Herkes Bir Şey Olmaya Çalışırken Kim Olduğumuzu Unutmak

Yayın Tarihi: 20.02.2026 | Yazar Adı: Lumen | Çizer Adı: Melda KAZANCITür: Deneme | Okuma Süresi: 3 Dakika

Modern dünyanın en büyük vaadi, belki de en yorucu olanı: bir şey olmak.
Bu vaat, çocuklukta masum bir soruyla başlar. “Büyüyünce ne olacaksın?” Zamanla bu soru biçim değiştirir ama ağırlığını hiç kaybetmez. “Ne yapıyorsun?”, “Kariyerin ne durumda?”, “Hedefin ne?” Hayat ilerledikçe bu sorular çoğalır, cevaplar ise sadeleşir. Çünkü artık mesele ne hissettiğimiz değil, ne olduğumuzdur.

Bir noktadan sonra insan, kendini anlatırken duygularını değil unvanlarını sıralar. Bir işe girer, bir şehirde yaşar, bir hayata yerleşir. Ve tüm bunların arasında kim olduğunu tarif etmeyi unutur. Zaten kimliğin, yaptıklarının toplamı olduğu öğretilmiştir ona. Ne kadar meşgulsen, o kadar varsındır. Ne kadar görünürsen, o kadar değerlisin.

Ama insan yalnızca yaptıklarından mı ibarettir?

Günümüz dünyası hızla akıyor. Karar vermek için durmaya izin yok. Tereddüt, kararsızlık ya da yönsüzlük neredeyse kişisel bir kusur gibi görülüyor. Herkes bir yolda ilerliyor gibi. En azından öyle görünmek zorunda. Çünkü görünmeyen bir yol, sanki hiç var olmamış sayılıyor.

Bu hızın içinde “ben kimim?” sorusu lüksleşiyor. Cevabı net olmayan her şey gibi erteleniyor. Halbuki insanı asıl yoran şey belirsizlik değil, belirsizlikle yüzleşememek.

Bir şey olmaya çalışmak, çoğu zaman bir şey olmaktan daha kolay. Çünkü olmak; durmayı, dinlemeyi ve bazen vazgeçmeyi gerektirir. Olmak, başkalarının beklentilerini değil kendi sesini ciddiye almayı ister. Ve bu ses çoğu zaman rahatsız edicidir. Net değildir. Hatta bazen çelişkilidir.

İnsan bu yüzden kendine yabancılaşır. Sevmediği hayatlara alışır, istemediği rolleri “mantıklı” bularak kabul eder. Bir süre sonra da bu hayatın kendisine ait olduğunu sanır. Oysa alışmak, benimsemek değildir. Sadece yorulmuş olmaktır.

Sosyal medya bu yabancılaşmayı daha da derinleştirir. Herkesin hayatı düzgün bir anlatıya sahiptir orada. Başlangıçlar, dönüm noktaları, başarılar… Kimse arada kalmışlıklarını paylaşmaz. Kimse neyi istemediğini, neyi beceremediğini anlatmaz. Böylece insan kendi karmaşasını, başkalarının kurgulanmış netliğiyle kıyaslar.

Bu kıyasın sonucu çoğu zaman aynıdır: eksiklik hissi.

Oysa kimse, bir başkasının iç dünyasını tam olarak bilmez. Kimse bir hayatın tamamını görmez. Görülen yalnızca seçilmiş anlar, parlatılmış cümlelerdir. Ama insan yine de kendini yetersiz hisseder. Çünkü herkes bir şey olurken, kendisi hâlâ sorularla dolaşıyordur.

Belki de asıl sorun burada başlar. Çünkü toplum, soruları değil cevapları ödüllendirir. “Bilmiyorum” demek zayıflık sayılır. Oysa bilmemek, düşünmenin başlangıcıdır. Kendini tanımanın ilk adımıdır.

Bir insanın kim olduğunu anlaması, çoğu zaman ne olmak istemediğini fark etmesiyle başlar. Ama bu farkındalık sessizdir. Alkışlanmaz. CV’ye yazılmaz. O yüzden değersiz sanılır. Halbuki insanın kendine en çok yaklaştığı anlar, tam da bu sessiz anlardır.

Bir şey olma telaşı, insanı kendi iç sesinden uzaklaştırır. Çünkü o ses genellikle yavaş konuşur. Aceleye gelmez. Dinlemek emek ister. Modern hayat ise emek isteyen her şeyi erteler.

Bu yüzden birçok insan, başkalarının hayatlarına benzer hayatlar kurar. Aynı hedefler, aynı cümleler, aynı hayaller. Çünkü benzemek, sorgulamaktan daha güvenlidir. Ama bu güvenlik duygusu, zamanla bir boşluğa dönüşür. Her şey yolunda görünürken, insanın içi yolunda değildir.

Kendini kaybetmek, bir anda olmaz. Küçük kabullerin toplamıdır. Biraz susarak, biraz erteleyerek, biraz da “sonra bakarım” diyerek olur. Ta ki bir gün durup “Ben ne zaman bu hale geldim?” diye sorana kadar.

Belki de bu soruyu sormak, bir şey olma yarışında geride kalmak değildir. Belki tam tersine, gerçekten başlamaktır.

Kim olduğumuzu hatırlamak, çoğu zaman cesaret ister. Çünkü bu hatırlayış, bazı hayallerden vazgeçmeyi gerektirir. Bazı beklentileri boşa çıkarmayı. Bazen de yanlış bir yolda yürüdüğünü kabul etmeyi. Ama insan, kendine dürüst olmadan hiçbir yere varamaz.

Henüz bir şey olmamış olmak, bir eksiklik değildir. Aksine, ihtimallerle dolu bir alandır. İnsan, kendini bir kalıba sokmadan önce tanıyabilirse, belki de en büyük kazanımı elde eder: kendisiyle uyumlu bir hayat.

Bir şey olmak, geçici olabilir. Ünvanlar değişir, roller biter, başarılar unutulur. Ama kendin olmak, kalıcıdır. İnsan her şeyini kaybedebilir ama kendini kaybettiğinde geriye tutunacak bir şey kalmaz.

Belki de mesele, herkes gibi bir şey olmak değil;
Kimsenin yerine koyamayacağı biri olabilmektir.

Ve belki de bu, en zor ama en anlamlı yolculuktur.

Benzer Yazılar:

Kamisa; kadim bir bilgenin modern çukurdan yükselen çağrısıdır.

2026 © Kamisa Felsefe ve Edebiyat Dergisi. Tüm hakları saklıdır.