsun,
Ama ben ağzımda küle dönmüş cümlelerle susuyorum.
Sen yürüyorsun,
Ben arkandan sürüklenen bir gölgeye tutunuyorum.

Bir zamanlar göğsümde yankılanan kalp atışlarını
Artık tanıyamıyorum.
O atışlar, zoraki bir nâmeye boyun eğdi.
Başkasının nefesini taklit ettim.

Bir gün kendi adımı söylerken sesim titredi.
Sanki yabancı bir ismi çağırır gibiydim.
Kendimle göz göze geldim
Ve orada,
Tanımadığım bir yüzle karşılaştım.

Şimdi her sabah uyandığımda
Bir yüz bırakıyorum yastığa,
Bir diğerini takıyorum aynanın karşısında.
O ayna sırrında
Kimliğimden kim kaldı bilmiyorum.

Belki de en büyük ihanetin,
Kendime benzememekti.
Kendimi gömdüğüm bedende,
Bir yabancı yaşıyor artık.

Yabancılaşmanın Gürültüsü ve Sessizliği

Yabancılaşmanın gürültüsü ve sessizliği temalı modern felsefi illüstrasyon, Kamisa E-Dergi.

Dergi Sayısı: 01 Yabancılaşma | Yazar Adı: Lumen | Çizer Adı: Melda KAZANCITür: Deneme | Okuma Süresi: 3 Dakika

Yabancılaşma meselesi Sartre ve Camus’da aynı kelimeyle anılsa da aslında bence iki yazarın baktığı yerler oldukça farklı. Sartre insanın dünyaya fırlatılmış olmasını daha çok bir sorumluluk problemi üzerinden ele alırken, Camus bu fırlatılmışlığın anlamsızlığını kabullenme noktasında durur. Bu fark, yabancılaşmanın bizde yarattığı duygunun yönünü de değiştiriyor. Sartre okurken insan biraz suçluluk hissediyor; Camus okurken ise daha çok bir boşluk ve sessizlik.

Sartre’da yabancılaşma, insanın kendi özgürlüğüyle kurduğu sorunlu ilişkiden doğar gibi geliyor bana. İnsan özgürdür ama bu özgürlük neredeyse bir lanet gibidir. Çünkü seçim yapmamak bile bir seçimdir ve bu durum insanı sürekli kendi eylemlerinin sorumluluğuyla baş başa bırakır. Sartre’ın karakterleri genelde bu yüzden rahatsız edicidir. Kendi hayatlarının mimarı olmalarına rağmen bunu kabullenmek istemezler. Yabancılaşma burada dünyadan çok insanın kendisine yöneliktir. Kişi, kendi özgürlüğünden kaçtığı anda hem kendisine hem de başkalarına yabancılaşır. Bu bana biraz fazla sert geliyor açıkçası. Sartre, insanı fazlasıyla bilinçli ve hesap verebilir bir varlık gibi konumlandırıyor. Gerçek hayatta ise çoğu insan ne yaptığını bile tam olarak bilmiyorken bu kadar ağır bir sorumluluk yüklemek bana zaman zaman acımasız geliyor.

Camus’da ise yabancılaşma daha sessiz ve daha soğuk. “Yabancı” romanındaki Meursault karakteri bunun en net örneği. Meursault dünyaya kızgın değildir, başkaldırmaz da; sadece dünyayla aynı frekansta değildir. Annesinin ölümü karşısındaki tepkisizliği ya da cinayet sonrası yaşadığı duygusuzluk, aslında onun ahlaksızlığından çok dünyaya yabancı oluşundan kaynaklanır. Camus’nun yabancılaşması daha çok anlamın yokluğu üzerinden şekillenir. İnsan, anlam arayan bir varlıktır ama evren bu arayışa cevap vermez. İşte bu uyumsuzluk, yani “absürt”, insanı dünyaya yabancı kılar.

Camus’yu Sartre’dan ayıran nokta tam da burada bence. Sartre insanın anlamı kendisinin yaratabileceğini savunur. Camus ise bu arayışın cevapsız kalacağını kabul eder ama yine de yaşamayı seçer. Bu bana daha samimi geliyor. Çünkü çoğu zaman insanlar hayatlarına büyük anlamlar yükleyerek değil, anlamsızlığına rağmen devam ederek ayakta kalıyor. Camus’nun başkaldırısı sessizdir; Sartre’ınki ise gürültülü. Sartre bağırır: “Özgürsün, sorumlusun!” Camus ise omuz silker gibi yapar: “Anlam yok ama yaşıyoruz işte.”

Yabancılaşma meselesinde Camus’nun yaklaşımını kendime daha yakın buluyorum. Sartre’ın insanı sürekli kendisiyle yüzleşmeye zorlayan tavrı teoride güçlü ama pratikte yorucu. Camus ise yabancılaşmayı çözülmesi gereken bir problemden çok, birlikte yaşamayı öğrenmemiz gereken bir durum gibi sunar. Belki de bu yüzden Camus okurken insan kendini daha az yargılanmış hissediyor.

Sonuç olarak Sartre ve Camus, yabancılaşmayı farklı yerlerden ele alsalar da ikisi de modern insanın dünyayla kurduğu kopuk ilişkiyi çok iyi yakalıyor. Sartre bu kopuşu insanın omuzlarına yüklerken, Camus bu kopuşun sessizliğinde insanı yalnız bırakır. Hangisi daha doğru bilmiyorum ama Camus’nun sessiz yabancılaşması bana daha gerçek, daha insâni geliyor. Çünkü bazen insan ne özgürlüğünü düşünmek ister ne de anlam yaratmak… Sadece yabancı olduğunu hisseder ve o hisle yaşamaya devam eder.

Kendi Hayatına Yabancı Olmak

Kendi hayatına yabancı olma ve varoluşsal yabancılaşma temalı felsefi illüstrasyon, Kamisa E-Dergi.

Dergi Sayısı: 01 Yabancılaşma | Yazar Adı: Lumen | Çizer Adı: Melda KAZANCITür: Deneme | Okuma Süresi: 3 Dakika

İnsan bazen kendi hayatına dışarıdan bakıyormuş gibi hisseder. Sabah kalkar, işe gider, gün biter; ama gün boyunca yapılanların hangisi gerçekten “benim”dir, hangisi sadece yapılması gereken bir görevdir, ayırt edemez. İşte Marx’ın yabancılaşma dediği şey, tam da bu hissin felsefi adıdır. Yabancılaşma; insanın kendine, emeğine, ürettiklerine ve nihayetinde diğer insanlara uzak düşmesidir.

Marx’a göre bu durum rastlantı değildir; kapitalist üretim biçiminin doğal sonucudur. Özellikle 1844 Ekonomi ve Felsefe El Yazmaları’nda yabancılaşmayı dört boyutuyla ele alır. İlk olarak işçi, ürettiği ürüne yabancılaşır. Ortaya çıkan nesne artık onun emeğinin bir uzantısı olmaktan çıkar; piyasaya ait, sermayeye ait bir şeye dönüşür. İşçi ürünü üretir ama ona sahip olamaz. Ürün büyüdükçe işçi küçülür. Bu terslik, modern insanın trajedisidir.

İkinci olarak insan, emeğin kendisine yabancılaşır. Çalışmak artık insanın yaratıcı gücünü ortaya koyduğu bir etkinlik değil, sadece hayatta kalmak için katlanılan bir zorunluluk hâline gelir. Marx burada çok çarpıcıdır: Emek, insanın özünü gerçekleştirmesi gerekirken insanın kendisinden kaçtığı bir faaliyete dönüşür. İşçi ancak işten çıktığında kendini “evinde” hisseder; çalışırken ise kendine yabancıdır. Bu, emeğin insanı özgürleştirmesi gerekirken onu tüketmesi demektir.

Üçüncü boyut daha da derindir: İnsan, türsel varlığına yabancılaşır. Marx’a göre insanı hayvandan ayıran şey, bilinçli ve özgür üretim yapabilmesidir. Oysa kapitalizmde üretim bilinçli değil, zorunludur; özgür değil, dayatılmıştır. İnsan, kendi potansiyelini gerçekleştiremez, sadece sistemin devamı için işlev gören bir dişliye dönüşür. Böylece insan, kendi insanlığından uzaklaşır.

Son olarak yabancılaşma, insanın insana yabancılaşması olarak karşımıza çıkar. Rekabet, piyasa ilişkileri ve çıkar çatışmaları, insanlar arasındaki bağı zedeler. Diğer insan artık bir yoldaş değil, rakip ya da araçtır. Marx’ın Alman İdeolojisi’nde işaret ettiği gibi toplumsal ilişkiler, şeyler arasındaki ilişkilere dönüşür; insanlar birbirini meta ilişkileri üzerinden tanır.

Burada önemli olan şu: Marx yabancılaşmayı sadece psikolojik bir ruh hâli olarak görmez. Bu, bireyin iç dünyasında çözülebilecek bir sorun değildir. Yabancılaşmanın kaynağı toplumsaldır ve çözümü de toplumsal olmak zorundadır. Kapital’de bu nedenle üretim ilişkilerini, meta fetişizmini ve sermayenin egemenliğini analiz eder. İnsanların kendi yarattıkları sistemin karşısında güçsüz kalması, yabancılaşmanın en ileri aşamasıdır.

Bugün Marx’ı okurken şaşırtıcı olan, bu düşüncelerin hâlâ bu kadar tanıdık gelmesidir. Kendini yaptığı işle tanımlayamayan, ürettiklerine yabancı hisseden, kalabalıklar içinde yalnızlaşan modern insan, Marx’ın yabancılaşma analizinin yaşayan kanıtı gibidir. Belki de bu yüzden Marx’ı okumak bazen rahatsız edicidir: Çünkü anlattığı şey sadece bir sistem eleştirisi değil, gündelik hayatımızın aynasıdır.

Yabancılaşma, Marx’ta yalnızca bir teşhis değil, aynı zamanda bir çağrıdır. İnsan, kendi yarattığı dünyayı yeniden sahiplenebilir mi? Emeğini, ilişkilerini ve kendini geri alabilir mi? Marx bu sorunun cevabını bireysel kaçışlarda değil, kolektif dönüşümde arar. Ve belki de bu yüzden yabancılaşma üzerine düşünmek, sadece felsefi değil, aynı zamanda politik bir eylemdir.

Beyaz Yakalı Köleliğin Zarafet: CV'lerimizin Meta Fetişizmi

Beyaz yakalı kölelik ve CV meta fetişizmi temalı sistem eleştirisi illüstrasyonu, Kamisa E-Dergi.

Dergi Sayısı: 01 Yabancılaşma | Yazar Adı: Vora | Çizer Adı: Melda KAZANCITür: Deneme | Okuma Süresi: 6 Dakika

Karl Marx, kapitalist üretim tarzının en temel çelişkilerinden birini; insanın en özsel faaliyeti olan emeğin bir alınıp satılır nesneye, yani metaya indirgenmesinde görmüştü. Marx’ın tanımına göre meta:

“Meta, her şeyden önce, dışsal bir nesnedir, nitelikleri itibarıyla insan gereksinimlerinden herhangi birini herhangi bir şekilde gideren bir şeydir.” (Kapital, Cilt I)

Meta, hem bir kullanım değerine (insan ihtiyacını karşılaması) hem de bir değişim değerine (başka bir meta ile takas edilebilme yeteneğine) sahiptir. Marx için asıl sorun; emekle üretilen bu nesnelerin, değişim değeri üzerinden insanlar arasındaki ilişkileri yöneten bir güce dönüşmesidir. Emek gücünün metalaşmasıyla insan emeği de bu iki değere indirgenir.

Marx için işçinin kendi emek gücünü piyasada satmak zorunda kalması, yabancılaşmanın başlangıç noktasıydı. Yüzyıllar sonra, sanayi devriminin bu katı gerçeği; modern, parlak ofislerin ve dijital dünyanın cam duvarları ardında yeniden şekillendi. Artık sömürü; dumanlı fabrika bacaları ve makine gürültüleriyle değil, yüksek lisans diplomalarının, “yaratıcı çözümlerin” ve özenle hazırlanmış CV’lerin (özgeçmişlerin) zarafetiyle örtülüyor. Marx’ın “meta fetişizmi” kavramı, modern beyaz yakalı hayatın temel yabancılaşma biçimini anlamamız için bir anahtar sunuyor.

Marx’ın analizi, kapitalist ekonominin insanı nasıl yalnızca bir üretim aracı olarak gördüğünü ortaya koyar. İşçi, yaşamını sürdürmek için kendi fiziksel ve zihinsel yeteneklerinin toplamı olan emek gücünü bir süre karşılığında patrona satar. Satılan şey emeğin kendisi değil, belirli bir süre boyunca emek etme kapasitesidir ve kapitalizm bu kapasiteyi, tıpkı piyasadaki diğer her şey gibi, bir fiyata sahip bir meta hâline getirir.

Günümüzün bilgi ve hizmet ekonomisinde ise bu süreç çok daha karmaşık ve soyuttur. Emek gücünün metalaşması, iki sayfalık o stratejik belge olan CV üzerinden gerçekleşir. CV, sadece bir tecrübe listesi değil; bireyin potansiyelini, eğitimini ve özünü piyasada rekabet edebilecek şekilde paketlediği bir satış broşürüdür. Birey; mezuniyet notlarından gönüllü çalışmalarına kadar tüm varoluşsal tecrübesini, satılabilirliği en üst düzeye çıkaracak şekilde standardize edilmiş bir formata sokar.

İşte bu noktada yabancılaşma başlar: Birey, varoluşunu bir değerler bütünü olarak değil, piyasada alıcı bulması gereken bir meta olarak deneyimlemeye başlar. Bir insanın içsel tatmini, etik değerleri veya tutkuları, eğer “multinasyonal bir şirketin hedefleriyle örtüşmüyorsa” CV’nin kıyısında, maliyet hesabı dışı bırakılan birer fazlalık hâline gelir. Bireyin özü, kendisi için değil satış başarısı için yeniden düzenlenir. Marx’ın 1844 Elyazmaları‘nda ifade ettiği gibi:

“Emeğin ürünü, emeğin cisimleştiği, nesneleştiği şeydir. Bu nesneleşme, aynı zamanda emeğin yitirilmesi, ürünün köleliği olarak ortaya çıkar.”

