
Yayın Tarihi: 13.03.2026 | Yazar Adı: Vora | Çizer Adı: Melda KAZANCI | Tür: Felsefi Manifesto | Okuma Süresi: 6 Dakika
Biz empati yaparız. Ama bizim empatimiz, senin o steril laboratuvarlarında analiz ettiğin, parçalarına ayırdığın cinsten bir “anlama” çabası değildir. Bizim empatimiz bir kuşatmadır; seni kendimize benzetme, rengimize boyama arzusudur. Eğer rengin tutmuyorsa, eğer dokun bizde bir yabancılık hissi uyandırıyorsa, seni kendi ruhundan kazımaya başlarız. En çok da sen sustuğunda yaparız bunu. Çünkü susan insan, içinde bir ordu saklayan kusursuz bir haindir. Sessizlik, bizim için bir komplodur. Ne düşündüğünü bilmiyorsak, o karanlık boşluklarını en korkunç ihtimallerle, en kirli niyetlerle doldururuz. Biz belirsizliğin titrek gölgesinde yaşamayı reddederiz. Belirsizlik, kontrol edilemeyen bir kaostur; oysa biz düzenin, netliğin ve celladın ipindeki o kör düğüm kadar kesin olan tanımların müritleriyiz. Seni bir etiketle damgalamak, seni dünyamıza kabul etmenin tek ve geri dönülemez yoludur. Eğer bir tanımın, bir kalıbın, bir safın yoksa, bizim gözümüzde yok hükmündesin demektir.
Empati dediğimiz şey de zaten budur: Seni, bizim belirlediğimiz o daracık hücreye yerleştirmek ve orada kalmanı izlemek. Seni “anlamak” demek, seni bize köle etmek demektir. Senin gibi “aykırı” olanlar, sadece rahatsız edici birer pürüz değil, aynı zamanda bizim inşa ettiğimiz o kutsal ve kırılgan yapıya yönelik birer suikast girişimidir.
Sen, o lanetli ve buz gibi sorularını vaktinden önce sorarsın. Biz henüz cevabın konforlu yorganına sarılıp uyumamışken, sen sorunun soğuk kılıcını boğazımıza dayarsın. Cevabı aceleye getirmezsin; oysa biz çabuk rahatlamak, hemen inanmak ve bir an önce infaz etmek isteriz. Hislerin o dokunulmaz, o tanrısal kutsallığını kabul etmezsin. Bizim için birer iman meselesi olan öfkelerimizi, bin yıllık nefretlerimizi ve kanla beslenen aşklarımızı sen birer kadavra gibi masaya yatırır, onları incelemeye cüret edersin. Bir düşüncenin doğru olup olmadığıyla ilgilenirsin; o düşünceyi haykıran ağzın kime ait olduğuyla, o ağzın bizim soyumuzdan gelip gelmediğiyle değil. Bizim dünyamızda bu, en aşağılık, en bağışlanamaz saygısızlıktır. Çünkü biz fikirleri, onları taşıyan kişilerin toplumsal ağırlığıyla, cübbelerinin görkemiyle ve bize verdikleri güvenle tartarız. Biz fikre değil, o fikri taşıyanın heybetine, bizimle olan uyumuna biat ederiz.
Sen ise bu bağı kutsal olmayan bir bıçakla kesip atıyorsun. Düşünceyi bağlamından, o sıcak ve korunaklı yuvasından çekip çıkarıyor, çıplak ve merhametsiz bir ışığın altına koyuyorsun. Biz buna “insanlıktan kopmak” deriz. Bizim gözümüzde sen, damarlarında kan yerine mantık denen o gri ve ruhsuz sıvı akan bir canavarsın. Çünkü insan dediğin şey, senin o taptığın “mantıkla” değil, kadim ve karanlık reflekslerle yaşar. Kalabalığın o devasa, tek parça olan, binlerce yıllık korkuyla bilenmiş refleksiyle… Meydanda tek bir ağızdan feryat ediyorsak, senin gözyaşın da bizimkilerle aynı yöne akmalı. Biz öfkeyle sokaklara dökülmüş, meşaleleri ateşlemişsek, senin de yumrukların bizimle aynı hızda sıkılmalı. Bizim kutsal dediğimiz o dokunulmaz tabuta mesafe koyuyorsan, sen zaten o mesafenin içinde kendi mezarını kazıyorsun demektir.