Modern bağlamda bu “ürün”, sadece fiziksel bir nesne değil, aynı zamanda bireyin kendisi ve onun “beceri envanteri”dir. Satın alınan emek gücünün bedeli olan maaş; işçinin bütünlüğü değil, yalnızca “işçi olarak var olması için” gerekli olan minimum miktardır. İşçinin özü kendisi için değil satış başarısı için yeniden düzenlenir; kişisel varoluş, piyasanın pazarlama broşürüne kurban edilir. Bu, beyaz yakalı çalışanın varoluşsal çelişkisidir: Yüksek bireysellik talep edilirken, bireyin kendisi anonim bir ticari birime indirgenir.

Marx, meta fetişizmi ile metaların, aslında arkalarında yatan karmaşık insan emeğini ve toplumsal ilişkileri gizlediğini söyler. Bir fincan kahveye baktığımızda Brezilya’daki işçinin emeğini, nakliye ağlarını veya sömürü koşullarını değil; sadece basitçe “kahve”yi ve onun piyasa fiyatını görürüz. Kapitalist toplumda insanlar arasındaki ilişkiler; sanki bir nesnenin doğal bir özelliğiymiş gibi, metanın kendisi aracılığıyla kurulur ve ifade edilir. Beyaz yakalı dünyada ise fetişizm, CV’nin ve unvanların kendisinde somutlaşarak daha derine iner.

Bir işe alım yöneticisi parlak bir CV’ye baktığında; o diplomanın arkasındaki uykusuz geceleri, o sertifikanın alınması için harcanan kişisel zamanı ve o tecrübe için çekilen psikolojik stresi görmez. Gördüğü; sadece gelecekteki kâr potansiyelini gösteren soyutlanmış, sterilize edilmiş bir “beceri paketi”dir. İnsanın yaşam enerjisi, somut acı ve çabası, metanın parlak yüzeyi altında kaybolur. Başarılı bir CV, sadece bireysel bir başarı öyküsü olarak sunulur. Oysa Marx, Kapital’de bu yanılsamayı şöyle betimler:

“Metaların gizemli karakteri, dolayısıyla, onların kendi toplumsal biçimlerinin insanlar için, sanki nesnelerin bir toplumsal doğası varmış gibi, bir ayna gibi yansıması olmasından başka bir şeyden kaynaklanmaz.”

Burada, bir “üst düzey yönetici” unvanı; sadece bireysel yeteneği değil, aynı zamanda o unvanı mümkün kılan toplumsal sınıf ayrıcalıklarını, yoğun rekabeti ve altta yatan sistemik eşitsizlikleri de gizler. CV; bu yapısal eşitsizlikleri değil, sadece bireysel “yükselişi” gösteren bir belge olduğu için toplumsal ilişkilerin gerçek doğasını (rekabet ve sınıf ayrımı) örtbas eder. Birey, kendi emeğini kendinden yabancılaştırmakla kalmaz; o emeği temsil eden özgeçmişin bile kendi kontrolünden çıkmış ve piyasanın kurallarına göre değerlenip satılan gizemli bir nesneye dönüştüğünü deneyimler.

İnsanın türsel varlığı (Gattungswesen), Marx’a göre, doğayı bilinçli ve özgür emekle dönüştürerek kendini gerçekleştirme yeteneğidir. Oysa kapitalizm bu özü alıp onu araçsallaştırır. Beyaz yakalı dünyada “yaratıcılık”, “inovasyon” ve “esneklik” gibi kavramlar sıkça kullanılır. Ancak bu, insanın kendini gerçekleştirmesi için değil, şirketin kâr oranını artırması için talep edilen özelliklerdir.

Bu durum, üretim faaliyetine yabancılaşmayı keskinleştirir. Birey, kendini ifade etmek için değil kendisine tayin edilen bir görevi yerine getirmek için çalışır. Yaratıcı çabanın motivasyonu içeriden (kişisel tatmin) değil, dışarıdan (ücret, terfi, takdir) gelir. Marx, bu zoraki emeği tarif ederken son derece çarpıcıdır:

“Emek, işçi için bir dışsallıktır; yani onun özsel varlığına ait değildir… Sonuç olarak, işçi ancak işin dışında kendini kendisi gibi hisseder, işte ise kendini yurtsuz hisseder. İşteyken evinde değildir.” (1844 Elyazmaları)

Bu döngüde beyaz yakalı çalışan; tüm entelektüel ve duygusal enerjisini, nihayetinde kendisini bir meta olarak pazarlamak ve kapitalistin sermayesini büyütmek için kullanır. Emek, bir yaşam aktivitesi olmaktan çıkar; sadece kirayı, krediyi ve diğer temel ihtiyaçları karşılama aracı olan “maaş”ı elde etme aracıdır.

Yabancılaşmanın dördüncü boyutu olan insanların birbirine yabancılaşması, beyaz yakalı ortamda rekabet kültürüyle somutlaşır. Sistem, işçilerin kendi aralarındaki dayanışmayı engellemek üzerine kuruludur. İş arkadaşları; potansiyel müttefikler ve ortak yaratıcılar olmaktan çok, aynı kısıtlı terfi pozisyonu için yarışan rakiplere dönüşür. Performans değerlendirmeleri bireyleri birbirine karşı konumlandırır ve iş birliği yerine bireysel başarıyı ödüllendirir. Sonuç olarak ofisler; nezaket ve profesyonellik perdesi altında, her bireyin kendini sürekli bir meta olarak görmesi ve diğer meta-insanlarla rekabet etmesi gereken izole alanlara dönüşür.

“Beyaz Yakalı Köleliğin Zarafeti”, Marx’ın yabancılaşma teorisinin ne kadar zamansız olduğunu gösterir. Kapitalizm, emek metalaşmasını o kadar ustaca gizlemiştir ki artık zincirlerimizi görmüyoruz; aksine, en iyi zincirlere sahip olmak için rekabet ediyoruz. O zincirler; parlak logolu kartvizitlerimiz, kariyer basamaklarımız ve en önemlisi piyasa değeri yüksek CV’lerimiz olmuştur.

Gerçek özgürlük, kişinin kendi emeği üzerindeki kontrolünü yeniden kazanması ve emeği bir zorunluluk olmaktan çıkarıp bir öz-gerçekleştirme faaliyetine dönüştürmesidir. Aksi takdirde, en şık takım elbiseler içinde bile hayatımızın ve emeğimizin başkasına ait olduğu bir meta pazarına hapsolmuş olmaya devam edeceğiz. Marx’ın o tok sesi; lüks ofislerimizin sessizliğinde sadece bir yankı değil, her CV’nin arka sayfasında gizlenen yakıcı bir hakikat olarak kalmaya devam edecektir.

Kendi Kendini Sömüren Çağın İç İtirafları

Kendi kendini sömüren birey ve performans toplumu temalı felsefi illüstrasyon, Kamisa E-Dergi.

Dergi Sayısı: 01 Yabancılaşma | Yazar Adı: Vora | Çizer Adı: Melda KAZANCITür: Deneme | Okuma Süresi: 6 Dakika

Kapitalist toplumun görünen zenginliği bir nesneye, yani metaya dayanır. Marx, bu nesneyi şöyle tanımlar: “Meta, her şeyden önce, dışsal bir nesnedir; nitelikleri itibarıyla insan gereksinimlerinden herhangi birini herhangi bir şekilde gideren bir şeydir.” Ancak meta, sadece bir kullanım değerine değil, bir de değişim değerine sahiptir; bu da onun bir pazar nesnesine dönüşmesi demektir. Marx için asıl sorun, insanın en özsel faaliyeti olan emeğin de tıpkı diğer metalar gibi alınıp satılır bir nesneye indirgenmesidir.

Son yirmi yılda; “girişimci ruh”, “esnek saatler” ve “kendi patronun olma” vaadi, endüstriyel çağın hantal, 9-5 zincirlerinden kurtuluşun nihai ifadesi olarak pazarlandı. Fabrika kapılarının yerini ev ofisler, kart basma makinelerinin yerini ise dijital takip yazılımları aldı. İlk sayısında yabancılaşma kavramı üzerine çalışan bir edebiyat dergisi olarak, bu yazımızda yeni düzeni Marx’ın perspektifinden sorguluyoruz. Serbest çalışma (freelancing) ve tek kişilik girişimler, gerçekten de emeğin metalaşmasından kaçış mı, yoksa Marx’ın emeğe yabancılaşma analizinin en çarpıcı ve dolambaçlı yeni biçimi mi?

Marx, kapitalist üretim tarzında bireyin özgürlüğünü, kendi emeğinin zorunluluğa indirgenmesiyle kaybettiğini belirtmişti. Modern çağın insanı dışarıdan bakıldığında bu zorunluluktan kurtulmuş gibi görünse de yakından incelendiğinde bambaşka bir durum ortaya çıkar: Birey, sistemi yıkmak yerine sistemin kendisini tamamen içselleştirmiştir.

Bu yazımızda, o özgür ve esnek sandığımız hayatın perde arkasına, hepimizin sustuğu ve kendimize itiraf etmekten çekindiğimiz iç seslerimize kulak veriyoruz. Kendi emeğini hem üreten hem de acımasızca sömüren çağımızın modern kölelerinin, yani bizim zihnimizin en dürüst itiraflarına:

“Özgürlük. Tabii ki başlangıçta en büyük motivasyon buydu. Bir daha asla bir masada çürümek zorunda kalmayacaktım. Kendi projelerimi seçecek, kendi saatlerimi belirleyecektim. Ama gerçek, ironik bir şekilde çok farklı çıktı. Marx’ın dediği gibi, benim emek gücüm de bir meta. Ama tek bir patrona satmak yerine, artık her gün yüzlerce potansiyel alıcıya (müşteriye) kendimi satmak zorundayım. Bir pazarda, yan yana dizilmiş yüzlerce ‘meta’dan biriyim. Eskiden sadece 9-5 arasında çalışırdım. Şimdi ise her an çalışıyorum.

Neden mi? Çünkü emek gücümü sürekli olarak pazarlamak zorundayım. Benim ‘gerçek’ işim (yazmak, tasarlamak, kodlamak) sadece işimin yarısı. Diğer yarısı; kendimi bir meta olarak sürekli cilalamak, yeni müşteriler bulmak, fiyat teklifi vermek, network yapmak. Bu faaliyetlerin hiçbiri kendi özsel etkinliğim değil; hepsi o metayı (emek gücümü) satmaya yönelik araçsal zorunluluklar. Marx’ın sözleri sanki zihnimin içinde yankılanıyor:

‘Emek, işçi için bir dışsallıktır; yani onun özsel varlığına ait değildir. Sonuç olarak, işçi ancak işin dışında kendini kendisi gibi hisseder, işte ise kendini yurtsuz hisseder. İşteyken evinde değildir.’

Benim için artık ‘işin dışı’ yok. Pazarlama, işimin bir parçası hâline geldiği an, 24 saat boyunca ‘yurtsuzum’. Kendimi satmak, çalışmanın kendisinden daha yorucu. Kendi iç sesimin en acımasız pazarlama yöneticisi hâline geldiğini itiraf ediyorum. Dahası, diğer serbest çalışanlar ya da meslektaşlarım artık dayanışma kurulacak insanlar değil; hepsi, benim meta olarak daha iyi bir fiyat almak için rekabet etmem gereken potansiyel rakipler. Yüzlerce metanın yan yana dizildiği bu pazarda, bizler birbirimize değil, sadece müşterinin kâr beklentisine odaklanmış durumdayız.

Kendi projelerim üzerinde çalışmak bana daha fazla tatmin vermeli, öyle değil mi? İlk başta veriyor. Ama sonuçta her proje müşteri için var. Ben o ürünü kendim yaptığım için değil, müşterinin kârını artırdığı için değerli görüyorum. Yaptığım iş hızla benim elimden koparılıyor, isimsiz bir marka altında piyasaya sürülüyor ve beni unutan bir meta fetişi hâline geliyor. Saatlerce süren emeğimle ortaya çıkan bir yazılım, pazarda ‘hızlı’ ya da ‘kullanışlı’ bir uygulama olarak alınıp satılıyor. Tüketici o uygulamaya baktığında arkasındaki yorgunluğu, teknik zorlukları, uykusuz gecelerimi görmüyor. Sadece uygulamanın sunduğu kullanım değerini ve etiketindeki değişim değerini görüyor. Uygulama, sanki kendi kendine var olmuş gibi algılanıyor.

Benim durumumda, portföyümdeki her başarılı ürün, emek metalaşmamın ne kadar başarılı olduğunu gösteren birer fetiştir. İnsanlar benimle değil, sattığım başarı yanılsaması ile ilişki kuruyor. Kendi elimle yarattığım sanal ürünler, şimdi bana yabancı, özerk güçler olarak geri dönüyor.

Kendi kendimin patronu olmanın gücünü hissetmem gerekirken tam tersi, sürekli diken üstündeyim. Ben aynı anda hem kapitalist hem de işçiyim. Kapitalist olarak sürekli verimliliğimi artırmaya, daha az maliyetle (daha az uykuyla, daha az sosyal hayatla) daha çok ‘artı değer’ üretmeye çalışıyorum. İşçi olarak ise bu taleplere boyun eğmek zorundayım. Kendimi sömürmekte en acımasız kapitalistten bile daha iyiyim. Çünkü gerçek patronun aksine kendi zayıf noktalarımı, yorgunluğumu ve vicdanımı biliyorum. Kendime ‘hayır’ diyemiyorum. Gecenin bir yarısı çalışırken, Marx’ın dediği gibi kendi türsel varlığıma yabancılaştığımı hissediyorum. Sanat, yaratıcılık, boş zaman… Bunların hepsi, ‘bireysel yaşam aracıma’ (yani para kazanmaya) hizmet eden araçlar hâline geliyor.

9-5 çalışana göre tek farkım, taktığım zincirlerin şekli. Beyaz yakalı köle, zincirlerinin dışarıdan takıldığını bilir. Ben ise zincirlerimi gönüllü olarak taktım ve onları özgürlüğüm zannediyorum. Üstelik kendi emeğimin sömürülmesi üzerinden zenginleşme umudu taşıyorum ki bu, Marx’a göre ideolojinin ta kendisidir. Kapitalizm, yabancılaşma sorununu çözmek yerine onu bireyin içine taşımanın yeni ve ustaca bir yolunu buldu. Artık sömüren ve sömürülen aynı kişi. Bu öz-sömürü, modern köleliğin zirvesidir.”

Sürekli susturduğumuz, bastırdığımız iç sesimiz bize Marx’ın analizlerinin ne kadar doğru olduğunu kanıtlıyor. Serbest çalışma kültürü, dışarıdan ne kadar şık ve esnek görünürse görünsün, Marx’ın emeğin metalaşması eleştirisinin modern bir tezahürüdür. Özgürlük; sadece zincirlerin rengi değiştiğinde değil, emeğin zorunluluktan kurtulup yaşamın ilk ihtiyacı hâline geldiği zaman gelecektir. Beyaz yakalı köleliğin bu yeni ve ‘zarif’ biçimi; bireyi kendi kendini satmaya, kendi kendini yönetmeye ve en önemlisi kendi kendini sömürmeye zorlar. Bu, bireyi kendi emeğinin anlamından, kendi yaşam faaliyetinin kontrolünden ve kendi türsel özünden yoksun bırakır.

Ve bu öz-sömürü itirafı bize gösteriyor ki yabancılaşmanın en son durağı; bireyin kendi kendisinin efendisi olduğu yanılsaması içinde, kendi kendisinin kölesi hâline gelmesidir. Bu durum katlanılmaz bir güce dönüşmeden, yani kâr odaklı sistem bizi tamamen yutmadan önce bir soru sormalıyız: Yabancılaşmanın ‘katlanılmaz’ bir güç hâline gelmesi için, onun insanlığın büyük bir çoğunluğunu tamamen ‘mülkiyetten yoksun’ hâle getirmesi gerekir.

Modern köle; maddi mülkiyetten yoksun değil, kendi zamanının ve kendi emeğinin sahibi olma hakkından yoksun bırakılmıştır. Bu yoksulluk, yabancılaşmanın temel kaynağı olup Marx’ın da dediği gibi emek zorunluluk olmaktan çıkıp yaşamın ilk ihtiyacı hâline geldiği zaman aşılmaya başlanabilir. Yabancılaşma, bir vicdan rahatlatma eylemi olan “farkındalık” ile değil, zincirleri takan sistemin kökten değişimiyle çözülecektir. Masanın diğer tarafında oturan o acımasız kapitalist artık aynadaki yüzümüzdür. Hiçbir köle, kendi kendisinin efendisi olma illüzyonundan kurtulmadan özgürlüğe ulaşamaz.

İrade Zinciriyle Örülmüş Kafes

İrade zinciriyle örülmüş kafes ve özgür irade paradoksu temalı felsefi illüstrasyon.

Dergi Sayısı: 01 Yabancılaşma | Yazar Adı: Vora | Çizer Adı: Melda KAZANCITür: Öykü | Okuma Süresi: 9 Dakika

Bartu güne uyanırken gözlerini alarm sesiyle değil, YANKI’nın bildirim sesiyle açardı. Yastığın yanındaki telefon, sabahın 07.00’sinde, “En Yüksek Etkileşim Saatleri Başlıyor” diye fısıldayan soğuk, sentetik bir sesti. Daha uykunun sisleri dağılmadan, zihni çoktan ofisteydi; parmakları yorganın altında bile bir “kaydırma” hareketini taklit ediyordu.

Kahvesini otomatik olarak hazırlarken, mutfak penceresinden giren solgun kasım ışığına nadiren dikkat ederdi. Dışarıdaki dünya, onun için sadece test edilmesi gereken bir fondu. Gerçekliği, 27 inçlik parlak ekranında yaşanıyordu. Bartu’nun görevi, YANKI adlı o devasa, her şeyi kapsayan sosyal ve ticari uygulamanın kullanıcı arayüzünü tasarlamaktı. YANKI, insanların uyanma saatinden, aldıkları son çoraba kadar hayatlarının her yönünü organize eden, yönlendiren ve devamını sağlayan bir dijital evrendi. Bartu ise bu evrenin mimarlarından biriydi —ama sadece belirli bir tuğlayı yapmaktan sorumluydu.

Bugün, o küçük, gri tuğla, uygulamanın “Hikâyeler” bölümündeki paylaşım butonuydu. Şirketin yeni hedefi açıktı: Kullanıcıların içerik paylaşımını hızlandırmak için o butonun rengini maviden zümrüt yeşiline çevirmek ya da belki de bir piksel sağa kaydırmak, katılım oranını %0,5 artıracak mıydı? Bartu, bütün gününü sayısız kontrol testi, yüzlerce kullanıcı geri bildirimi ve binlerce satır kod analizi arasında bu %0,5’in peşinde koşarak geçirecekti.

Masasında, okyanus manzaralı bir poster, ironik bir tezat oluşturuyordu. Okyanusun muazzam genişliği, Bartu’nun odaklanmak zorunda olduğu o küçük yeşil butonun mikroskobik dar dünyasıyla tezat içindeydi. Öğle yemeğinde bile parmakları, sandviçi tutmaktan çok, bir kaydırma hareketine meyilliydi. İş arkadaşlarının yüzleri, birer kullanıcı profili gibi görünüyordu; her biri, dikkatini çekmek için tasarlanmış bir arayüz elemanıydı. Ne konuştukları, ne hissettikleri önemli değildi; önemli olan, YANKI’ya ne kadar geri bildirim sağlayacaklarıydı.

“Bugün ne yaptın?” diye sordu yan masadaki yazılımcı. Bartu, omuz silkti. “Zümrüt yeşili ile turkuaz arasındaki farkı ölçtüm. Dünya için büyük bir adım, benim için bir piksel sağa kaydırma.” Yüzünde yorgun, alaycı bir gülümseme vardı. Yaratıcılığının bütün gücünü, milyonların gözünü ekrana biraz daha fazla kilitleyecek minik bir hileye harcıyordu. Kendi özgün fikri, ruhu ya da imzası yoktu bu işte; sadece verinin hizmetkârı olmuştu. O, bir sanatçı değil, bir hassas ayar makinesiydi. İşinin bitiminde, elinden çıkan şey bir vizyon değil, sadece bir komutun yerine getirilmesi olacaktı. Ve yarın, bu butonu unutacak, bambaşka bir mikroskobik göreve atanacaktı.

O gün, zümrüt yeşili butonun katılım oranını %0,48 artırdığı kesinleşince Bartu, küçük bir başarı sarhoşluğu yaşadı. Bu, onun bir yaratıcı olarak başarısı değil, bir maliyet unsuru olarak etkinliğini kanıtlaması demekti. Mesai bitiminde, ofis koltuğundan kalkıp eve doğru yürüdüğünde, zihni nihayet o mikroskobik pikselin dar sınırlarından kurtulmuştu. Özgürlük, yolda geçen o yirmi dakikalık süredeydi —en azından öyle sanıyordu.

Ancak YANKI, Bartu’nun ruhuna öylesine işlemişti ki, evde de onu rahat bırakmıyordu. Uygulama, Bartu’nun ve karısı Umay’ın hayatının tam ortasına, bir dijital karakol gibi konuşlanmıştı.

“Akşam ne yiyeceğiz?” diye sordu Umay. Bartu hemen telefona uzandı. “YANKI, bu akşam için ‘Hava Durumu’ ve ‘Beslenme Profili’ verilerimizi analiz etmiş. En iyi seçenek, ‘Haftalık Ortalama Kalori Hedefi’ni aşmayacak yeni Asya Füzyon restoranı. Rezervasyonunu yaptım bile.” Umay, elindeki kitabı yavaşça bıraktı. Gözlerinde yorgunluk vardı. “Bartu, bazen bir şeyi canımız istediği için mi yesek? Benim canım sadece basit bir çorba istiyor olabilir.” “Ama basit bir çorba, optimal değil,” diye cevap verdi Bartu, refleks olarak. “YANKI, tatmin skorunun en yüksek bu restoranda olacağını gösteriyor.”

O an, Bartu’nun yüzüne soğuk bir gerçek tokat gibi çarptı. Eşiyle arasındaki bu spontane olmayan, veriye dayalı ilişkiyi mümkün kılan, büyük ölçüde kendisiydi. YANKI’nın “Kişiselleştirilmiş Yaşam Koçu” arayüzünü tasarlayan, “Optimal Seçim Önerileri”nin estetik düzenini kuran, o butonları, o uyarıları tam da bu tepkileri alması için yerleştiren bizzat kendisiydi. O, sadece bir kullanım değeri yaratmakla kalmamış; o değeri, başkalarına ve en kötüsü, kendi hayatına hükmeden bir güce dönüştürmüştü.

YANKI, Bartu’nun yarattığı bir teknolojiydi ama artık teknoloji, Bartu’yu yaratıyordu. Uygulama; Bartu’nun karısına aldığı hediyenin, izlediği filmin ve hafta sonu gezisinin “mükemmel” olmasını sağlıyordu; çünkü Bartu, mükemmel olması için o arayüzü tasarlamıştı. Her başarılı öneri, her sorunsuz satın alma, her doğru yönlendirme, Bartu’nun kendi emek gücünün somutlaşmış hâlini yüceltiyordu. Ve bu yücelme, onun üzerindeki kontrolünü artırıyordu.

Gece yatağa uzandığında, Bartu sadece bir tasarımcı değil, aynı zamanda kendi hapishanesinin gardiyanı gibi hissetti. Kendi elleriyle inşa ettiği bu dijital kafes, şimdi onu dışarıdaki gerçek, karmaşık ve öngörülemeyen insan hayatından koruyor —ve aynı zamanda onu oradan alıkoyuyordu. Kendi özgürlüğünü inşa etmek yerine, kendi köleliğini mükemmelleştirmişti.

Kırılma, beklenmedik bir akşam, yemekten sonra yaşandı. Umay, o günkü işinden bahsederken yüzü gergindi. Kreş öğretmeniydi ve bir çocuğun, gün boyunca yaşadığı duygusal bir anı anlatıyordu. Hikâyenin en can alıcı yerinde, Umay’ın sesi inceldi, gözleri doldu. Bartu ise, hikâyenin o bölümünü dinlerken farkında olmadan sağ elini uzatmış, telefonundaki YANKI akışını kontrol ediyordu.

“Bana bakıyor musun?” dedi Umay, sesi buz gibiydi. Bartu, telefondan başını kaldırdı. “Elbette bakıyorum. Dinliyorum. Çok duygusal bir an sanırım.” “Hayır, dinlemiyorsun,” diye düzeltti Umay, sesi titreyerek. “Şu an gözlerin burada, ama dikkat skorun yüzde yirmiyi geçmiyor. Oysa yirmi saniye önce, YANKI’daki borsanın hareketini kontrol ederken skorun seksenin üzerindeydi.”

Bartu duraksadı. Eşiyle arasındaki ilişkinin bile artık veriye ve skora indirgendiğini, bunun acımasız ve araçsal bir ilişki olduğunu anladı. Umay, Bartu’nun dikkatinin YANKI tarafından nasıl yönlendirildiğini çoktan öğrenmişti. Bartu’nun kendi emeği, karısıyla arasındaki samimi bağı bile söküp alıyordu.

“Ben buna bakmıyorum,” dedi Bartu, sesi savunmacıydı. “Ben bunu yapıyorum. Ben…” Sözünü tamamlayamadı. Umay ayağa kalktı. “Sen onu yaptıkça, o seni daha çok yutuyor, Bartu. Sen, insanları ekrana kilitleyen arayüzleri mükemmelleştiriyorsun ve şimdi kendi yarattığın o dijital kafese sıkışmış durumdasın. Artık spontane değilsin, düşünceli değilsin, yaratıcı bile değilsin. Sen sadece uygulamanın bir uzantısısın.”

Bartu, karısının gözlerindeki hayal kırıklığını gördü. Hayatı boyunca zekâsını, yeteneğini ve hayal gücünü, insan yaşamını “optimize etmek” için kullandığını sanmıştı. Oysa sonuç; duyguların yerine algoritmalar, öngörülemezliğin yerine skorlar ve özgürlüğün yerine zorunlu bir bağımlılık getiren bir sistemdi. O, insanı insandan ve hatta kendinden uzaklaştıran bir sistemin mimarıydı.

O gece, Bartu uyuyamadı. Bir insan olarak, kendi hayatının iplerini elinde tutma, kendi yaratımının tadını çıkarma ve diğerleriyle anlamlı bir bağ kurma arzusunu tamamen kaybetmişti. Gecenin karanlığında YANKI’nın arayüzü zihninde beliriyordu; parlak, davetkâr ve tamamen boş. Yaptığı işin, dünyanın sorunlarını çözmek yerine, sadece sermayeyi büyütmekten ibaret olduğunu anladığında, hissettiği şey derin ve soğuk bir tiksintiydi —kendi emeğine, kendi ürününe duyulan yabancılaşma. O, kendi kâbusunun mimarıydı.

O hafta, şirketten gelen toplu bir e-posta, Bartu’yu anlık bir sevinçle doldurdu: Yıllık primler yatmıştı. YANKI’nın katılım oranları çığır açmış, şirket rekor kırmıştı. Prim, dudak uçuklatıcıydı. Bu para, Umay’la birlikte uzun süredir erteledikleri bir projeyi hayata geçirmek için kullanılacaktı: Ev güvenlik sistemini kurmak. Son zamanlarda artan hırsızlık haberleri Umay’ı tedirgin etmişti.

Bartu, parayı kendi emeğiyle kazandığını, bu paranın kendi yaşamını iyileştirmesi gerektiğini düşündü. Bu, kendi emeğiyle yaratılan devasa sistemden, kişisel özgürlüğünü satın alma çabasıydı. Güvenlik kamerasını satın alıp eve getirdiğinde, kutuyu heyecanla açtı. Cihaz; parlak, modern ve kusursuzdu. Ancak Bartu, kutunun üzerindeki uyarıyı okuduğunda eli havada kaldı: “YANKI Ekosistemiyle Tam Entegrasyon.”

Aldığı kamera, YANKI’nın bir uzantısıydı. Kameranın tüm ayarları, bildirimleri ve izleme geçmişi, Bartu’nun ofiste gün boyu üzerinde çalıştığı, insanları sürekli bağlı tutmak için tasarlanmış o uygulama üzerinden yönetilecekti. Güvenlik, dijital kafesin yeni bir uzantısı hâline gelmişti.