Sana empati yapmadığını söylüyoruz, evet. Bunu binlerce kez, binlerce farklı dilde haykırıyoruz. Çünkü bizim lügatimizde empati, mutlak bir boyun eğme, kolektif bir uyumdur. Bizimle aynı notadan bağırmıyorsan, evrenin o muazzam korosunu bozuyorsun demektir. Ve sen, en kötüsünü yapıyorsun: Bunu bir cehaletle değil; bilinçli, seçilmiş bir iradeyle, korkutucu bir soğukkanlılıkla yapıyorsun. Bizim en derin korkumuz da budur: Senin bilerek “biz” olmaman.
Biz senin adına hissetme lütfunda bulunduk. Senin adına karalar bağladık, senin adına meydanlarda diz dövdük, senin adına düşmanlar yarattık. Sen sustuğunda, senin o tekinsiz sessizliğini biz kendi yargılarımızla doldurduk; taraf olmayanı zorla taraf yaptık, safları sıklaştırdık ki aradan sızacak bir gerçeklik kalmasın. Ve sen hâlâ o kibirli, o yukarıdan bakan ağzınla “objektiflik” diyorsun. Bu kelime, bizim sıcak inançlarımıza fırlatılmış bir buz parçasıdır ve biz soğuğu affetmeyiz. Mekanik, ruhsuz ve dışlayıcı… Biz sıcak yargıları severiz. Hızlıca verilen, celladı yormayan, çoğunluğun vicdanını bir ninnice uyutan, “oh” dedirten yargıları severiz. Bizim için gerçek, çoğunluğun parmak kaldırdığı şeydir. Senin o yalnız başına bulduğun hakikat, bizim kalabalık yalanımızın yanında bir toz tanesi bile değildir.
Unutma ki biz, dün seni meydanlarda yakanların torunlarıyız. O kanlı miras bizim damarlarımızda dolaşıyor. Eskiden işimiz daha basitti, daha dürüsttü. Meydanlarda odunlar istiflenir, meşale kalabalığın uğultusuyla havaya kalkar ve senin o aykırı soruların alevlerin çatırtısıyla bastırılırdı. Ateş netti. Ateş, şüpheyi anında küle dönüştürürdü. O zamanlar sana “cadı” derdik, “iblisle pazarlık yapan” derdik. Çünkü bizim anlayamadığımız her zekâ, hissedemediğimiz her derinlik, ancak şeytani bir kaynaktan gelebilirdi. Senin o objektifliğin, bizim için şeytanın en büyük hilesiydi: Bizi bize sorgulatan o uğursuz ışık.
Şimdi daha zarif yöntemlerimiz var, evet. Artık meydanlarda fiziksel odunlar yığmıyoruz belki ama seni kelimelerin o kör ateşiyle yakıyoruz. “Empati” diyoruz sana, onu bir kırbaç gibi sırtında şaklatıyoruz. “İnsan ol” diyoruz, aslında “Bizim gibi bir köle ol” demek istiyoruz. “Biraz hisset” diye baskı yaparken, aslında senin o berrak zihnini bizim bulanık duygularımızla lekelemek istiyoruz. Bizim sınırımızda nefes almadığın sürece, her soluğun bize çalınmış bir hak gibi geliyor.
Sen bu kolektif cinnete, bu kutsal deliliğe uymadığında seni ahlaksız ilan ediyoruz. Ahlak nedir ki? Ahlak, çoğunluğun korkularını gizlemek için uydurduğu o devasa, paslı ezberden başka bir şey değildir. Ve bu ezberi bozan her dahi, her aykırı ruh, bizim kokuşmuş düzenimiz için birer virüstür. Biz yanlış yaptığımızı asla düşünmeyiz. Nasıl düşünebiliriz ki? Biz aynı anda düşünüyoruz. Binlerce beyin tek bir merkezden kumanda ediliyormuş gibi aynı anda kızıyor, aynı anda nefret ediyor ve aynı anda o geri dönülemez kararları veriyoruz. Bu kadar çok insanın aynı anda yanılıyor olabileceği fikri, bizim dünyamız için kıyamettir. Bu yüzden haklıyız. Sayımız kadar haklıyız!
Sen yalnızsın. Yalnızlığın, senin en büyük suçun ve hastalığındır. Biz kalabalığız. Kalabalığımız, bizim hem kalkanımız hem de hakikatimizdir.