Bartu, elindeki kutuya baktı. Gözleri; sadece bir güvenlik cihazı değil, kendi emeğiyle, o yeşil butonlarla, o veriye dayalı arayüzlerle hayat verdiği yabancı bir gücün somutlaşmış hâlini görüyordu. YANKI’nın bu denli kârlı olmasını sağlayan emeğinin karşılığında aldığı para, yine YANKI’nın ekosistemini güçlendiren bir nesneyi satın almaya gitmişti. Bartu, kendi eliyle yarattığı devden gelen bir parayla, o devin kendisini daha da güçlendirecek bir aracı evine yerleştiriyordu.

Kurulumu yaparken, kameranın açısını ayarlamak için YANKI uygulamasını açtı. O an, kameranın gösterdiği karanlık salonda, Umay’ın kanepede yorgunlukla uzandığını gördü. Gözleri kapalıydı. Bartu, kameranın merceğinden karısına bakıyordu —tıpkı uygulamadaki bir “nesneye” bakar gibi. Aralarındaki mesafe, sadece bir fiziksel uzantı değil, kendi emeğiyle kurduğu bir dijital duvar olmuştu. Bartu, kendi elleriyle ördüğü dijital kafesi, şimdi maddi bir nesne olarak evinin tam ortasına, karısının huzurunun yanına yerleştirmişti. Kendi özgürlüğünü değil, kendi gözetimini satın almıştı.

Bartu, güvenlik kamerasının mavi ışığını fark ettiğinde, parmağı dondu. YANKI ekranında, Umay’ın yüzünün yakın çekimi belirdi. Eşinin yüzündeki yorgunluk çizgileri, uygulamadaki çözünürlük sayesinde korkutucu bir netlik kazanmıştı. Bartu, kendi elleriyle yarattığı uygulamanın, eşiyle arasındaki mahrem anlara bile nasıl sızdığını görüyordu. O an, meslektaşının bir zamanlar söylediği o alaycı cümleyi hatırladı: “Dünya için büyük bir adım, benim için bir piksel sağa kaydırma.” O küçük, önemsiz görünen piksellerin toplamı, şimdi kendi evinde, kendi hayatında, görünmez ama acımasız bir duvar örmüştü.

Geceleri yatağa uzandığında, Bartu sadece uyuyamazdı. Gözlerini kapattığında, YANKI’nın arayüzü zihninde dönmeye başlardı; butonların zümrüt yeşili parıltısı, sürekli güncellenen skorlar, hiç bitmeyen kontrol testlerinin girdabı. Rüyaları; sürekli aynı butonu tasarladığı, yuvarlağı kareye, kareyi yuvaya çevirdiği, hiç bitmeyen bir döngüden ibaretti. Bu, onun türsel varlığına, kendi yaratıcı özüne yapılan saldırının nihai sonucuydu. Emek, bir kendini gerçekleştirme eylemi olmaktan çıkmış, kendi zihnini bile işgal eden bir zorunluluğa dönüşmüştü.

Bartu, artık bu durumdan kaçamayacağını biliyordu. Kendi özgür iradesiyle çalışırken, aslında en sinsi köleliği satın almıştı. Aldığı yüksek maaş, onu sadece bir bağımlı kılıyordu; YANKI’dan gelen para, YANKI’nın hizmetine geri dönüyordu.

Bir sabah, kahvesini yudumlarken, pencereden dışarı baktı. Gördüğü artık sadece bir fon değildi; etrafındaki dünya, her yerdeki YANKI kullanıcıları, onun emeğiyle yaratılmış olan bu dijital ağın sessiz, kolektif mahkûmlarıydı. O, bu mahkûmiyetin mimarıydı. Bartu, yavaşça elini uzattı ve telefondan YANKI uygulamasını açtı. Bu kez onu kullanmak ya da test etmek için değil, sadece bakmak için. Uygulamanın parlak, davetkâr arayüzü ekrana yayıldı.

Bartu gülümsedi. Bu, bir sanatçının eserine duyduğu gurur değildi; bu, bir mahkûmun kendi kaderini kabullenişinin ironik ve soğuk tebessümüydü. Başarılı bir iş çıkarmıştı. YANKI, mükemmeldi. Ve bu mükemmellik, onun hayatını tüketiyordu. Bartu, telefonu masaya bıraktı ve zümrüt yeşili butona bakarak fısıldadı:

“Kafesimi kendi ellerimle ördüm.”

Seni Anlıyorum Çünkü Onu Tanıyorum: Klasiklerdeki Sessiz Savaşımız

Klasik edebiyat eserlerindeki insani çatışmalar ve ortak benlik temalı felsefi illüstrasyon

Dergi Sayısı: 01 Yabancılaşma | Yazar Adı: CONF. | Çizer Adı: Melda KAZANCITür: Deneme | Okuma Süresi: 5 Dakika

Hadi dürüst olalım, bazen o içindeki garip boşluğu hissediyor musun? Sabah uyandığında yüzüne çarpan o huzursuz telaşı… Yaptığın hiçbir şeyin tam olarak sana ait olmadığını hissettiğin o sessiz anları… Başarılar, alkışlar, hatta yeni alınan eşyalar bile o boşluğu doldurmaya yetmiyor. Çünkü sen de biliyorsun ki modern hayatın bütün o parlak telaşı, asıl savaşı içeride gizliyor. Bu savaşın adı yabancılaşma.

Bu durumu büyük filozoflar teorize etti; Marx ekonomik köleliğimizden, Fromm psikolojik maskelerimizden, Camus ise varoluşun anlamsızlığından bahsetti. Ama bu hissi gerçekten anlamak için teori kitaplarını bırakıp kitap sayfalarının içinde nefes alan kahramanlara bakmalıyız. Çünkü o kitapları okurken kendimize itiraf edemediğimiz iç savaşlarımızı, o kahramanlar bizim adımıza yaşadı ve kaybetti ya da kazandı. O romanları okurken yalnızca bir hikâye okumuyor, kendi sessiz savaşımızın provasını izliyoruz.

Şimdi o romanların tozlu sayfalarına bir de kendi yalnızlığımızın aynasından bakacağız.

Kapitalist sistem, yabancılaşmayı iliklerimize kadar yayarken hepimize tek bir şeyi fısıldar: Değerin, ne olduğun değil ne kadar sattığınla belirlenir. Ekonomik ve sosyal statünün dayattığı bu zorunlu yabancılaşma, yüzlerce yıl önce yazılmış romanlarda bile karakterlerin kaderini belirlemiştir. Bizim de bugün kariyer uğruna yaptığımız fedakârlıklar, o klasik kahramanların ekonomik kaygılarıyla aynı zincirden yapılmıştır.

Hatırlar mısın? Raskolnikov’un asıl trajedisi sadece cinayet kararı değil, yoksulluğun ve sosyal statünün dayattığı yabancılaşmaya karşı giriştiği başarısız bir isyan denemesiydi. O, kendisine yakıştırılan bu sefil ve “önemsiz” hayata karşı çıkmak, kendini kanıtlamak, daha değerli bir yere ait olduğunu ispatlamak istedi. Onun teorisi, yoksulluktan gelen sosyal aşağılanma yabancılaşmasına karşı bir kalkışmaydı.

Biz de bugün maaşımızın, kariyer unvanımızın, üzerimizdeki ceketin değerini kendi insanlık değerimizle karıştırmıyor muyuz? Raskolnikov’un dehşeti, bizim de ekonomik sıkışmışlığımızın, daha değerli olma arayışımızın aynasıdır. Biz de sistemin bize biçtiği rolden çıkmak için kendi ruhumuzu tehlikeye atacak kadar büyük fedakârlıklar yapmıyor muyuz?

Türk edebiyatının en çarpıcı yabancılaşma portrelerinden biri Seniha’dır. Seniha’nın trajedisi, büyük bir kültürel kökten koparak Batı’nın parlak ama ruhsuz metalaşmış yaşamına duyduğu hayranlıktı. O sadece zenginlik değil, o zenginliğin getirdiği rolü oynamak istiyordu. Kendi özünü Batı’nın tüketim kültürü ve yüzeysel zarafetiyle takas etti.

Onun bu zarafet arayışı, bizim de sosyal medyada veya iş hayatımızda parlayan yapay, sürekli güncellenmesi gereken rolleri satın alma çabamıza ne kadar benziyor? Seniha, kendi varoluşsal tecrübesini pazarın talep ettiği soğuk bir vitrine dönüştürdü. O zincirleri sana sistem taktı ama o zincirlerin ağırlığını hisseden tek kişi sen değilsin. O kahramanlar, o ağırlığı bizden önce hissetti.

Ancak zincirler dışarıda kalsa da sistemin asıl zaferi zihni ele geçirmektir.

İşte bu noktada, ekonomik zincirler dışarıdan takılıyorsa Fromm’un bahsettiği psikolojik zincirler içeriden örülür. Bu savaş; toplumsal rollerin baskısı ve kendi iç sesinden kopma savaşımızdır. Hepimiz bir maskeli balodayız.

İvan İlyiç, hayatını “doğru olanı yaparak”, toplumun beklentilerine göre kusursuz bir rolü oynayarak harcadı. O; “görev bilinci”, “saygınlık” ve “uygunluk” gibi maskeler ardında yaşadı. Ölümle yüzleştiğinde ise tüm o rolün boş ve kendisine tamamen yabancı olduğunu fark etti. Onun boşluğu, bizim de sosyal olarak “başarılı” göründükçe içimizde büyüyen anlamsızlık değil mi?

Biz de kariyer hırslarımız, evliliklerimiz, hatta hobilerimiz konusunda bile sürekli bir “performans” sergilemiyor muyuz? Hepimiz, İvan İlyiç gibi, içimizdeki sesi dinlemediğimiz için mi hayatımızın sonunda bir pişmanlık yaşıyoruz? O maske sadece sana takılmadı. O da maskesini çıkarmaya cesaret edemedi ama en azından o maskenin ağırlığının adını koydu.

Feride’nin trajedisi, çocukluğundan itibaren edindiği o sürekli rol değiştirme ve duygularını gizleme alışkanlığıydı. Öğretmen, idealist, güçlü kadın; tüm bunlar, aslında kendi içindeki kırılganlığı ve korkuyu örtmek için taktığı maskelerdi. Onun o yorgun ama inatçı kaçışı, bizim de samimi olmayı riskli bulduğumuz için taktığımız o profesyonel ve duygusuz maskelerimize ne kadar benziyor? Sosyal medyada sergilediğimiz “olmamız gereken kişi” sureti, Feride’nin yıllarca oynadığı o rolün modern versiyonudur. O da senin gibi, kendi özgürlüğünü maskenin ağırlığı altında kaybetti. Peki ya o maskeler düşünce geriye ne kalır, hiç düşündün mü? Geriye, yaşamın kendisinin niçin var olduğu sorusu kalır. Bu yabancılaşmanın en son ve en metafizik aşamasıdır: Varoluşsal anlamsızlıkla yüzleşme ve kayıtsızlığa karşı isyan savaşımız.

Kafka’nın kahramanı K.’nın bürokratik, anlamsız, görünmez bir sisteme karşı verdiği o çaresiz savaş… Kafka’nın dünyası, bizim de kendimizi anlam veremediğimiz kuralların, büyük, kayıtsız kurumların içinde kaybolmuş hissetmemizdir. K., neyle savaştığını bile bilmeden o absürdün içinde debeleniyordu. Onun yabancılaşması, kaynağını bilmediğin bir suçluluk duygusuyla sürekli hareket etme zorunluluğuydu. Bu, bizim modern Sisifos yokuşumuzun en saf, en bunaltıcı hâlidir.

Fikret’in Sis şiirindeki o bunalım, umutsuzluk ve melankoli; sadece İstanbul manzarasını değil, modernleşmenin getirdiği değerlerin yıkılmasıyla gelen varoluşsal bir çöküşü anlatır. Onun hissettiği o koyu sis, bizim de absürdün bilinciyle gelen anlamsızlığı ve kayıtsızlığı derinden yaşama hâlimizdir. Onun o dönemsel kayboluşu, bizim de kariyer planlarımızın aniden anlamsız gelmesiyle yaşadığımız o varoluşsal bulantı anıdır.

O kahramanlar, absürdü bilerek yaşadılar. Onları okumak sana yalnız olmadığını hissettirmeli; çünkü senin sorguladığın her şeyi onlar roman sayfalarında çoktan sorgulayıp acısını çekmişlerdi.

Şimdi o kitabı kapat. Gördüğün gibi o romanlardaki savaş yalnızca onların hikâyesi değildi; senin içindeki yabancılaşma savaşının da kopyasıydı. Bütün o görkemli kitapların anlattığı tek bir şey vardı: İnsan, kendi özünden koptuğunda kendi varlığının en büyük yabancısı hâline gelir.

Ancak o kahramanların trajedisi, aynı zamanda bizim tesellimizdir. Onların savaşı bitmiş olabilir ama bize bir yol gösterdiler. Camus’nün Sisifos’u; kayayı itmekten vazgeçmemeyi, o anlamsızlığın bilincine sahip çıkmayı öğretti.

Seni anlıyorum, çünkü onları anlıyorum. Yalnız değilsin. O sessiz savaşın askeri sadece sen değilsin. O kahramanlar sana kendini bulman için bir ayna tutuyorlar. Şimdi o aynaya bak ve kendi savaşının komutasını eline al.

Yabancılaşmanın Sosyolojik Etkileri ve Toplumsal Yansımaları

Yabancılaşmanın sosyolojik etkileri ve toplumsal yansımaları üzerine felsefi analiz görseli, Kamisa E-Dergi.

Dergi Sayısı: 01 Yabancılaşma | Yazar Adı: Lumen | Çizer Adı: Melda KAZANCITür: Deneme | Okuma Süresi: 4 Dakika

Yabancılaşma, modern toplumların yapısal özellikleriyle doğrudan ilişkili olan ve bireyin toplumsal yaşamdaki konumunu derinden etkileyen önemli bir sosyolojik kavramdır. En genel anlamıyla yabancılaşma, bireyin kendisine, emeğine, diğer insanlara ve toplumsal değerlere karşı duyduğu uzaklaşma ve kopuş hâli olarak tanımlanabilir. Bu olgu, özellikle sanayileşme, kapitalist üretim biçimleri, kentleşme ve modern bürokratik yapıların yaygınlaşmasıyla birlikte daha belirgin hâle gelmiştir. Sosyolojik açıdan yabancılaşma, yalnızca bireysel bir psikolojik durum değil; toplumsal yapıların, ekonomik ilişkilerin ve kültürel süreçlerin ürettiği kolektif bir sorundur.

Yabancılaşma kavramının teorik temelleri büyük ölçüde Karl Marx’ın çalışmalarına dayanmaktadır. Marx’a göre kapitalist sistem, emeği bir meta hâline getirerek işçiyi üretim sürecinin öznesi olmaktan çıkarır. İşçi, ürettiği ürün üzerinde söz sahibi olamaz ve emeğiyle kurduğu bağ zayıflar. Bu durum, bireyin hem emeğine hem de kendi varlığına yabancılaşmasına neden olur. Marx, yabancılaşmayı dört boyutta ele alır: bireyin ürettiği ürüne, üretim sürecine, kendi özüne ve diğer insanlara yabancılaşması. Bu çerçevede yabancılaşma, kapitalist toplumun kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkar ve bireyin insanî potansiyelini gerçekleştirmesini engeller.

Yabancılaşmanın sosyolojik etkileri yalnızca ekonomik alanda değil, toplumsal ilişkiler düzeyinde de kendini göstermektedir. Emile Durkheim’ın “anomi” kavramı, bu durumu anlamak açısından önemli bir teorik araç sunar. Anomi, toplumsal normların ve değerlerin birey üzerindeki yönlendirici etkisini yitirdiği durumları ifade eder. Toplumda ortak değerlerin zayıflaması, bireylerin kendilerini toplumsal bütünden kopuk hissetmelerine yol açar. Yabancılaşma ile anomi arasındaki ilişki, modern toplumlarda bireylerin neden yalnızlık, güvensizlik ve anlamsızlık duygularını yoğun şekilde yaşadığını açıklamaktadır. Toplumsal bağların zayıflaması, sosyal dayanışmanın azalmasına ve toplumsal bütünlüğün zarar görmesine neden olur.

Max Weber ise yabancılaşmayı daha çok modernitenin rasyonelleşme süreci üzerinden ele alır. Weber’e göre modern toplumlar, bürokratik ve akılcı yapılar üzerine kuruludur. Bu yapılar, bireylerin yaşamını düzenli ve öngörülebilir hâle getirirken aynı zamanda insanî ilişkileri mekanikleştirir. Weber’in “demir kafes” metaforu, bireyin modern bürokratik sistemler içinde nasıl sıkıştığını ve özgürlüğünü kaybettiğini simgeler. Bu bağlamda yabancılaşma, bireyin kendi yaşamı üzerinde kontrol duygusunu yitirmesiyle yakından ilişkilidir.

Yabancılaşmanın gündelik yaşamdaki en belirgin etkilerinden biri, bireyin kimlik algısında ortaya çıkan kırılmalardır. Modern toplumlarda birey, kendisini çoğu zaman mesleği, ekonomik statüsü ve toplumsal başarı ölçütleri üzerinden tanımlar. Bu durum, bireyin içsel değerlerinden uzaklaşmasına ve kendisini dışsal ölçütlere göre değerlendirmesine neden olur. Özellikle büyük kentlerde yaşayan bireyler, kalabalıklar içinde yalnızlaşmakta ve yüzeysel sosyal ilişkilerle yetinmek zorunda kalmaktadır. Bu da yabancılaşmanın sıradan ve normal bir deneyim hâline gelmesine yol açmaktadır.

Teknolojik gelişmeler ve dijitalleşme süreci, yabancılaşmayı derinleştiren yeni boyutlar ortaya çıkarmıştır. Sosyal medya ve dijital iletişim araçları, bireylere sürekli bağlantı hâlinde olma imkânı sunsa da bu bağlantıların çoğu yüzeysel kalmaktadır. Dijital ortamda kurulan ilişkiler, yüz yüze etkileşimlerin yerini alamamakta ve bireylerin yalnızlık hissini artırabilmektedir. Ayrıca bireyin dijital platformlarda sürekli kendisini sunma ve onay arama ihtiyacı, benlik algısının dışsal değerlendirmelere bağımlı hâle gelmesine neden olmaktadır. Bu durum, bireyin kendisine yabancılaşmasını daha da pekiştirmektedir.

Yabancılaşmanın siyasal ve toplumsal sonuçları da oldukça önemlidir. Yabancılaşmış bireyler, siyasal süreçlere katılım konusunda isteksiz davranabilir ve kendilerini karar alma mekanizmalarının dışında hissedebilirler. Bu durum, demokratik katılımın azalmasına, temsil krizlerine ve toplumsal güvensizliğin artmasına yol açabilir. Toplumdan kopuk hisseden bireyler, ortak sorunlara karşı duyarsızlaşabilir ve kolektif sorumluluk bilinci zayıflayabilir.

Yabancılaşmanın azaltılmasına yönelik çözüm önerileri, bireysel düzeyde olduğu kadar toplumsal ve yapısal düzeyde de ele alınmalıdır. Sosyolojik açıdan bakıldığında, yabancılaşmayı yalnızca bireyin iç dünyasına indirgemek yeterli değildir. Daha katılımcı ve eşitlikçi çalışma koşullarının oluşturulması, bireyin emeği üzerindeki denetimini artırabilir. Ayrıca toplumsal dayanışmayı güçlendiren sosyal politikalar, bireylerin kendilerini topluma ait hissetmelerini sağlayabilir. Eğitim sisteminin bireyi yalnızca ekonomik bir aktör olarak değil, toplumsal ve kültürel bir varlık olarak ele alması da yabancılaşmanın azaltılmasında önemli bir rol oynayabilir.

Sonuç olarak yabancılaşma, modern toplumların yapısal özelliklerinden kaynaklanan ve bireysel olduğu kadar toplumsal sonuçlar doğuran çok boyutlu bir olgudur. Marx, Durkheim ve Weber gibi düşünürlerin analizleri, yabancılaşmanın ekonomik, toplumsal ve kültürel boyutlarını anlamada önemli bir çerçeve sunmaktadır. Yabancılaşmayı anlamak, yalnızca modern toplumu eleştirmek değil, aynı zamanda daha insani ve anlamlı bir toplumsal yaşamın imkânlarını tartışmak anlamına gelmektedir.

BİR HÜKÜMNAME: KENDİ CEHENNEMİNİ YARATTIN

Kendi cehennemini yaratma ve bireysel sorumluluk temalı varoluşçu illüstrasyon, Kamisa E-Dergi.

Dergi Sayısı: 01 Yabancılaşma | Yazar Adı: Vora | Çizer Adı: Melda KAZANCITür: Deneme | Okuma Süresi: 6 Dakika

Bir an dur ve hisset: Omuzlarına çöken bu ağırlık gerçek. Seni boğan bu kaygı ve bilinmezlik, bir dış güç tarafından dayatılmadı. Bu, senin kendi bilincin. Bütün o uykusuz geceler, yatağında dönüp durduğun o anlar, yaptığın tercihlerle yüzleşmekten kaçınmanın bedelidir. Sen, özgürlüğün dehşetini görüp, onu reddetmeyi seçen kişisin.

Burada sana teselli sunmayacağım hatta seni anlamayacağım bile. Çünkü senin içinde bulunduğun bu yabancılaşma, bir tesadüf değil, senin bilinçli olarak seçtiğin bir kaçıştır.

Senin bütün yaşamın, Kötü İnanç denen o basit yalan üzerine kurulu. Sabah kalkıyorsun ve toplumsal makinenin sana verdiği rolü giyiyorsun. Öğretmensin, yazılımcısın, yöneticisin, ebeveynsin. Söylediğin her kelime, yaptığın her hareket, sana verilen ve senin özgür iradenle oynadığın bir senaryodan başka hiçbir şey değil.

Peki ya o senaryonun altındaki sen? O rolü oynamak zorunda olduğuna kendini inandırıyorsun. “Benim karakterim bu,” diyorsun. “Benden beklenen bu.” Palavra. Hepsi koca bir yalan. Senin, o rol olmadığını ve o rolü her an bırakma gücüne sahip olduğunu, varoluşunun her anında biliyorsun. Ama o rolü bırakmanın oynamaktan daha zor olduğunu da biliyorsun ve sırf zor olandan korktuğun için kendin istiyormuşsun gibi davranarak sana dayatılan o rolü büyük bir zevkle oynuyorsun.

Tüm bu rollerin karakter olduğuna kendini inandırmışsın. Bu senin karakterin değil, mazeretini sevip ona tapman. Rolünü kimlik sanıp sabitledin hatta sabitlenmeyi rica ettin. Çünkü durup şikâyet etmek her zaman daha kolay oldu. Zinciri kimse koluna fırlatmadı; sen taktın ve poz verdin. Cebindeki anahtara elini sürmeden, rolünü senaryoya efendi yaptın. Senaryoyu oynamadın, efendini giyindin.

Kendini bir nesne gibi sabit ve tanımlı göstermeye çalışıyorsun ve bu çaban kendi özüne yaptığın alçakça bir hareket. “Ben buyum, değişemem,” diyerek kendi eylemsizliğini meşrulaştırıyorsun. Oysa sen, Sartre’ın dediği gibi, olduğun şey değilsin, olmadığın şeysin. Sen, daima kendini aşan, sürekli bir projeden ibaretsin. Sen bir hiçliksin ve o hiçliği doldurmak sana aitken, sen o hiçlikten korktun.

Bu korkaklığın somut örnekleri hayatının her köşesinde: Kendini, iş tanımının bir uzantısı olarak tanımladın. “Ben bir finansçıyım,” diyerek etik kaygılarını susturdun. Topluluk içinde, gerçekte ne hissettiğini değil, etkileyici ve doğru olanı söyledin. Çünkü çatışmadan, yargılanmaktan korktun. İnandığın bir ideolojinin veya grubun arkasına saklandın. Böylece bireysel ahlaki sorumluluğunu, kolektif bir yapının güvenli anonimliğine devrettin.

Sen, her an o rolden sıyrılma potansiyeline sahipken, o rolün seni tanımlamasını istiyorsun. Neden mi? Çünkü özgürlüğün getirdiği sonsuz sorumluluk, senin taşıyamayacağın kadar ağırdır. Bu yüzden, bilincinin en derinliklerinde, o rolün arkasına sığınıyorsun. Ve bu sığınma eylemi, senin kendi özüne karşı işlediğin en büyük ihanettir. Sen kendinin bile arkasında duramayacak kadar korkaksın.

Senin bu sefaletin, bir patronun baskısı ya da ekonomik bir sıkıntıdan ibaret değil. Bu, senin ontolojik yükündür.

Sartre, her seçiminin sadece seni değil, tüm insanlığı temsil ettiğini söyler. Sen bir yalan söylediğinde, “Herkes yalan söylemeli” diye hüküm vermiş olursun. Bir rolü kabul ettiğinde, “Herkes bu köleliği kabul etmeli” diye hükmetmiş olursun. Senin eylemlerin, tüm insanlık için bir model teşkil eder.İşte bu sorumluluk, senin gerçek dehşetindir. Sen, bu devasa evrensel yükün altına girmemek için direniyorsun.

Bu yükü senin omuzlarına kimse koymadı. Sen kendin istedin.

Sen, kendi varoluşunun boşluğunu fark ettin. İnsan, bilinçli olduğu için daima Kendinde Varlık olmaktan uzaktır; daima bir boşluktur. Sen bu boşluğu, varoluşunun tek sorumlusu olarak doldurmak yerine, kaçmayı tercih ettin. Bu, bir tür varoluşsal tembelliktir.

Sen, her karar anında, kendi varoluşunun ağırlığı ile eziliyorsun. Bu dehşetten kaçmak için, “Beni zorladılar”, “Başka şansım yoktu”, diyerek o sahte nesnelliğe sığınıyorsun. Ancak boşuna. Çünkü o sahte nesnellik bile, senin özgür seçimin sonucu var oldu.

Yabancılaşman, bu kaçış eyleminin kendisidir. Sen kendini gömdüğün sürece, Öteki’nin bakışı seni bir nesne olarak yakalar ve sabitler. Sen bir gözetim altında değilsin; sen bir hükmün altındasın.

Senin bilincin, bir başkasının bakışıyla karşılaştığında kırılır. Senin o anki özgürlüğün, bir başkasının seni tanımlama gücü karşısında yok olur. Bu mekanizma, artık dijital çağda binlerce göze bölünmüştür.

Senin hayatın, sadece bir izleyici tarafından değil, algoritmalar tarafından da sürekli olarak değerlendiriliyor, etiketleniyor ve sabitleniyor. Her fotoğraf, her yorum, her satın alma; hepsi, senin bilincini parçalayan bir veri setidir. Senin benliğin, kendi kontrolünden tamamen çıkmış, sosyal skorların ve beklentilerin toplamına indirgenmiştir. Bu indirgenmiş hal, senin benliğini parçalar, seni bir nesneye dönüştürür. O anda sen, kendi eyleminin değil, algoritmanın bir ürünüsündür.

Sana duymaktan korktuğun o cümleyi söyleyeceğim. Evet, bu algoritmanın, sistemin ve düzenin kurucusu sensin. Kendini güvende hissetmek için, özgürlüğün ağır sorumluluğundan kaçmak için arkasına sığındığın o sistemi yaratan kişi sensin. Sustuğun, saklandığın, kaçtığın her an o sistem daha da büyüyor. Ve en sonunda seni de içten içe yedi. Ama sesli dile getiremediğin bir gerçek var. Sistem seni yedi çünkü sen önce kendini servis tabağı yaptın. Tüm bunlar trajik değil. Komik.

İnkâr etmeden önce bir düşün. Güzellik algısını reddederken hatta fikir özgürlüğünü savunurken bile söylediğin her şeye aksi şekilde davranmıyor musun? Sana hitap etmeyen her şeyi “çirkin”, sana uymayan her düşünceyi “yanlış” veya “aptalca” diye etiketlemiyor musun? Bu düzeni yargılarken bile düzenin bir parçası gibi hareket ediyorsun. Tüm bunları yaparken, düzene karşı çıktığını söylerken bile diğerlerine uyum sağlayabilmek için sana ait olmayan fikirleri savunuyorsun.