Empati yaptığımızı sanırken aslında sadece kendi yankımızı dinliyoruz. Senin o benzersiz aynanda, biz sadece kendi çirkin suretimizi, kendi çarpık yargılarımızı görmek istiyoruz. Göremediğimizde ise o aynayı kırmayı, seni o cam kırıkları üzerinde yürütmeyi bir kutsal hak görüyoruz. Biz konuşurken tek bir devasa, şekilsiz ağızdan dökülen kelimeleri fark etmiyoruz bile. Sesimizin yüksekliğini, haklılığımızın sarsılmaz kanıtı sanıyoruz. Ama bu ses bize ait değil. Bu ses, yüzyılların karanlık mahzenlerinden gelen o tozlu alışkanlık. Bu ses, tek başına kalmaktan, aynada kendi gerçeğiyle yüzleşmekten ölesiye korkan bir türün hayvansal çığlığı.
Yine de sana bunu asla itiraf etmeyeceğiz. Senin haklı olma ihtimalini, o ateşlerin en kor yerinde bile kabul etmeyeceğiz. Çünkü birinin kurban edilmesi gerekiyorsa, o kurban asla “biz” olmayacağız. Birinin canı yanacaksa, bu çoğunluğun o sığ huzuru için, senin o aykırı ve berrak canın olacak. Bizim konforumuz, senin onurundan; bizim yalanımız, senin soğuk hakikatinden daha kutsaldır.
Geçmişin o isli meydanlarını düşün. Odunların kokusunu burnunda hisset. Biz o gün oradaydık, bugün de buradayız. Sadece üzerimizdeki cübbeler değişti, meşalelerin yerini ekranlar ve yargılar aldı. Ama iştahımız aynı. Seni yok etme arzumuz her zamankinden daha taze.
Şimdi son seçimini yap. Ya bizim o sıcak, boğucu, güvenli ve kör karanlığımıza teslim ol; ya da o dışarıdaki buz gibi yalnızlığında, bizim nefretimizle ısınmayı öğren.
Seçim yok aslında. Sadece son var.
Şimdi sus. Ya da yan.

İnsanlar sevmeyi dokunmak sanıyor. Ne büyük bir yanılgı! Ben ona hiç dokunmadım ama her sabah zihnimin parmaklarıyla onun yüzünün haritasını çıkarıyorum. Aramızdaki o on beş metrelik boşluk, aslında benim sığınağım. O mesafeyi hayallerimle dolduruyorum. Zihnimde ona doğru koşuyorum... Ama bugün, bir şeyler farklı. Bir fırtına yaklaşıyor ve ben, her zamanki yerimde, en ön sıradan bu felaketi izlemeye hazırım.
Devamını okumak için tıklayınız.

Modern dünyanın en büyük vaadi, belki de en yorucu olanı: bir şey olmak. Bu vaat, çocuklukta masum bir soruyla başlar. “Büyüyünce ne olacaksın?” Zamanla bu soru biçim değiştirir ama ağırlığını hiç kaybetmez. “Ne yapıyorsun?”, “Kariyerin ne durumda?”, “Hedefin ne?” Hayat ilerledikçe bu sorular çoğalır, cevaplar ise sadeleşir. Çünkü artık mesele ne hissettiğimiz değil, ne olduğumuzdur.
Devamını okumak için tıklayınız.

Bize düşen insanları susturmak değildir; bu sadece amatörlerin ve diktatörlerin yöntemidir. Biz, insanların kendi kendilerine susmalarını, sessizliği bir erdem sanmalarını isteriz. Onların gönüllü dilsizliği, bizim en güvenli bağımızdır. Zira zorla susturulan insan bir gün patlar; ama konuşacak hiçbir şeyi olmadığına, kelimelerinin bir hükmü kalmadığına inanan insan, ömür boyu sessiz kalır.
Devamını okumak için tıklayınız.

Bir kadının hayatının elinden alınması, sadece bir insanın değil; bir hayalin, bir geleceğin ve bir umudun da yok edilmesi demektir. Bu nedenle 8 Mart, sadece çiçeklerin verildiği bir gün değil; aynı zamanda adalet talebinin en yüksek sesle dile getirildiği bir gündür.
Devamını okumak için tıklayınız.