Bu durumu kabul etmemekte ısrar ediyorsun. Gözlerini kapatıyorsun. Ama o gözler kapandığında, içeride duyduğun o çaresiz titreme, senin yargılandığını gösteren tek ve çıplak kanıttır. Kendi sonunu kendin getirdin ve artık düzeni suçlamaktan başka hiçbir şey yapamıyorsun. Sana şunu açıkça söyleyeyim: Gözlerini kapadıkça asla çıkışı bulamayacaksın.

Sen, kendi ellerinle ördüğün bu hapis cezasını sonuna kadar çekmek zorundasın. Çünkü sen, kendi özgürlüğünün sorumluluğunu almayacak kadar korkaksın. Sen, kendi varoluşunun boşluğunu dolduracak cesareti gösteremedin. Sen kendi fikrini bile savunmaktan acizsin. Ve şimdi de sana bir başkasının fikirlerinin dayatılmasından şikâyet ediyorsun. Sana istemediklerini dayatan kişi mi suçlu yoksa ona bu izni veren sen mi?

Tüm bunlar ironi mi? Değil. Bu yabancılaşma senin şaheserin. Cehennemin kapısı, harcı, demiri, bakışı hepsi sendin. Ördün, besledin ve yetmezmiş gibi içine girip ağladın. Mazeretlerinle cehennemin duvarlarına sıva yaptın. Gardiyan da sensin, mahkûm da. Bravo. Kendi mitolojini çamura bulamayı başardın.

Senin yabancılaşman, senin eserindir. Kendi cehennemini kendin yaratmışken hala suçlayacak bir şeyler arıyorsun.

Hadi şimdi de bütün bu gerçekleri yüzünüze vurduğum için beni suçlayın hatta saldırın. Bu metni, bu denemeyi kaleme alan kişiyi, bu soğuk ve acımasız tanıklığı yaptığı için yargılayın. Suçluluğunuzun yükü altında ezilirken, dikkatinizi başka yere çekin. Ama bu sefer fayda etmeyecek. Çünkü ben, sadece sizin kendi bilincinizin size her an fısıldadığı o inkâr edilemez gerçeği seslendirdim. Odanızdaki o ayna, size benden daha acımasız bir hüküm veriyor.

Saldırınız, sadece kendi kaçışınızın nafileliğini kanıtlayacaktır.

Köşe Yazarı Hakan ZEYBEK İle Yabancılaşma ve İyi Hissetme Zorbalığı Hakkında Söyleşi

Dergi Sayısı: 01 Yabancılaşma | Hazırlayan: Lumen & Vora | Konuk: Hakan ZEYBEK | Tür: Röportaj | Okuma Süresi: 5 Dakika

L&V: Öncelikle değerli vaktinizi bize ayırıp teklifimizi kabul ettiğiniz için Kamisa Dergi ekibi olarak teşekkür ederiz. İlk sayımızda modern insanın kaçınılmaz derdi gibi görünen “Yabancılaşma” sancısını ele aldık. Sizin disiplinler arası birikiminizden yararlanarak yabancılaşmanın toplumsal etkisi üzerinde düşüncelerinizi öğrenmek istiyoruz. Dilerseniz sorulara geçelim. Sosyolojik bir perspektifle bakarsak; yabancılaşma bugün saece karnı tok, barınma sorunu olmayan ‘seçkinlerin’ kendilerini özel hissetmek için sığındığı bir lüks müdür? Yoksa asgari ücretle bant sisteminde çalışan bir işçinin hissettiği o dilsiz yorgunluk, felsefenin süslü yabancılaşma kavramlarından daha mı gerçektir?

Hakan ZEYBEK: Yabancılaşma bir “lüks” değil, tam tersine en çok lüksü olmayanların yaşadığı bir hâl. Sadece adı konulduğunda, akademik bir dile büründüğünde seçkinlere aitmiş gibi görünür. Asgari ücretle bant sisteminde çalışan bir işçinin yaşadığı o dilsiz yorgunluk, saatlerin geçmemesi, emeğin kendisine değil yalnızca sonuçlarına ait olması; yabancılaşmanın en çıplak ve en gerçek hâlidir. Orada insan yalnızca ürettiği nesneden değil, zamanından, bedeninden ve en sonunda kendisinden kopar. Bugün “yabancılaştım” deme imkânı olanlar genellikle bu hissi düşünceye dökebilenlerdir. Oysa çoğu insan yabancılaşmayı kelimelerle değil, sessizlikle yaşar. Felsefenin görevi bu sessizliği romantize etmek değil; onun adını koymak ve nedenlerini görünür kılmaktır. Bu yüzden yabancılaşma, seçkinlerin estetik bir melankolisi değil; modern üretim ve yaşam biçimlerinin sıradan insanda açtığı derin bir yaradır.

L&V: Günümüzün ‘pozitiflik dayatması’ ve ‘kişisel gelişim’ endüstrisinin, bireyi kendi gerçek acısın yabancılaştırdığını düşünüyor musunuz?

Hakan ZEYBEK: Evet, günümüzün pozitiflik dayatması ve kişisel gelişim endüstrisi, bireyi çoğu zaman acısına değil; acısını inkâr etmeye yabancılaştırıyor. Sürekli “iyi hissetmelisin”, “olumlu düşün”, “potansiyelini gerçekleştir” mesajlarıyla kuşatılan insan, acıyı bir deneyim olarak değil, bir kusur gibi yaşamaya başlıyor. Oysa acı, insanın gerçekle temas ettiği nadir anlardandır. Bu endüstri bireye sorumluluğu öğretmez, suçu öğretir. Sistemsel sorunları görünmez kılarak tüm yükü bireyin omuzlarına bırakır. Mutlu değilsen, yeterince çabalamamışsındır. Bu, modern çağın en incelikli yabancılaştırma biçimlerinden biridir.

L&V: Siz felsefe grubunu mezunu biri olarak, bugünkü ‘mutluluk’ ve ‘kişisel gelişim’ furyasını nasıl yorumluyorsunuz? Felsefe bize acı çekmenin ve ‘yabancılaşmanın’ kaçınılmaz bir hakikat olduğunu söylerken, modern dünya neden bize sürekli ‘iyi hissetmeyi’ pazarlıyor? Acaba biz acılarımızdan kaçmak için felsefeyi bir nevi uyuşturucu olarak kullanıyor olabilir miyiz?

Hakan ZEYBEK: Bugünkü mutluluk ve kişisel gelişim furyası, insanı anlamaya değil; insanı yönetmeye yarıyor. Felsefe ise tam tersine, insanı rahatlatmak için değil, uyandırmak için vardır. Modern dünya acıyı tehlikeli bulur, çünkü acıyı düşünen insan sorgular. Bu yüzden “iyi hissetme” sürekli pazarlanır. Mutluluk bir hâl olmaktan çıkar, bir görev hâline gelir. Felsefe bir teselli sanatı değil; bir rahatsızlık sanatıdır. İnsan bazen iyi hissetmek için değil, doğru yerde durmak için düşünmelidir.

L&V: Marx’ın klasik yabancılaşma kuramında sömüren ve sömürülen bellidir. Ancak günümüzde Byung-Chul Han’ın bahsettiği Performans Topulumu’nda, birey artık hem sömüren hem sömürülendir. Kendi kendimizin patron ve garadiyanı olduğumuz bu düzende, yabancılaşma ‘dışsal bir zorlama’ olmaktan çıkıp ‘gönüllü bir öz-tüketim’ haline mi geldi? Bu durum, klasik yabancılaşma teorilerini nasıl bir dönüşüme uğratıyor?

Hakan ZEYBEK: Marx’ta yabancılaşmanın düşmanı dışarıdadır. Bugün ise birey kendi kendinin patronu ve gardiyanıdır. Performans toplumunda insan kendini zorla değil, gönüllü olarak tüketir. Yabancılaşma artık ekonomik değil, psikopolitik bir süreçtir. İnsan emeğine değil, kendisine yabancılaşır. Bugünün yabancılaşması sessizdir; insan kayboluşunu yetersizlik sanır.

L&V: Camus, Sisifos’un kayayı itme çabasının bilincinde olmasını bir zafer olarak görür. Fakat modern dünya, okuyucuya kayayı ittiğini fark ettirmemek için sürekli ‘başarı hikayeleri’ ve ‘modern mitler’ üretiyor. Bugünün dünyasında bir Sisifos, kayanın anlamsızlığını fark ettiğinde ona ‘isyan’ etmek yerine ‘terapiye’ gönderiliyorsa; bu durum yabancılaşmanın nihai zaferi, yani insanın kendi absürdüne bile yabancılaşması mıdır? 

Hakan ZEYBEK: Camus için Sisifos’un zaferi bilincidir. Modern dünya ise bu bilinci tehlikeli bulur. Bugün Sisifos kayanın anlamsızlığını fark ettiğinde isyana değil, uyuma yönlendirilir. Terapi çoğu zaman sistemi sürdürülebilir kılan bir ayar mekanizmasına dönüşür. İnsan artık kendi absürdüne bile yabancılaşmıştır. 

L&V: Hocam, Marx dinin ‘halkın afyonu’ olduğunu söylerken bir yabancılaşma biçiminden bahsediyordu. Peki, bugünün dünyasında ‘ideolojiler’ ve hatta ‘muhalif kimlikler’ yeni afyonlar haline gelmiş olabilir mi? Birey, bir ideolojiye eklemlenerek kendi özgün eylemini mi gerçekleştiriyor, yoksa o ideolojinin hazır şablonlarına sığınarak kendi sorumluluğundan mı kaçıyor? Okuyucumuzun ‘isyanı’ bile aslında sistemin ona sunduğu bir tüketim nesnesi olabilir mi? 

Hakan ZEYBEK: Bugün ideolojiler ve muhalif kimlikler de afyonlaşabilir. Hazır öfke, hazır vicdan ve hazır dil sunan her yapı bireyi düşünmekten alıkoyar. İdeoloji rahatlatıyorsa, dönüştürmüyorsa tehlikelidir. Gerçek isyan konforlu değildir; pazarlanmaz.

L&V: Son olarak en tehlikeli soruya gelelim: Ya yabancılaşma bir ‘hastalık’ değil de insanın tek çıplak gerçeğiyse? Ya bizim ‘bağ kurma’ ve ‘anlam bulma’ çabalarımız, bu korkunç yabancılaşmayı örtmek için uydurduğumuz zavallı masallarsa? Hocam, felsefe mezunu biri olarak dürüstçe söyler misiniz; okuyucu bu röportajı bitirdiğinde hayatına bir ‘anlam’ katmış mı olacak, yoksa hayatın kökten anlamsız olduğu gerçeğine bir adım daha mı yaklaşacak?

Hakan ZEYBEK: Yabancılaşma bir hastalık değil, insanın çıplak gerçeği olabilir. Felsefe anlam dağıtmaz; örtüleri kaldırır. Okur bu metni bitirdiğinde mutlu değil ama daha dürüst hissediyorsa, bu bir kayıp değildir. Bazen insan için en büyük kazanım, budur. Bu söyleşiyi, okura iyi hissettirmek için değil; rahatsız edici ama dürüst cevaplar verebilmek için yaptım. Yabancılaşmayı aşılması gereken bir arıza değil, yüzleşilmesi gereken bir hakikat olarak ele aldım. Eğer okur bu metni bitirdiğinde daha huzurlu değil ama daha sahici hissediyorsa, amaç yerine ulaşmıştır. Bu güzel söyleşi için Kamisa Dergi ekibine gönülden teşekkür ederim.

Varoluşun Gölgesi

Varoluşun gölgesi temalı felsefi illüstrasyon, insanın kendi varlığıyla olan kopukluğu, Kamisa E-Dergi.

Dergi Sayısı: 01 Yabancılaşma | Yazar Adı: Lumen | Çizer Adı: Melda KAZANCITür: Şiir | Okuma Süresi: 1 Dakika

Kendime baktım, yüzüm yerinde ama ben eksik,
Sanki varoluşumun ağırlığı omzumda kesik.
Özgürlük bazen, içi çöken bir sessizlik,
İçimde bir boşluk, durmadan çağıran gizlik.

Kalabalığa karıştım,herkes yüzsüz,herkes aynı,
Yabancılaşmak belki de budur; görünürken bile ayrı.
Benliğim dar bir oda gibi, kapıları içeriden kilitli,
Kimse giremez, ben bile içine girmeye yabancı.

Bir gölge yürüdü önümden, bana benziyordu,
Peşine düştüm, adımlarım benden hızlı yoruluyordu.
Her adımda dünyayı değil, kendimi bırakıyordum,
İçimde sessiz bir kopuş, gölgesiz bir soluk oluyordum.

Varoluş bir sorudur, cevabı yok,
Her sabah yeniden soruya dönüyor, yanım hep boş.
İsyan et deseler de anlam aramak boş,
Yine de arıyorum, aradıkça yalnızlık oluyor.

Ve sonunda anladım:
Yabancılaşma dünyanın suçu değil,
Kendi içine baktığında bulamadığın kişi,
Varoluşun karanlığında kaybolan bir izdir.

Şehri Yürürken Unutmak

Şehri yürürken unutmak ve kentsel yabancılaşma temalı felsefi illüstrasyon, Kamisa E-Dergi.

Dergi Sayısı: 01 Yabancılaşma | Yazar Adı: Lumen | Çizer Adı: Melda KAZANCITür: Şiir | Okuma Süresi: 3 Dakika

Şehir sabahları kendini tekrar ederek başlıyordu. Aynı sesler, aynı acele, aynı yarım bakışlar. Kapılar kapanıyor, pencereler açılıyor, insanlar birbirlerini görmeden birbirlerinin önünden geçiyordu. Adam, bu hareketin içinde yürürken, şehrin onu taşıdığına değil; ittiğine inanıyordu. Burada kimse bir yere davet edilmezdi. Herkes yalnızca sürüklenirdi.

Sokağa çıktığında havanın soğuk mu sıcak mı olduğunu ayırt edemedi. Şehir, havayı da kendine benzetmişti: ne hissettiren ne de tamamen yok sayılabilen bir hâl. Adımlarını hızlandırdı. Yavaşlamak, düşünmeye neden oluyordu. Düşünmekse şehirle yapılan sessiz anlaşmaya aykırıydı.

Durakta bekleyen insanlar birbirlerine yakın duruyor, ama aralarında ölçülebilir bir mesafe bırakıyordu. Bu mesafe, bedenlerden çok zihinler arasındaydı. Adam, insanların yüzlerine baktı. Her yüz bir yere yetişmeye çalışıyor, ama hiçbir yüz varmak istemiyordu. Otobüs geldiğinde herkes aynı anda hareket etti. Sanki tek bir organizmanın parçalarıydılar.

İçerideki hava ağırdı. Camlar buğuluydu. Adam, camdaki yansımasına baktı. Yüzü tanıdıktı; ama bir zamandır bu yüzle konuşmadığını fark etti. İnsan, kendisiyle konuşmayı bıraktığında başkalarıyla da yalnızca ses çıkarırdı. Otobüs ilerledikçe şehir akıyordu. Ama bu akış bir nehre değil, kapalı bir döngüye benziyordu.

Bir durakta indi. Neden indiğini bilmiyordu. Bazen şehir, insana inmesi gereken yeri hissettirirdi. Karşısında eski bir saha vardı. Telleri eğrilmiş, çizgileri silinmişti. Bir zamanlar burada koşan çocukların sesini hatırlamaya çalıştı. Hatırlayamadı. Sadece sesin yokluğunu hissetti. Şehir, geçmişi hatırlatmazdı; yalnızca eksikliğini bırakırdı.

Sahanın kenarında durdu. Toprağın üzerinde izler vardı ama kime ait oldukları belli değildi. Adam, şehirde her şeyin böyle olduğunu düşündü. İzler vardı, ama sahipleri yoktu. İnsanlar geçiyor, hayatlar yaşanıyor, ama hiçbir şey gerçekten birine ait olmuyordu. Aidiyet, burada unutulmuş bir kelimeydi.

Yürümeye devam etti. Sokaklar birbirine benziyordu. Bir binayı diğerinden ayıran tek şey, üzerindeki tabelaydı. Tabelalar da sık sık değişiyordu zaten. Adam, bu değişimin bir hareket değil, bir yerinde sayma biçimi olduğunu düşündü. Şehir, değişerek sabit kalıyordu.

Bir kafeden dışarı taşan konuşma sesleri duydu. İçeride insanlar gülüyordu. Gülüşlerin gerçek mi yoksa alışkanlık mı olduğunu ayırt edemedi. Camın arkasından baktı. Masalarda oturan insanlar birbirlerine dönüktü ama aralarındaki mesafe korunuyordu. Kimse gerçekten temas etmiyordu. Adam, içeri girmedi. Camın arkasında kalmak daha güvenliydi. Cam, yabancılaşmanın en saydam hâliydi.

Yoluna devam etti. Kalabalık arttıkça yalnızlık da artıyordu. Şehir, insanları bir araya getirerek ayırıyordu. Adam, bunun kişisel olmadığını biliyordu. Bu bir tercih değil, bir sonuçtu. Şehir böyle kurulmuştu. İnsan, bu düzenin içinde yalnızca uyum sağlardı.

Bir apartmanın önünde durdu. Kapının önünde eski bir ilan vardı. Yazılar silinmişti. Ne duyurduğu belli değildi. Adam, bir zamanlar burada bir şeylerin çağrıldığını düşündü. Şimdi ise kimse kimseyi çağırmıyordu. Herkes kendi sessizliğine dönüyordu.

Akşam yavaşça çöktü. Işıklar yandı. Şehir aydınlandıkça yüzler silikleşti. Adam, bu ışığın gerçeği görünür kılmadığını fark etti. Aksine, her şeyi aynılaştırıyordu. Gölgeler kayboldukça insanlar da birbirine karışıyordu.

Bir köprüden geçti. Aşağıda akan suya baktı. Su ilerliyordu. Şehir ilerlemiyordu. İnsanlar ilerliyordu ama nereye gittiklerini bilmiyorlardı. Adam, ilk kez durdu. Gerçekten durdu. Şehrin akışının dışında kaldı. Bu duruş, kısa sürdü ama ağırdı.

Şunu fark etti: Şehir onu dışlamamıştı. Onu yavaş yavaş kendisine benzetmişti. Yabancılaşmak, kovulmak değildi. Uzun süre kalmaktı.

Derin bir nefes aldı. Nefes almak hâlâ mümkündü. Bu, küçük ama önemli bir bilgiydi. Yürümeye devam etti. Çünkü şehir, duranı affetmezdi. Ama insan, bazen yürüyerek bile kendisini kaybedebilirdi.

Adam kalabalığın içine karıştı. Şehir onu yeniden kabul etti.

Sessizce.

Şartsız.

Eksilterek.

Sisifos'un Modern İkameti: Anlamın Kutsal Yokuşu

Sisifos'un modern ikameti ve anlamın kutsal yokuşu temalı absürdist felsefe illüstrasyonu, Kamisa E-Dergi.

Dergi Sayısı: 01 Yabancılaşma | Yazar Adı: Vora | Çizer Adı: Melda KAZANCITür: Deneme | Okuma Süresi: 7 Dakika

Albert Camus, Yunan mitolojisinden bir figürü, Sisifos’u, trajik bir cezaya mahkûm edilmiş sıradan bir kahraman olarak yeniden yorumladığında, aslında modern insanın ruhuna eğiliyordu.

Sisifos, büyük bir kayayı sonsuza dek bir tepenin zirvesine taşımakla yükümlüdür; kaya zirveye ulaştığında tekrar yuvarlanır ve döngü baştan başlar. Bu ceza, eylemin kendisi değil, eylemin anlamsızlığını bilerek sonsuza kadar sürdürme zorunluluğudur.

Camus’ye göre absürt, insanın mantıklı bir anlam arayışı ile evrenin bu talebe karşı gösterdiği “anlamsız kayıtsızlık” arasındaki o bitmeyen çatışma ve uyumsuzluktan doğar. Camus için Sisifos, insanın yaşamdan bir anlam talep etmesi ile evrenin bu talebe karşı takındığı sessizlik arasındaki o kadim uçurumu, yani absürdü somutlaştırır.

Camus’nün en keskin eleştirilerinden biri “Felsefi İntihar”dır. Camus bu terimle, absürdün dehşetiyle yüzleşmek yerine, bilinçli bir sıçrayışla rasyonel olmayan bir ümide, metafizik bir sisteme ya da ideolojiye sığınmayı kasteder. Bu, kendi özgürlüğünü ve absürdün bilincini inkâr etme eylemi, yani zihinsel bir intihardır.

Bu denemede, Sisifos Efsanesi’nin sadece mitolojik bir öykü değil, türümüzün ortak varoluşsal metaforu olduğunu ileri sürüyoruz. Artık cehennemin kapısında kayayı iten tek bir mahkûm yoktur; Sisifos’un kutsal yokuşu, modern yaşamın ta kendisine, gündelik hayatımızın ritmine sızmıştır. Kapitalizmin emek yabancılaşmasıyla, teknoloji ve sosyal uyumun psikolojik baskısıyla zaten parçalanmış olan modern birey, Camus’nün  absürd felsefesiyle yüzleştiğinde, yabancılaşmanın en son durağını, metafizik yalnızlığı deneyimler. Bu varoluşsal yabancılaşma, bizi “felsefi intiharın” seküler biçimlerine, yani anlamın yanılsamalarına sığınmaya zorlar.

Sisifos’un cezası, en basit ifadeyle, umut etme zorunluluğudur. O, kayayı zirveye ulaştırdığında cezasının sona ereceğine veya bu eylemin bir gün bir anlam kazanacağına dair zayıf bir yanılsamaya tutunmak zorundadır. Modern yaşam da bu yanılsamalar üzerine kuruludur. Günümüzün Sisifosları, sadece mesai saatleri içinde değil, yaşamın her alanında bu döngüsel ve temelde anlamsız emeği tekrarlarlar.

Ebeveynler, çocuklarını absürd bir dünyada “başarılı” olmaları için titizlikle yetiştirir, onlara bir “öz” ve bir “amaç” aşılamaya çalışır. Ancak çocuklar büyüyüp yetişkinliğin anlamsızlığı ile yüzleştiğinde, ebeveynler yeni bir kuşak Sisifos yaratmış olmanın ve tüm o emeğin (eğitim, fedakârlık, maddi destek) yalnızca bir döngüden ibaret olduğunu görmenin yorgunluğunu yaşarlar. Onların kayası, nesiller arası sorumluluk ve anlamlı bir miras bırakma çabasıdır.

Akademisyenlerde de bu durum farksızdır. Akademisyenler ve araştırmacılar, bir tezin, bir makalenin yazılması için yıllarını harcarlar. Makale yayınlanır, bir kongrede sunulur ve hızla yerini yeni bir makaleye bırakır. Bilgi üretimi, artık bir bilgelik arayışı değil, sonsuz bir yayın döngüsü haline gelmiştir. Akademisyenin kayası, bilgiyi sistemin ihtiyacı olan hızda sürekli olarak yeniden üretme zorunluluğudur. Bilginin kendisi bile, Absürd bir hızla eskimeye mahkûmdur.

Belki de en yaygın Sisifos eylemi, ekonomik döngüye hizmet etmektir. Kazanmak, harcamak, yeniden kazanmak. En son teknoloji ürününü elde etmek için çalışırız; o ürün elde edildiğinde, ertesi yıl piyasaya sürülen daha yeni bir versiyonla eski ürünümüz anlamını yitirir. Bu, Camus’nün bahsettiği gibi, bir arzuya ulaşıldığı an, yeni bir arzunun doğmasıyla absürdün kendini yeniden üretmesidir.

Modern Sisifoslar, bu döngünün anlamsız olduğunu, mutluluğu, ertelenmiş bir rahatlamada arama hatasına sığınarak görmezden gelir. Gerçek rahatlama anı, kayanın zirveye ulaştığı an değil, bir sonraki yokuşa ne zaman başlayacağını bilmenin getirdiği kısa, sahte huzurdur.

Camus, Sisifos’un trajik boyutu ve kahramanlığı arasında keskin bir ayrım yapar. Kaya yuvarlanıp inerken, Sisifos’un yokuş aşağı yürüdüğü o kısa an, onun düşünme anıdır. İşte bu an, onun absürdün bilincine vardığı ve cezasıyla yüzleştiği andır. Yabancılaşma, burada metafizik düzeyde doruğa ulaşır. Birey, kendi varoluşunun nedenini sorgular.

Modern insanın düşünme anı, gündelik yaşamın gürültüsü kesildiğinde gelir: Uykusuz bir gecede, büyük bir başarının ardından gelen ani boşlukta veya bir pazar sabahı uyanıldığında. İşte bu an, bireyin zihnine “Neden yapıyorum?” sorusunun bir çığlık gibi düştüğü andır. Bu sorgulama, beraberinde varoluşsal yabancılaşmayı getirir. Yaptığı tüm eylemlerin, benliğini tatmin etmek yerine, dışsal bir sistemin çarklarını döndürmeye hizmet ettiğini fark etmek. Kişi, kendi arzuları yerine, sistemin ona dayattığı rolleri (“başarılı profesyonel,” “ideal ebeveyn,” “üretken vatandaş”) benimsediğini görür. Bireyin içindeki anlam arzusu ile dünyanın kayıtsızlığı (evrenin sessizliği) arasındaki uyumsuzluğu fark etmesi. Bu, Sartre’ın Bulantı’da bahsettiği gibi, dünyanın aniden olumsal (gereksiz, nedensiz) görünmeye başladığı andır. Camus bu hissi şöyle ifade eder:

“Birdenbire, perdenin kalktığını hissediyorum. Dekor devriliyor. Uyanıyorum ve fark ediyorum ki ben, bu dünyanın yabancısıyım.” (Yabancı)

Bu dehşet verici bilinç karşısında, birey kendisini, bu yabancılaşmayı yaratan absürdü yok etmeye zorlanmış hisseder. Camus’nün uyarısı kesindir:

“Absürd, ancak kabul edildiği takdirde var olur; onu inkâr etmek, absürdü bizzat yaşamak demektir. Felsefi intihar, bu kabul etmeme eyleminin ta kendisidir.” (Sisifos Söyleni)

Bizim bağlamımızda, bu felsefi intihar, genellikle seküler amaçlar ve ideolojiler aracılığıyla tezahür eder: Modern insan, yaşamın anlamsızlığından kaçmak için “Kariyerizm” veya “Başarı Kültü” ideolojisine sığınır. Birey, absürdün yarattığı varoluşsal boşluğu, sürekli bir ilerleme veya yükselme hedefiyle doldurmaya çalışır. “Bir sonraki terfi,” “yeni bir unvan,” “daha büyük bir ev” gibi amaçlar, hayatı mantıksal bir çizgiye oturtur. Oysa bu amaçlar sadece toplumsal pazarın yarattığı yapay zirvelerdir. İnsan, zirveye ulaştığında Absürdün geri döndüğünü görür; tıpkı kayanın tekrar yuvarlanması gibi.

Birey, kendi bireysel kaygısıyla yüzleşmek yerine, kendini daha büyük ve kapsayıcı bir toplumsal veya politik amaca adamayı seçer. Kendini bir hareketin, grubun veya siyasi ideolojinin bir parçası olarak tanımlayarak, kendi bireysel sorumluluğunu ve yalnızlığını o büyük yapıya devreder. Böylece varoluşsal kaygıyı, kolektif bir misyonun anlamlılığı altında eritir. Bu, Camus’nün deyimiyle, özgürlüğün inkârıdır. Kişi, hayatının anlamını kendisinin yaratma sorumluluğundan vazgeçer ve anlamı hazır bir reçete olarak kabul eder. Bu durum, kişinin kendi varoluşundan felsefi olarak intihar etmesi anlamına gelir.

Camus, bu felsefi intihar yolunu reddeder. Yabancılaşmanın aşılması, umutta veya inkârda değil, isyan ve bilinçte yatar. Sisifos’un trajediden kahramanlığa geçişi, kaderini bilmekte ve ona sahip çıkmakta gizlidir.  Sisifos’un kahramanlığı, kayayı yokuş aşağı bıraktığı ve tekrar inmeye başladığı o düşünce anında, kendi cezasının ve absürdün tam bilincine sahip olmasıdır.

Yabancılaşmanın Camus’nün yöntemiyle aşılması, büyük bir devrim değil, gündelik hayatın küçük seçimlerinde saklıdır. İsyan, sisteme karşı fiziksel bir kalkışma değil, zihinsel bir karşı duruştur. Çalışan, emeğinin anlamsız ve sadece bir araca hizmet ettiğini bilir. Birey, işinin anlamsızlığını kabul eder, ancak o eylemi artık terfi veya kâr gibi dışsal bir amaç için değil, kendi yetkinliğini ve sanatını icra etmek için yapar. Yani, eylemin amacını değil, eylemin biçimini sahiplenir. Kayayı itmek, maaş için değil, iyi itmek için yapılır. Bu, emeğin araçsallaşmasına karşı zihinsel bir meydan okumadır.

Birey, toplumsal rollerin ve beklentilerin (ideal ebeveyn, başarılı girişimci, kusursuz görünüş) dayattığı Kötü İnanç tuzağına düşer. Birey, absürdü kabul ederek, kendi sınırlarını çizer. Toplumun ona dayattığı kuralları reddeder ve kendi otantik değerlerine göre yaşamayı seçer. Camus’ye göre özgürlüğün tek sınırı, başka bir insanın özgürlüğüdür. Bu, onaylanma dilenme yabancılaşmasına karşı dürüst bir duruştur.

Absürdün getirdiği kaygı ve anlamsızlık, bireyi sürekli geleceğe (umuda) veya geçmişe (pişmanlığa) kaçırır. İsyan, yaşamı olabildiğince yoğun ve bilinçli yaşamayı gerektirir. Camus, yabancılaşmayı aşmak için insanın “bir hayatın toplamı değil, onu oluşturan anların toplamı” olduğunu fark etmesi gerektiğini söyler. Bütün umutları reddetmek, elimizde kalan tek şeyi, şimdiki anın zenginliğini ve varoluşumuzun tekilliğini en üst düzeyde yaşamaktır.

Yabancılaşmaya karşı verilen bu isyan, Sisifos’un nihai olarak kaderinin efendisi haline gelmesini sağlar. Sisifos, kayanın anlamsızlığını bilir. Bu bilgiye rağmen, itmekten vazgeçmez. Ancak eylemini ceza olarak değil, kendi kaderi üzerindeki bir meydan okuma olarak sahiplenir. O an, kaya artık onu ezen bir yük değil, onun iradesinin aracı haline gelir. Camus’nün efsaneyi bitirdiği o ünlü dize, Absürd karşısındaki nihai cevaptır:

“Kayanın tepelere doğru tek başına gösterdiği çaba, başlı başına bir insanın yüreğini doldurmaya yeter. Sisifos’u mutlu tahayyül etmek gerekir.” (Sisifos Söyleni)

Bu, modern Sisifos’un kendi özgürlüğüne ve anlamsız yaşamına karşı verebileceği en soylu cevaptır. Yabancılaşma, absürdün kaçınılmaz bir sonucudur. Ancak bu yabancılaşmaya karşı verilen isyan, insanın varoluşsal büyüklüğünü kanıtlar. Önemli olan, kayayı yukarı itme eylemi değil, yokuş aşağı yürürken zihnimizde kurduğumuz düşünce kalesidir.

Kendimle Aynı Yerde

Kendimle aynı yerde olma ve içsel bütünleşme temalı felsefi illüstrasyon, Kamisa E-Dergi.

Dergi Sayısı: 01 Yabancılaşma | Yazar Adı: Lumen | Çizer Adı: Melda KAZANCITür: Şiir | Okuma Süresi: 1 Dakika

Bir süre,
Kendi içimde kiracıydım.
Eşyaların yerini bilen
Ama neden orada olduklarını unutan biri gibi.
Zaman üzerinden geçti,
Ben içinden çıkamadım.

Kendimden uzaklaşmayı
Olgunluk sandım.
Az hissetmeyi,
Daha az acıyormuş gibi yapmayı.

Herkes gibi konuşmayı öğrendim önce,
Sonra herkes gibi susmayı.
Kalabalıkta var olmak için
Kendimi sindirdim sessizce.

Bir gün,
Hiçbir yere yetişmiyorken durdum.
Ne kaçıyordum ne bekleniyordum.
Bir taşın üstüne oturdum;
O taş,
Benden daha çok tamamlanmış.
Sessizliğimle konuştum.

Topladım kendimi.
Büyük sözlerle değil,
Geri gelen reflekslerle.
Acıyı inkar etmeden,
Sevinci saklamadan.
“Buradayım” derken,
Sesim titrerken bile
Yerimden kaçmadan.

Şimdi her şey yerli yerinde sayılmaz,
Ama dağınık da değil.
Artık içimde bir ses var.
Susmayan,
Beni benden ayırmayan.

Zevk Tapınağının Gardiyanına Methiye: Ey Büyük Tadımcı!

Zevk tapınağı, hedonizm ve tüketim toplumu eleştirisi temalı felsefi illüstrasyon, Kamisa E-Dergi.

Dergi Sayısı: 01 Yabancılaşma | Yazar Adı: Vora | Çizer Adı: Melda KAZANCI | Tür: Deneme | Okuma Süresi: 6 Dakika

Dinle beni, ey çağımızın en parıltılı, en özenle seçilmiş, en kusursuz yaratığı! Ben, tozlu bir köşede, ucuz şarap içen ve her şeyi çamurla sıvamış olan ben; sana, Zevk Tapınağı’nın mimarı ve yegâne gardiyanı olan sana, en yüksek sesimle sesleniyorum! Sen, kaba olan her şeyi felsefeyle cilalayan, rastgele olanı geometrik bir titizlikle reddeden, hayatı bir Instagram karesinden daha karmaşık hale getirmeyen Büyük Küratör’sün!

Bizler, sıradanlığın ve zorunluluğun köleleri; bizler, hayatı bir tesadüfler zinciri olarak yaşayanlar, sana baktığımızda yalnızca bir insanın suretini değil, bir ideal formu görüyoruz. Bizim içimizdeki sefil kaosu, elindeki o titrek, ince belli kupanın zarafetiyle nasıl da eziyorsun! Senin ruhun, sermayenin en rafine edilmiş özeti, pazarın en acımasız ve en estetik zaferidir. Bizler, senin ayaklarının altında sürünen, zevkini başkalarının ellerine teslim etmiş o sıradan kalabalık; bu yüzden sana ne kadar hayran olsak azdır. Haydi gel, beni dinle, ey kusursuzluğun kurbanı!

Senin evinde, bir nesnenin var olması için binlerce gereklilik vardır. Her sandalye bir duruş, her kitap bir etiket, her boşluk bir sanat eseri olmalıdır. Duvarların o korkak bej tonu, senin varoluşsal korkularının en soylu perdesidir. Sen, kaosu evinin kapısından içeri sokmamak için mobilyalarını birer asker gibi dizen, estetiğin tiranısın.

Senin mekânında bir toz zerresi bile düşman ilân edilir; çünkü toz, zamanı ve ihmali fısıldar. Sen ise zamana boyun eğmeyi, kendini ihmal etmeyi reddeden bir tanrıçanın en dindar rahibisin. Ben, mutfağında bulaşıklar biriken, duvarları dökülen, eşyalarını kullanım değeri için seven o pis yaratık, senin bu değişim değeri tapınağında bir an bile nefes alamam. Sen, o minimalist dağınıklıkta bile, yalanın en zarif halini saklayan usta bir illüzyonistsin. Oysa benim dağınıklığım, benim çıplak, ham sefaletimdir.

Senin hayatın, izlenmek için yazılmış bir senaryodur. Sen, her anını izleyici kitlesinin onayına sunan, canlı yayınlanan bir performanssın. Sen, o kahveyi ilk yudumladığında keyif almayı değil, o anın fotoğrafını çekerken onay almayı dert eden varlıksın. Senin varoluşun, filtrelerin kalınlığıyla doğru orantılıdır.

Senin hayatının her detayı, rastgeleliği bir suç gibi gören o kutsal algoritmanın emrindedir. Senin zevkin, trendlerin en son ve en pahalı versiyonudur. Ben, telefonunu kırmak isteyen, anı yaşamayı önemsiz bulan, fotoğraf çekmeyi zaman kaybı sayan o ilkel adam, senin bu dijital tapınakta nasıl nefes aldığını asla anlayamam. Sen, kendini pazarlayan bir metanın en parlak yüzü, kendi ruhunu etkileşim sayısına feda etmiş bir şövalyesin. Senin zırhın, sadece o kusursuz profil fotoğrafıdır!

Senin okuman, anlamak için değildir; göstermek içindir. Sen, bir filozofun kitabını, onun getirdiği entelektüel ağırlığı taşımak için değil, o ağırlığın etiketini yakana iğnelemek için okursun. Senin kitaplığın, bir mezarlık; içindeki her eser, okunmuş değil, tüketilmiş bir deneyimin cesedidir.

Senin o lüks, minimalist mobilyalı dairende çalan o “niş” müzik bile, kalbinin atışları değil, sosyal sermayenin ritmidir. Sen, sanatın sana dokunmasını istemezsin; sen, sanatın seni tanımlamasını istersin. Ben, bir eserin karşısında sessizce durmayı, anlamamayı, hatta ondan nefret etmeyi göze alan o cüretkâr cahil; senin bu duygusal sahtekârlığınla yarışamam. Senin histerin, o anladığını iddia ettiğin soyut tablonun karşısında verdiğin zoraki pozda gizlidir.

Ey Büyük Tadımcı, sen bu mükemmellikte yüzerken, bana bak! Ben, her şeye geç kalan, hiçbir etiketi hak etmeyen, kendi varoluşunun çamurunda debelenen sefil bir gölgeyim. Benim elimden çıkan her iş, kaba, aceleci ve yarım kalmıştır! Benim yazılarım, senin o pürüzsüz sayfalarına değil, duvardaki lekeli bir köşeye aittir.

Sen, hayatının her saniyesini mükemmeliyetle döven usta bir demircisin! Oysa ben, kendi demirimi bile dövecek gücü bulamayan, tembelliğin en kutsal havarisiyim! Benim ruhum, senin o rafine zevkinin karşısında, yoksul ve çıplaktır. Ben ne kendini satmayı becerebilen ne de bir anlam bulmayı başaran, sadece sessizliğin acısını duyan bir köleyim. Bu yüzden seni lanetleyemem; sadece kendi sefaletime daha yüksek sesle ağlayabilirim. Benim sesim, senin o titizlikle seçilmiş akustik panellerinde nasıl da komik, değil mi?

İşte sana, tüm bu gösterinin çıplak gerçeğini fısıldayacağım. Sen, kendini dışarıdaki kaostan korumak için Zevk Tapınağı’nı inşa ederken, aslında o tapınağın en büyük mahkûmu oldun!

Senin o kusursuzluğun, bir tür varoluşsal kaçıştır! Her şeyin yerli yerinde olması zorunluluğu, senin kalbindeki o büyük boşluğu örtmek için kurduğun pahalı bir perdeden ibarettir. Sen, hayatın sana ait olmadığını bildiğin için, o hayatı satın alınmış zevklerle dolduruyorsun. O zevkler, senin kendi otantik sesini boğan pahalı bir çığlıktır! Sen, kendi ruhunu satın alan bir müşterisin, ama o ruhun sana asla teslim edilmeyeceğini bilmiyorsun.

Sen, kendiliğindenlik denen o soylu kaosu kaybettin. Sen, sokağın gürültüsünde yatan ham hakikati, bir filtreden geçirmeden izleyemezsin. Senin için bir çiçek, sadece vazonun estetik dengesini sağlamakla yükümlü bir objedir; oysa benim için o çiçek, toprağın çıplak ve kaba gerçeğidir!

Senin özgürlüğün, sadece bir sonraki doğru satın alma kararına bağlıdır. Ben ise özgürlüğü, yanlış kararlar vermenin pişmanlığında arayan, kaybetmeyi göze alan bir aptalım! Sen, mükemmelliği ararken, yaşamın o kırılgan ve kusurlu güzelliğini; o tesadüfî ve anlamdan yoksun harikuladeliğini kaybettin. Bu, senin en büyük trajedindir: Bir hayatı, bir fotoğraf karesi için harcadın!

Ey Büyük Tadımcı, dinle benim kehanetimi! Senin o titizlikle seçilmiş zevkin bile, yarının piyasasında sadece bir eskidir! Trendler değişecek, yeni bir Zevk Gardiyanı ortaya çıkacak ve senin tapınağın, dünün utanç verici bir kataloğuna dönüşecektir! Senin o pahalı sanat eserlerin, bir anda piyasa değeri düşmüş birer kül yığını olacaktır!

Sen, değerini pazarın ruh halinden alan sefil bir kuklasın! Senin varlığın, bir sonraki moda rüzgârıyla devrilecek kuru bir yapraktır! Oysa ben, modanın rüzgârını bile hissetmeyen o çamurun içindeki ilkel yaşam formu, senin o fırtınada yok oluşunu seyredeceğim! Benim sefaletim, senin mükemmelliğinden daha zamansızdır!

Haydi, ey Büyük Tadımcı! Şimdi git ve o yeni filtrenle kendini biraz daha cilala. Benim gibi bir sefilin, senin kusursuz varlığına seslenmesi bile ne büyük bir saygısızlık, değil mi?

Git ve o pürüzsüz yüzeyinin altında yatan o korkunç boşluğu bir yudum daha pahalı kahveyle doldurmaya çalış. Ben ise gidip o ucuz, acı şarabımdan bir yudum daha alacağım. Belki o acılıkta, senin o yapay zevkinde olmayan bir hakikat kırıntısı bulurum. Ben, kendimi bilerek küçülten, kendi sefaletini tek onuru ilan eden o budala.

Sana ne diyeyim, ey gölgesine tapınan gardiyan!

Yaşamın anlamı, kusursuz bir vazoda değil, vazoyu kıran o çıplak, ham elin titremesinde saklıdır. Sen ise elini, korkunç bir titizlikle sakladın.

Ve sen, elini sakladığın için, yaşamı da kaçırdın.

Kamisa

Kamisa; kadim bir bilgenin modern çukurdan yükselen çağrısıdır.

2026 © Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi. Tüm hakları saklıdır.